Sen Başkasın - Final
FİNAL
Sen Başkasın
evrenine uygun olduğunu düşündüğüm, olağan bölümlerden farklı olmayan ve tıpkı
okurken olduğu gibi sonlandırırken de sakin hissetmenizi umduğum bir final ile
geldim.
Bambaşka bir
işleyişte Sen Başkasın finali de bambaşka olurdu elbette ancak çokça
tekrarladığım gibi hafif ve huzurlu tutmaya çalıştığım bir akış vardı,
dolayısıyla final de ona uygun olmalıydı.
Aklınızda yarım hissettiren çok durum
olduğunun farkındayım ama bunlar kurgunun doğası gereği açık kalan kapılar,
sizin tamamlamanızı istediğim üç noktalar :)
İyi okumalar!
~~~
- Umay
“Önce çocukluğuma dönelim, anlatmaya başlıyorum.”
Üzerindeki çikolataları tek tek ayıklayıp
çıplak hale getirdiğim kurabiyemin kalanını ağzıma sıkıştırırken bir yandan da
Erdem amcamı dinliyordum.
Karşımdaki koltukta başının altına küçük bir
yastık koyarak uzanmış, boydan boya orayı kaplamıştı. Kurabiyenin tamamını
henüz yutamadığım için sesli bir tepki verememiştim ama benim yerime o anda
salona girmiş olan Duygu teyzem konuşmuştu.
“Çocuğu mesleğe başlayamadan seçtiği bölüme
pişman etme istersen, hayatım. Senin travmalarınla savaşmak için ikinci sınıfa
yeni başlamış bir psikoloji öğrencisinden daha tecrübeli birini bulmamız
lazım.”
Erdem amcam bir bacağını diğerinin üstüne
atmış halde uzandığı yerden kıpırdamadı ama başını bana -ve az önce yanıma
oturan karısına- doğru çevirdi. İç çekti. “Dinlemeyecek misin fıstığım?”
Ağzımda konuşmama engel olan hiçbir şey
kalmadığı için hemen atıldım. “Dinleyeceğim, sen anlat. Üzülme.”
Erdem amcam beni başıyla işaret eder gibi
karısına gösterdi. “Bak dinlemek istiyor.”
Duygu teyzem sabır dilekleriyle dolu bir
mırıldanma eşliğinde kahve fincanına uzanıp bir yudum aldı. “Kırk yılda bir
üçümüz vakit geçiriyoruz, onda da kıza işkence ediyorsun Erdem.”
Erdem amcam uzandığı yerden kalktı. Üstünü
başını yalandan düzelttikten sonra ikimizi sırayla süzdü. “Mutlu mesut
kurabiyesini yiyor, nerede işkence ediyormuşum?”
Henüz yarısı elimde duran kurabiyemi onu
destekler gibi Duygu teyzeme gösterdim. Başını geriye atarak gülmüş, ardından
kurabiyeyi elimden almıştı. “Çikolatasını ayıklamışsın yine Umay. Yenisini al
bunu bırak, kuzum.”
Hiç itiraz yeni ve çikolatası bol bir
kurabiyeyi tutup ağzıma götürürken keyfim yerindeydi.
Evdeki kadar rahat hissedebildiğim sayılı yer
vardı. O sayılı yerlerden birindeydim. Kendi evimdeyken yapabileceğim ve burada
yapmaktan çekineceğim hiçbir şey yoktu, ikinci bir eve sahipmişim gibiydi.
Bizimle yaşamayı bıraktıkları gün uzun sürecek
bir yas tutmaya başladığım Doğan ve Sinan amcamın evleri de yine oradan oraya
endişesiz gezinebileceğim diğer iki evdi. Sonsuza kadar bizimle yaşamaları
tercihimdi ama bir süre sonra birden fazla kaçış noktasına sahip olmanın da
eğlenceli olduğunu keşfetmiştim.
Doğan amcamı Yeliz abla ile evlendiğinden beri
yaşadıkları evde ziyaret etmişliğim az değildi ancak bu sayı Sinan amcamın
bekar evini bastığım sayının yanında hiçti. Annem kendisinin zıttı birini
bulacağını ve onda takılı kalacağını söylese de Sinan amcam için bu tahmininde
yanılmıştı. Ben bildim bileli kendisini sayısız ayrı kişi ile görmüştüm ama
kimse ile bizlerle olduğu gibi rahat olduğunu görmemiştim. Doğru kişiyi
gerçekten bulamamış mıydı yoksa önünde olanı görmemek kendi tercihi miydi
bilmiyordum.
