Gözyaşı Kadehleri 42.Bölüm

 42.BÖLÜM



İyi okumalar!

 

~~~

 

 

Bir konuşuyorsam iki uyukluyor, biraz güç toplamış hissediyorsam hemen sonrasında pat diye güçten düşüyordum.

Gözlerimi ilk aralayışımın üzerinden saatler geçmiş, odaya gelip gidenler -ve odadan hiç gitmeyen Cevahir- eşliğinde zaman akıp gitmişti. O akşam geceye ve gece de sabaha dönmüştü.

En son odamda Beste ve Levent’in bulunduğunu anımsıyordum. Onlardan sonra bir dolu ilaç daha almıştım ve derin bir uykuya dalmıştım.

Geceye dair hatırlayabildiğim sayılı şey vardı.

Öncelikle gözümü her araladığımda Cevahir yatağımın başındaydı, kısa süreli uyanışlarımdan hiçbirinde onu uyuklarken ya da odadan çıkmışken yakalayamamıştım.

Bir başka farkındalığım ise göğsümde ağrı hissetmeye başladığım anlarda gökten inmiş gibi odada beliren Muhsin’di. Ağrımı sesli olarak dile getirecek kadar kendimde olmuyordum ama elim refleksle soluma gidiyordu ya da hareketsizce uzanan halim bozuluyordu ve devamında hiç gecikmeden odada Cevahir dışında birinin daha varlığını hissediyordum. Sonra ağrım geçiyordu ve aynı döngü bir daha başlıyordu.

Gece böyle sürüp gitmişti ve şimdi, öncekilere kıyasla daha bilinçli şekilde araladığım gözlerim güneşin çoktan doğduğunu anlayacağım şekilde kamaşarak biraz acımıştı.

“Günaydın,” diyen sesi duyduğumda bakışlarımı sesin kaynağına doğru çevirdim.

Yatağımın olabilecek en yakın konumuna çekilmiş sandalyede oturan, bugüne kadar gördüğüm en dağılmış haliyle beni izleyen Cevahir Avcıoğlu ile göz göze geldiğimde dudaklarım titrer gibi olmuştu.

Olan biten her şeyin birkaç saniye içinde zihnime akın etmesine neden olan da ona bakmaktan ibaretti. Gözlerinin içine kadar yansıyan solgunluk, omuzlarının yorgunca düşmüş olması ve daha birçok şey bana ne halde olduğumuzu sessizce haykırıyordu.

Hiç uyumamış olduğunu bildiğim ve gördüğüm için günaydınına aynı şekilde karşılık verme gereği duymadım. Gece boyunca yaptığı gibi şu anda da tutmaya devam ettiği elimi hafifçe kıpırdatarak parmaklarımı tenine sürttüm.

O, nabzımı hissedebilmek için elimi bırakamıyordu; ben, yanımda olduğunu kendime kanıtlamaya çalışıyordum.

“Evi özledim,” diye sessizce mırıldandım biraz zaman geçtikten sonra. Günümün Vita’da geçmesine alışkındım ama bunu doktor olarak yapmakla hasta olarak yapmak arasında belirgin bir farklılık vardı. Kısa sürede bulunduğum odadan bunalmış, eve gitme ihtiyacıyla dolmuştum.

Cevahir’in ifadesi cümlemle birlikte bir an gölgelendiğinde buna anlam verememiştim. “Ben de, karım.” diye solurken eğilip şakağıma usulca dudaklarını bastırmıştı. “Ben de evimizi özledim.”

Gözlerimi yavaşça kapatıp açtım. “Neden böyle bakıyorsun?”

“Lavantaların…” diyerek iç çeker gibi konuştu. “Her yere dökülmüşken çıkmışsın evden.”

Duraksadım birden. Evden çıktığım anı hatırlamaya mecbur bıraktım kendimi. Zor olmamıştı.

“Beril aramıştı,” diye fısıldadım gözlerim Cevahir’in yüzünde rastgele bir noktaya takılı kalırken. Aceleyle evden çıkarken geri dönüp yere dökülen kuru lavantalarımı toplamakta bu kadar gecikeceğimi bilmiyordum, asla bilemezdim.

“Biliyorum,” derken gözlerindeki öfkeyle dolu parlamayı görmezden gelmek mümkün değildi. “Biliyorum, yavrum.”

Cevahir’e Beril’le olan konuşmamı ve devamında olanları anlatmam gerekmediğini anlamıştım böylece. Sanırım Beril çoktan bu kısımları anlatmış olmalıydı ki Cevahir bir şeyler sormak yerine böyle davranıyordu.

“O nerede?” diye sordum bir an dayanamayıp.

“Görmedim,” dedi kaşları hafif çatılırken. “Bu üç günde onu görmemem için herkes elinden geleni yaptı. Nerede bilmiyorum.”