İkiz amcalarımı bir yana bırakırsak, kendi
evimde kaldığım gece sayısına yakın bir sayıya ulaşabilecek kadar çok konuk
olduğum son ev de burasıydı.
Kuzey’in huysuz bir çocuk olması benim suçum
değildi. O bize sık sık gelmeyi reddettikçe ben buraya gelir olmuştum. Annem ve
babamla geldiğim ziyaretlerin sonunda çoğu zaman mızmızlanarak ağlamışlığım ve
sonuç olarak yatıya kalmışlığım da çoktu.
“Bu arada sormayayım sormayayım dedim ama yani
biz nasıl bu halde yalnızız?” Erdem amcam hayretle konuştuğunda dudağımı
hafifçe sarkıttım. “Gideyim mi?” diye mırıldandım.
“Yok, fıstığım. Ama babanı ve oğlumu zincirle
nereye bağladığını söylersen yarın sabah gidip serbest bırakırım. Sen yorulma.”
Dayanamayarak güldüm. Yanımda babamın ya da
Kuzey’in olmadığı anların nadirliği amcamın abarttığı kadar var mıydı? Sanırım vardı…
“Babam koleksiyon çizimleriyle uğraşıyor,
annemi ilham perisi olarak yanına hapsettiği için evden kaçtım.” dedim
açıklayarak.
Erdem amcam anlamış gibi başını salladı. “Babanın
kafasının işle dolu olduğu belliydi zaten, bu saate kadar on kere arardı çünkü
seni eve geri götürmem için.”
Kurabiyemden bir ısırık daha alırken sordum.
“Götürür müydün peki arasa?”
“Yok,” dedi rahatça. “Bu evin gelinisin artık,
baban avucunu yalasın.”
Kurabiyemin bir parçası yemek borum yerine
soluk boruma yol aldığı için sarsılarak öksürmeye başlayışım aniydi.
Duygu teyzem her zamanki gibi sakin(!) haliyle
küçük bir panik çığlığı eşliğinde bana uzanıp sırtımı sıvazlarken bir yandan da
kocasına söylenmekteydi.
Öksürüklerim biraz azalsa da boğazımdaki garip
his geçmediği için usul usul öksürmeye devam ediyordum. Erdem amcamın aceleyle
getirdiği sudan bir yudum almayı denediğim sırada içeriyi adım sesleri
doldurdu.
“Umay?” diyerek yarı şaşkın yarı endişeli bir
sesle konuşan Kuzey’i duyduğumda öksürmekten yaşaran gözlerim ve nefes nefese
kalmış halimle ona doğru bakındım. Sırtımı sıvazlayan annesine ve dudaklarıma
su bardağı dayamış olan babasına sırayla baktıktan sonra iki adımda yanımda
belirdi.
“Ne oluyor?” diye sorduğunda Erdem amcam ters
ters ona baktı. “Canına kast ettik Umay’ın, sen gelince panikledik düzelsin
diye uğraşıyoruz şimdi.” Daha fazla su içmeyeceğim için amcamın elini hafifçe
ittim. Bana dönüp yüzümü dikkatle inceledikten sonra saçlarımın üstünden öptü.
“Sen de düzgün kemir kurabiyeni, niye boğuluyorsun?”
Erdem amcam tekrar karşı koltuğa giderken yardım
ister gibi Duygu teyzeme doğru baktım. Göz kırptı bana. “Ödü patladı, o yüzden
tersleniyor.” dedi sessizce. “Kızmadı.”
Kuzey konuyu anlamamış olsa da umursamadan
yanımdaki boşluğa oturdu. Böylece onun ve Duygu teyzemin arasında kalmıştım.
Nemlenen göz altlarıma parmaklarıyla tampon
olduğunda arkama yaslandım. Elini çektiğinde benimle olan temasının
kesileceğini düşünebilirdim ama bu, herhangi birinin onu betimlerken ‘temastan
haz etmez’ diyeceği Kuzey Sancar’ın konu benken değişen huyunu unutmuş olmamı
gerektirirdi.
Elimi avucunun içine sıkıştırarak dizinin
üzerine doğru bırakmıştı. Yan yanaysak bir şekilde eli elimi buluyor, hatta o
an daha da fazlası mümkünse beni mutlaka göğsüne doğru çekiyordu.
“Kahve içecek misin annecim?”
Duygu teyzem ona bakarak sorduğunda Kuzey
başını iki yana salladı hafifçe. “Okulda yeterince içtim.”
Normal insanların okulda olmayı seçmeyeceği
zamanlarda okulda olan, aklını bir şeylerle yormazsa bir süre sonra kısa devre
yapıp bunalan bir sevgiliye sahiptim. Normal bir akademik hayatı olmadığı her
bölümü kazanabilir olduğu halde Fizik okumayı seçmesi ve çift anadal yapıp
Matematik öğrencisi olmasından da belliydi.
Ucu bucağı olmayan alanlar seçmesi ve kendini
sürekli meşgul edebilecek konulara sahip olması onun aklen sağlıklı kalma
yöntemiydi.
“Burada olacağını neden söylemedin?” diyerek
bana baktı Kuzey. “Evdesin sanıyordum.”
“Planını bozma diye,” dedim omuz silkerken.
Buraya geleceğimi öğrendiği anda okuldaki programını iptal edeceğini biliyordum
çünkü.
Kaşları çatılır gibi oldu ama bir şey
söylemedi. Bir şeyler söylemesine engel olan yanımızda anne ve babasının
bulunması değildi, benimle yaşayacağı herhangi bir sözlü tartışmanın kazananı
olmayacağını bilmesiydi; emindim.
Kuzey’in tüm dengesini bozan, hiç istisnası
yok gibi görünen özelliklerinin hepsine istisna oluşturan kişi olmayı
seviyordum. Bu biz arkadaşken de böyleydi ve aramızdaki ilişkinin adı değişse
bile aylardır değişmeyen gerçeklerden de biriydi.
İlerleyen saatlerde Erdem amcamın
konuşmalarının arasında ne zaman kapandığını bilmediğim gözlerim aralandığında
kendimi son hatırladığım yerde bulamamıştım.
Cılız bir ışık ile aydınlık halde olan odanın
-ve yüzümün gömülü olduğu yastığın- kime ait olduğunu ezbere biliyordum.
Kuzey’in odasındaydım. Evdeki misafir odası yerine onun odasına sürüklenmiş
olmamda bizzat onun parmağı olduğundan emindim. Gözlerimi araladığımda onu da
yanımda bulmak tercihimdi tabii ama yoktu.
Bakışlarım komodinde duran dijital küçük saate
çarptığında saatin henüz gece yarısı bile olmadığını görmüştüm, on bir
sularıydı. En fazla iki saat kadar uyumuştum demek ki.
Yeniden uykuya dalmak ve sabaha kadar uyumak
da bir seçenekti ama kendimle savaşarak doğrulmuştum. Bu gece eve dönecektim,
burada yatıya kalmayı planlamamıştım. Evden başka bir yerde uyuyacaksam babamı
bu konuda en az yirmi dört saat önce psikolojik olarak hazırlamam gerekirdi
çünkü.
Artık tek başıma uyuyabilen ve aralarında uyuması
gerekmeyen biri olsam da aynı çatı altında olmamamız babam için gecenin bir
yarısı aniden uyandığında beni odamda uyuklarken kontrol edemeyeceği anlamına
geliyordu.
Babamın da annemin de bana dair bu diken
üstünde hislerini anlamlandırabiliyor değildim. Çok sevmekten, çok değer
vermekten olduğunu düşünerek kendime sebepler buluyordum. Ama bazen… Bazen tüm
bunların altında bir şeyler gizliymiş de ben cevapları hiçbir zaman
bulamayacakmışım gibi hissediyordum.
Kendimi
bildim bileli hayatlarında hiçbir pürüz olmayan bir
aileydik. Yaşadığımız en büyük sorun muhtemelen babamın annemi ya da beni
huysuzlanarak kızdırmasından ibaretti. Buna rağmen annemin ve babamın neden bu
denli koruyucu olma gereği duyduğunu bulamıyordum.
Kuzey’in yatağından kalktıktan sonra odadan
çıkmadan önce elbette ışığı açmış ve burada oyalanmak üzere en sevdiği oyuncağı
önüne bırakılmış bir çocuk gibi masasına koşturmuştum.
Masanın sağ çaprazında kalan rafın üstündeki çerçeveye
-ilk kez görüyormuşum gibi- bakarken dudaklarım istemsizce kıvrılmıştı.
Beş yaşındaki Umay’ı ve yedi yaşındaki Kuzey’i
o zaman dilimine hapseden Duygu teyzemdi. Fotoğrafı çektiğinden bizim haberimiz
yoktu. Fotoğraf yine bu odada, aynı dört duvar arasında çekilmişti. Eşyalar
değişmişti, biz büyümüştük, yıllar geçmişti ama bir yandan da her şey aynıydı
sanki.