Dudaklarımı birbirine bastırdım. Bu mantıklı olandı. Beril’i Cevahir’in karşısına geçirmek akıllıca görünmüyordu. Cevahir’in öfkesini kusabileceği kişilerin elinden bir bir alınması iyi miydi bilmiyordum gerçi.

Beril’le yüzleşmesine engel olan birileri vardı. Cavit ile yüzleşmesi ise artık hiçbir koşulda mümkün değildi. Geriye kim kalıyordu? Aklı o gün dahi yerinde olmayan ve bugün çok daha beter halde olduğunu tahmin ettiğim Zerrin mi?

Başka bir şey söylemedim. O da beni taklit etti ve sustu. Bakışlarımızla anlaşmamız mümkünmüşçesine birbirimizi izledik uzun bir süre.

Odanın kapısı açıldığında görmeyi beklediğim birden fazla kişi vardı, sabahın erken saatlerinde yanıma gelebileceğini düşündüğüm kişi sayısı boldu. Ve aslında bu benim için başlı başına bir devrimdi.

İçeriye adımlayanlar Teoman ve Levent’ti.

“Günaydın,” diyerek aynı anda konuştuklarında ikisi de odada yalnızca ben varmışım gibi bana bakıyorlardı. Beni dikkatle inceliyor olmalarına karşı güldüm. Yüzüme bakarak beni ayaküstü muayene edebilmeyi umuyor gibilerdi.

“Size de günaydın,” dedim başımı onların tarafında kalan omuzuma doğru eğerken. “Birbirinize kalmışsınız, eşlikçileriniz yok mu?”

Levent konuştu. “Benimkinin duruşması vardı, duruşmadan sonra soluğu burada alacak muhtemelen.”

Beste ile ilgili bilgiyi aldıktan sonra Teoman’a döndüm. Teoman bir bana bir Cevahir’e baktı. “Abi,” dedi hemen sonra. Cevahir sesli bir yanıt vermedi ama başını söylemesini teşvik eder gibi oynatmıştı.

“Benim eşlikçim sen değil misin? Karın kıskançlıktan bizi ayırmaya çalışıyor herhalde.”

Teoman’ın gönülden inanarak konuşmuş olmasına dikişlerimi biraz ağrıtacak şekilde güldüğümde bir yandan da elim göğsüme doğru uzanmıştı. Cevahir’in tutmakta olduğu elimi oynatmadan boştaki elimle kalbimin altına doğru dokunur gibi olduğumda Cevahir hızla ayaklandı.

Daha fazla telaşlanmasına fırsat vermeden elini sıktım. “İyiyim,” dedim bakışlarımızı birleştirip. Bana inanması için yüzümde sakin bir ifade olmasına dikkat etmiştim. “Güldüğümde dikişlerim çok az sızladı, normal bu.”

Emin olamamış gibi yüzümü izlerken nefeslendim. Teoman ve Levent’e doğru destek almak için bakındığımda onları da her an odadan çıkıp yardım çağıracak bir konumda bulmuştum.

“Evhamlanmayı bırakabilir misiniz?” dedim üçünü de kastederek.

“Yok,” diyen Levent oldu. “Bizi göğsümüzde bıçakla bir kan gölünün ortasında bulduktan sonra sen istersen evhamlanmazsın, biz böyle tercih ediyoruz.”

Dudaklarımı birbirine bastırdım. Bu açıdan bakıldığında onlar haklı duruyordu maalesef.

“Siz de mi oradaydınız?” diye mırıldandım.

Teoman ayıplar bir bakış attı. “Tamamdır gözü kocasından başkasını görmeyen kadın, tamamdır Seray Avcıoğlu.”

Söylediklerinde herhangi bir yanlış bilgi yoktu. O esnada gözüm gerçekten yalnızca Cevahir’i görmüştü ve sadece onu duymuştum. Kalan herkes belirsiz gölgelerden ve uğultulardan ibaretti.

Cevahir’e kaçamak bir bakış attığımda onu göğsü kabarmış bir halde görürüm sanmıştım ama sadece dalgındı. Yeniden sandalyesine oturmuş, bileğime yaslı duran başparmağını düzensiz aralıklarla oynatmaya başlamıştı.

“Neyse,” dedi Levent. “Sonuç olarak soruyu cevapla Teo, bu kadın sana bir soru sordu az önce.”

“Evet,” dedim Levent’e teşekkür eden kısa bir bakış attıktan sonra. “İzel nerede Teo?”

Teoman göz devirir gibi oldu. “Ne bileyim nerede, bekçisi miyim ben onun?”

“Koruması olabilirsin istersen,” dedim başımı sallarken. “Cevahir yerine İzel’e yapışık gezersin.”

“Kıskanç,” derken gözlerini kıstı bana doğru. “Yakınlığımız rahatsız mı etti seni?”