O fotoğraf karesinde Kuzey’in kıymetli(!) çocuk
kitaplarını onun yatağına yığmış, henüz okumayı bile sökmememe rağmen dikkatle
onlara bakıyordum. Hemen dibimde ise Kuzey bekliyordu. Herhangi bir şekilde
zarar gelecek diye kimseye parmağının ucunu bile dokundurtmadığı kitapları onun
deyimiyle ‘bebek’ tarafından muhtemelen altüst edilirken sakin bir ifadeyle
beni izliyordu. Sanıyorum ki Duygu teyzemi bu ifadesiyle şok etmişti ki o da
direkt bu anı fotoğraflamıştı.
Böylece Kuzey’in çalışma masasının rafında,
son beş yıldır hiç yerinden oynamamış olan bu çerçeve oluşmuştu. Kuzey
fotoğrafı rastgele bir albümde o zamanlar bulmuştu ve o günden beri de fotoğraf
yerli yerindeydi.
Avuçlarımı masaya yaslamış halde fotoğrafa
dalıp gitmişken birden karnıma dolanan kollar hissettiğimde yerimde sıçrayacak
olmuştum ki tutuşun tanıdıklığı hızla beni bundan alıkoymuş ve korkmak yerine
geriye doğru ağırlığımı bırakmama neden olmuştu.
“Erkenden uyanmışsın, bebeğim.” diyerek kulağımla yanağımın kesiştiği bir noktaya küçük
bir öpücük bırakan Kuzey’in karnıma dolanan kollarına ellerimi yasladım.
“Odanı karıştırma fırsatı buldum,” diyerek
sırf bunun için uyanmışım gibi konuştuğumda sessizce güldü. Nefesi kulağıma
çarpmış ve beni huylandırarak başımı omuzuma doğru eğmeme neden olmuştu. Açığa
çıkan diğer omuzuma çenesini yaslayarak göğsünü sırtıma bastırdığında kendimi
serbest bıraksam yeniden uykuya dalmam toplam üç saniye sürerdi.
“Neler buldun?”
“Kendimi,” diye fısıldadım sesimden bundan
aldığım keyif açıkça okunurken.
“Her şeyimin sana bulandığını bilmek için
odamı karıştırmana gerek mi varmış?”
Kısa bir iç çekişle birlikte nefeslendim. Sessiz
kalmakla yetindim.
Tüm ağırlığımı ona yıktığım halde beni
sarmaktan sıkılmadan dakikalar boyunca aynı halde kalmamıza hiçbir müdahalede
bulunmadı.
Bakışlarım hâlâ fotoğrafımızın üstündeyken o
günün üzerinden neredeyse on beş yıl geçtiğini, Kuzey’in aklımdaki en eski
anıdan beri benimle olduğunu ve
yaşayacağım son anıya kadar benimle kalacağını düşünmek garipti. Güzel ve
özel bir gariplikti.
Kuzey’in kolları arasında zihnimin
derinliklerinde kaybolmuşken onun odaya girerken aralık bıraktığı kapıdan tıpkı
yıllar önceki gibi bir seyircimiz olduğunu bilmiyordum. Raftaki çerçevenin
yanında yerini alacak olan yeni bir fotoğrafın yine Duygu Sancar tarafından
çekilmiş olduğunu ise kısacık bir süre sonra öğrenecektim.
~
Tüm büyü bozulacakmış gibi gece yarısından
önce eve varmaya çalışan Külkedisi’nden farksız bir biçimde eve giriş yaptığım
sırada saat gerçekten yeni bir günün başlamasına birkaç dakika kalayı
gösteriyordu.
Kuzey’in arabasından az önce inmiş ve her ne
kadar beni eve geri götürmekte son dakikaya kadar ısrarcı olsa da kazanan ben
olmuştum. Kapıyı çalmak yerine anahtarımla açıp sessizce içeri süzülürken ilk
yaptığım evin sesini dinlemekti.
İlk birkaç saniye hiçbir ses olmadığını
düşünsem de bir iki adım sonra salondan dışarı taşan kısık sesleri
duyabilmiştim. Sesler ne anneme ne de babama aitti. Televizyondan yükseldiği
belli olan, henüz anlamlandıramayacak kadar uzak olduğum diyaloglardı.
Salonun kapısına içeriye bakabilecek kadar
yaklaştığımda beni yalnızca televizyonun ışığı ile aydınlanan bir oda
karşılamıştı. Televizyonun karşısındaki görüntü ise çokça alışkın olduğum,
belki de bu evde görmeye en yatkın olduğum manzaraydı.
Babam sırtı koltuğa yaslı ama başı geriye
yaslanabilecek kadar yayılmış halde oturuyor, annem ise yanağı onun omuzuna yaslı
halde yarı uzanır şekilde duruyordu.
İkisinin de televizyonda sürmekte olan film
sahnesine dalıp gittiğini düşünebilirdim ama bir adım daha atıp yüzlerini
gördüğüm anda bunun aksi kanıtlanmıştı.
Ne zaman daldıklarını bilmediğim ama huzurlu
görünen bir uykunun kollarındaydılar.
Onları yan yana görmeye aşinaydım. Uzak
olduklarını görmek, kısa bir süreliğine dahi aralarında mesafe bulmak beni
sanırım içinden sıyrılamayacağım bir şoka sürüklerdi.
Çok uzun bir süre onların aşkını hiçbir zaman
sarsılmamış, hep huzurlu kalmış bir aşk olarak betimlemiştim kendi içimde.
Sonra bambaşka ve işiyle ilgili bir konuyu
bilmek isterken annemle ilgili yaptığım bir medya araştırması beni yıllar
yıllar önceki magazin haberlerine kadar götürmüştü. Henüz üzerinden bir yıl bile
geçmemişti hatta.
Doğduğum yılla örtüşen, Esila Yıldırım’ın birden ortadan kaybolduğunu ve bunun Ateş Karmen ile
olan ilişkisinden kaynaklandığını öne süren haberler… Kimi annemi suçlayan,
kimi babamı yargılayan çeşit çeşit haberler… Özel olarak bakılmadığı sürece
kimsenin yirmi yıl önceki bu haberlerle karşılaşmayacağı belliydi, bu nedenle
benim bunlardan haberdar olmama da kimse ihtimal vermemişti belli ki.
Sonra bu haber ağı beni başka bir yere
sürüklemişti. Ne tepki vereceğimi bilemediğim bir yere…
Üç yaşımı doldurduğum yıl yapılan haberlere,
Ateş Karmen’in bir kızı olduğunu açıklayan haberlere…
Birbiriyle örtüşen tarihler annemin ortadan
kayboluşunu ve benim varlığımın haberlere konu oluşunu bir şekilde birbirine
bağlamam gerektiğini bağırsa da hiçbir şey yapmamıştım.
Benden saklanan her neydi ise… O sırra
saldırmamıştım. Saldırmayacaktım.
Benim için doğru olanın bu olduğuna karar
vermişlerse bunun aksinde benim yararıma bir şey olmadığını biliyordum, bunu
bilecek kadar anneme ve babama güveniyordum.
Bu haberler onların aşkının sınanmamış bir aşk
olduğu yanılgısından sıyrılmama yol açmıştı. Annemin nadiren de olsa babama bir
an dalıp gittiği zamanların altında kazımayı reddettiğim bu konunun
olabileceğini, babamın konu annemken neden hata yapmaktan delice korktuğunu
görmem gerektiğini anlamıştım.
Aşklarının lekesiz bir beyaz değil, koyu bir
kırmızı olduğunu yeni yeni fark ediyordum. Birbirlerine olan bağımlılıklarını,
bunun hayran olunası durduğu kadar tehlikeli de olduğunu yeni anlıyordum.
Onları öylece bırakıp odama çıkıp uyumak da
bir seçenekti ancak elbette tercih edeceğim seçenek olamayacak kadar sıkıcıydı.
Öne doğru adımlayıp bulundukları koltuğa yaklaştığımda adımlarım sesli olmasa
da hareketliliğim babamın gözlerinin hızla aralanmasına neden olmuştu.
Uzun süredir uyumuyor olduğu gözlerini açar
açmaz kendine gelebilmesinden belliydi. Muhtemelen annem erkenden onun omuzunda
uyuyakalınca bir süre direnmiş ve en sonunda uykusuna yenik düşmüş olmalıydı.
Babamın bir şey söylemesine fırsat vermeden solunda
kalan boşluğa yavaşça oturdum. Bunu yaparken babamın sağında kalan annemi çok
sarsmamaya özen göstermiştim ama başımı babamın göğsüne bıraktığım anda annem
gözlerini aralamıştı.
İkisinde de bu konuda sensör vardı sanırım.
Babamın benim için açtığı kolunun altına iyice
yerleştiğim sırada annemle göz göze geldik. “Saat kaç?” diye mırıldandı uyku
sarhoşu bir sesle.
“On iki,” dediğimde bir şey söylemeden tekrar
başını babama yasladı. Bu kez omuzuna değil, tıpkı benim gibi göğsüne
bırakmıştı başını. Böylece karşılıklı bir şekilde babamı yastık olarak
kullanıyor haldeydik.
Bu evin sesi genel olarak bendim, çekirdek
aile olarak kaldığımızda duvarlara çarpan ses çoğunlukla bana ait olurdu. Yine
de bu huzursuz bir ağırlık hissettirmek yerine olması gereken buymuş gibi
tamamlanmış hissettiriyordu bana. Yine öyle bir sessizliğin ortasında, bu kez
ben de konuşmuyorken üçümüz birbirimize temas ediyor halde kaldığımızda öyle
tatlı bir sıcaklıkla kaplanmıştım ki göz kapaklarım ağırlaşmaya başlamıştı
biraz sonra.
Babamın dudaklarını önce alnıma, sonra annemin
saçlarının üzerine bastırışını izledikten sonra solgun bir nefes üfledim. Kolum
babamla kendi bedenim arasında sıkıştığı için biraz ağrıyınca elimi o boşluktan
çekiştirip babamın göğsüne doğru bıraktım.
Bileğimdeki bilekliğin şıngırtısı kulağımı
doldurduğunda dudaklarımda tembel bir gülümseme peydahlanmıştı. Dolabımda
babamın çizdiği ve bana hediye ettiği tonla kıyafet olmasına rağmen en sevdiğim
Ateş Karmen tasarımı bilekliğimdi, hep öyle olmuştu. Bileğim büyüdüğünde
bebeklik bilekliğim çekmecemde küçük bir kutudaki yerini almıştı, onun yerine
aynı bilekliğin daha geniş hali bileğimdeydi. Hiç çıkarmadan, ne olursa olsun
yanımdan ayırmadan onunla yaşamaya fazlasıyla alışmıştım.
Babam da benim gibi sesi duymuş olacak ki
elimi göğsünden nazikçe kaldırıp bileğimi yüzüne yaklaştırarak nabzımın üzerine
dudaklarını bastırdı. Annemin yarı açık gözlerle bizi izlerken aldığı huzurlu
nefesi, babamın göğsünün iki yanında bizi tutarken sakince atan kalbini ve bu
sahnenin tam ortasındayım diye tarifi zor bir güven çemberinde olan kendimi
uzaktan bir göz gibi gözlemlerken dudaklarımdan küçük bir gülüş kaçmıştı.
Mutluydum.
Mutsuz olmak ne demek bilmiyordum. Belki hiç
öğrenmemiştim ya da öylece unutmuştum.
~
- Yıllar önce, 8
Ekim’i 9 Ekim’e bağlayan gece
“Niden
uyumuyoruz?”
Umay
kucağında oturmakta olduğu annesine bakınırken gözlerini zar zor açık
tutuyordu. Uykusu vardı, Köpük bile uyumuştu. Kendisi de uyumak istiyordu ancak
her gözleri kapanacak olduğunda annesi ve babası tarafından dikkati dağıtılmış
ve bundan alıkoyulmuştu.
Esila
kolları arasındaki yarı sarhoş yarı uykulu görünen kızını izlerken gülümsedi.
Yüzüne düşen birkaç sarı tutamı usulca kulağının arkasına doğru alırken bir
yandan da yanağını okşamıştı. “Birazdan uyuyacağız.”
Umay
başını ağır ağır salladı. “Babam neyde?”
“Buradayım
bebeğim,” diyerek aynı anda salonun kapısında beliren Ateş, Umay’ın kısık
gözlerinin biraz olsun açılmasına yol açmıştı. Esila, Ateş’in gelişiyle
birlikte bakışlarını duvar saatine çevirdiğinde gece yarısına birkaç dakika
kaldığını görmüştü.
Ateş ‘karısına’
ve kızına doğru ilerlerken birkaç farklı duygunun baskısı altında içten içe
titremekteydi. Esila, o yanlarına daha varamadan Umay ile birlikte ayaklanmış,
yarı yolda karşı karşıya gelmelerini sağlamıştı.
Ateş
kendisine doğru ellerini açan kızını hiç oyalanmadan kucaklayıp sararken
dudaklarını da alnının kenarına doğru bastırmaktan geri kalmamıştı. Umay
yeterince uykulu değilmiş gibi bir de babasının kolları ve öpücüğü ile sarmalandığında
kocaman esnemişti tabii.
Üçü
birlikte salonun dışına doğru yürümeye başladıklarında gerçekleşen bu derin
esneme Ateş ve Esila’yı güldürmüş, Umay’ın ise neredeyse dudaklarının acımasına
sebep olmuştu. Çok uykusu vardı.
Umay
yatak odasına gittiklerini ve uyuyacaklarını düşünürken babasının adımları
mutfağa yöneldiğinde dudaklarını itirazla araladı. “Acıkmadım baba,” diye
söylendi. “Yemek saati deyil, uyuma saati.”
Ateş
kızının yemekten düşman görmüş gibi kaçmasından pek mutlu değildi ancak bugünün
gündemi bambaşkaydı zaten. “Biliyorum, babacım. Yemek saati değil.”
Esila
mutfağa onlardan önce girmiş, girer girmez de hafifçe sağa kayarak Umay’ın
içeri girdiğinde göreceği manzaranın önünü açmıştı. Esila’nın dudaklarında
asılı olan gülümseme hem buruk hem keyifliydi. Tıpkı Ateş gibi o da farklı
duyguların ağırlığı ile boğuşuyordu bu gece.
Birkaç
saniye önce saatler on ikiyi bulmuş, yeni bir gün başlamıştı. Ateş, Umay’ın
sırtı kendisine yaslı olacak şekilde kızını mutfağa soktuğunda takvimler yeni
bir günü işaret ediyordu artık.
9 Ekim,
Umay’ın dünyaya gözlerini araladığı gündü. Ve bu da o günün dördüncü
yıldönümüydü.
Ateş’in
onların yanında olduğu ilk 9 Ekim’di. Son olmayacaktı. Son olmayacağını Ateş de
Esila da biliyorlardı ama ilk olduğunu düşünmek yine de biraz acıydı.
Ateş,
Umay’ı bulduğunda Umay’ın üçüncü yaş günü geçeli on gün kadar olmuştu.
Dolayısıyla dördüncü yaş günü birlikte olabildikleri ilk gündü.
Umay
durumun ağırlığından fazlasıyla habersiz bir haldeydi tabii. Dikkatini çeken
yalnızca ada tezgâhın üzerinde duran yuvarlak, fazlasıyla çikolatalı görünen
pasta olmuştu. “Şikolata!” diyerek tüm uyku sarhoşluğuna rağmen heyecanla
soluduğunda anne ve babasını hafifçe güldürmüştü.
Günden
güne konuşması düzeliyor olsa da bazı kelimeler henüz Umay dilindeki halini
kaybetmemişlerdi, çikolata da bunlardan biriydi.
Ateş,
Umay’ı dikkatle tezgâhtaki boşluğa oturttuktan sonra bir adım ilerisinde duran
Esila’yı da yanına çekmiş ve kızlarının tam arkasında yan yana durmalarını
sağlamıştı.
Esila
direnmeden Ateş’in göğsüne doğru yaklaşırken yanağı omuzuna çarptığı anda küçük
bir iç çekiş kaçırmıştı dudaklarından. Bu, Esila’nın Umay’la yan yana olduğu
ilk doğum günü değildi ancak ‘iyi ki doğdun’ diyebilmekten fazlasını
yapabileceği ilk doğum günüydü. Ufacık bir pasta, küçük bir hediye ya da başka
bir anı yoktu bundan öncesinde, böyle bir fırsat hiç doğmamıştı.
“Bugün
senin doğum günün annecim,” diye mırıldandı Esila Umay’ın dikkatini çikolatalı
pastadan kendisine doğru çekerek. “O yüzden mum üfleyeceksin, sonra pastanı da
yiyebilirsin.”
“Kusey’in
doyum günüsü gibi mi?” diye sordu Umay kaşlarını merakla çatarak. Bir iki ay
önce kutlanan, herkesin katıldığı doğum gününü hatırlamıştı hemen.
Esila
gülerek başını salladı. “Evet.”
Gün
ağardıktan sonra tıpkı o kutlama gibi kalabalık ve yoğun bir planlama vardı
Umay için de. Sinan, Doğan, Yeliz, Erdem, Duygu, Kuzey… Hepsinin burada olacağı
bir kutlama daha elbette olacaktı. Bunun yanı sıra bu gece sadece üçünün bir
arada olduğu ve hepsi için bir ilk olan bu anın planı ise Ateş’e aitti.
Umay tüm
uykulu hali bir anda kaybolmuş gibi heyecanla yerinde sallandı. Ardından ne
yapacağını bilemeyip ellerini çırpmış, bu anı alkışlayarak taçlandırmıştı.
Esila’nın
onun bu haline olan kıkırtısı mutfağı doldururken Ateş de bir koluyla kızlarını
yanmakta olan muma fazla yaklaşmaktan koruyor bir koluyla da karısını belinden
sarıyordu.
“Üf
yapayım mı?”
“Önce
dilek dilemen lazım,” dedi Ateş hafifçe Umay’ın karnını okşarken. “Çok
istediğin, bundan sonra hep olsun istediğin bir şeyi söyleyebilirsin. Gerçek
olacak sonsuza kadar.”
Esila
göz ucuyla Ateş’e doğru baktı. “Gerçek mi olacak yoksa gerçek olmasını sen mi
sağlayacaksın?” diye fısıldadı olabildiğince sessiz şekilde. Ateş hafifçe omuz
silkmekle yetinmişti. Elbette duyduğu dileği gerçekleştirecekti. Bunun için
evrenin harekete geçmesini bekleyecek değildi.
“Geyçek
mi olacak?” diye sordu Umay şaşırarak. “İsticem sonra da hemen olacak mı?”
Sırasıyla annesine ve babasına bakarak onay bekledi Umay.
Esila ve
Ateş aynı anda konuştular. “Evet, bebeğim.” dediklerinde Umay’ın gözlerinin içi
parlamıştı.
Ateş
satın alması gerekecek bir şey, Esila ise bulması imkânsız nitelikle hayali bir
şey duymayı beklerken Umay’ın aklı iki yöne de gitmemişti.
Her ne
kadar korkuları dinse de, kalbindeki derin bir köşede duran ince bir çizik
vardı. O çizikten sızan düşünceler yaşına ağırdı ama bir şekilde zihnine akın
ediyorlardı. Bu, babasından öncesinden kalma biz çizikti. Tamamıyla geçmesi
zaman alacaktı ama elbet silinecekti, gün gelecek ve Umay bu çiziğe dair hiçbir
şey hatırlamayacaktı.
“Hep
biylikte olmak istiyorum.”
Umay’ın
dileği havaya karıştığında arkasında durmakta olan anne ve babasını nasıl
kaskatı kestiğinden habersizdi.
‘Hep
birlikte sarılalım’ diyerek sık sık üçünü bir düğüm haline getiren, bu iki
sözcüğü sıkça dilinden döken Umay’ın doğum günü dileğinin sonsuz bir
birliktelik olması, o an ilk aklına bunun gelmesi Ateş’i ve Esila’yı
dondurmuştu.
Esila
titreyen dudağını dişleriyle zapt etmeye çalışırken Ateş de boğazındaki yanmayı
itmek için peş peşe yutkunmuştu.
Ateş
eğilip burnunu kızının saçlarına doğru bastırıp nefeslendikten hemen sonra
başını kenardan uzatarak yanağından küçük bir öpücük çaldı. “Sen ne istersen o,
güzel bebeğim.” diye fısıldadı kızının kulağına.
Umay
dört mumu anne ve babasının yardımıyla üfleyip söndürürken yine kendisini
alkışlamış, az önce donmalarını sağladığı ikiliyi de buna teşvik ederek
güldürmüştü.
Umay bu
dileği o an sesli olarak dile getiren tek kişi olsa da aslında üçünün içinden
geçen dilek zaten aynıydı.
Hatalarla,
kaybolan zamanlarla, yiten anılarla bezenmiş olsa da kopamayacak bir bağ Ateş
ve Esila’nın ilk karşılaştıkları andan beri örülüydü. Sonra bu bağa Umay
eklenmiş, düğümler iyice kör bir hal almıştı.
Gelecek
yılların geçmiştekileri usulca örtüp gizlemesi bir tek Umay için mümkündü. Ateş
ve Esila için bu kaçış mümkün olmayacaktı ama onların da arkasına
saklanabilecekleri aşkları yerli yerindeydi. Hiç kaybolmayacaktı.
‘Hep
birlikte’ kalacaklardı.
~~~
Kısa, tatlı bir
kurgu olmasını ve hepimize iyi gelmesini umarak yazmaya başladığım, pek
kalabalık olacağımıza da ihtimal vermediğim ama beni bu konuda fazlasıyla
şaşırtan Sen Başkasın’ın finaline ulaştık :)
Bana eşlik
ettiğiniz için çok mutluyum, umuyorum hep ‘iyi ki’ dediğiniz bir yolculuk
olmuştur bu. Bambaşka satırlarda yine karşılaşmak dileğiyle…
Sizi seviyorum
Yorumlar
Yorum Gönder