Cevahir’le birleşik olan ellerimizi büyük bir çabayla havaya kaldırdım biraz. Ben sadece gücüm yettiğince çabalamıştım ve kalanı o halletmişti gerçi ama olsundu.

“Kimin elini tutuyor şu anda?” dedim abartılı bir göz süzüşle.

Levent gülüyordu, Cevahir sessizce benim çekiştirmeme uyum sağlamaktaydı, Teoman ise bana tek kaşını kaldırarak bakmıştı. “İstesem benim elimi de tutar.”

“Başka bir yerini tutup o yerinden bir de çivileyeceğim seni Teo.”

Cevahir’in normal bir şey anlatır gibi konuşmasıyla Teoman refleksle geriye doğru küçük bir adım attı. “Eyvallah abi,” derken içine içine cevap vermiş olmasına sessizce kıkırdadım.

“Ben odamdayım, Beste geldiğinde tekrar uğrarım. Burada boş kalabalık yaratmayalım ki dinlenebil.” diyerek bana göz kırpan Levent’e boştaki elimi kaldırıp hafifçe salladım. Teoman ekledi hemen sonra. “Ben de buralardayım, bir şey olursa en geç iki dakikaya kapıdayım. Dinlen sen yenge.”

Ona da aynı şekilde el salladıktan sonra ikisinin odadan çıkıp kapıyı kapatışlarını izlemiş ve devamında Cevahir’e doğru dönmüştüm. “Ben burada sabitim ve odaya sürekli yeni karakterler girip çıkıyor, sitcom olduk iyice.”

Yüzünde gülmeye yakın bir ifade belirdi. “Kimse gelmesin istiyorsan kapıya kilit vurdurabilirim.”

Onay verirsem odama doktorlardan başka kimseyi sokmayacağından ve bunu yaparken hiç çekinmeyeceğinden emindim. Şaka yapmadığı kesindi.

“İyi geliyor,” dedim yalana başvurmadan. “Daha önce hiç yalnız olmamışım gibi, her zaman böyle kalabalıklarla yaşamışım gibi hissettiriyor. Kilide gerek yok.”

Oturduğu yerden kalkmadan bana doğru biraz yaklaşıp gölgesini üstüme düşürdü. “Var olduğum sürece bir daha yalnız hissetmeyeceksin, başka kalabalıklara ihtiyacın yok.”

Dudaklarımdan sessiz bir nefes taşarken gücümü dikkatlice harcayıp elimi yüzüne uzattım. Günaşırı düzelttiği ve hep aynı uzunlukta tuttuğu sakallarının normale kıyasla biraz daha uzun olduğunu fark etmiştim. Bir başkasının bu küçük farklılığı gözden kaçıracağını tahmin ediyordum ama ben çoktan konu oyken bir başkası olmayı bırakmıştım.

Ben parmaklarımı sakallarına gelişigüzel sürtüp elime bir oyuncak tutuşturulmuş gibi oyalanırken yüzünü avucuma doğru bastırmak dışında hiçbir şey yapmamıştı. Sessizce bana alan tanıyordu.

“Gözleri kapalı olan bendim ama yüzümü günlerdir görmeyen senmişsin gibi bakıyorsun, Avcıoğlu.” diye mırıldandım. Bakışlarını yüzümden asla ayırmıyor, bakmadığı anda toz olup havaya karışacakmışım gibi beni izliyordu. Oysa onu göremeyen bendim, bir süreliğine hiç yüzünü görememiştim.

“Gözleri kapalı olan taraf olmayı tercih ederdim,” dedi boğuk bir sesle. Yanağındaki elim bir an hareket etmeyi bırakmıştı. Sıra ona geçmiş gibi parmakları usulca çenemi buldu, tenimi parmak uçlarıyla okşadı. “Birkaç gün değil, en az birkaç yıl çaldın çünkü benden.”

Artık monitörlere bağlı olmamam büyük şanstı. Zira kalbim bir anda hızlanmış, böyle bile duyulabileceğinden şüphe etmeme sebep olmuştu. Bir de tepemde duran bir ekrandan Cevahir’e canlı yayın yapmama gerek yoktu.

Kulaklarım birden kendi güçsüz fısıltımla dolmuştu. Aklım küçük bir oyunla beni bilincimin kapandığı anın bir öncesine itmişti. Ona mırıldandığım cümlemi ve hemen ardından kollarında gözlerimi kapattığımı hatırladığımda yanağımın içini ısırdım sertçe.

Aynı anda aynı şeyi duymuş gibi konuştu. “Bana ceza mı vermek istedin yoksa ödül mü bilmiyorum ama ben kollarımda can verir gibi gözlerini kapattığın andan sonrası gerçek mi diye saat başı kendimle savaşıyorum. Öldürdün beni, karım.”

Gözlerimden peş peşe düşen birer damlayı durdurabilmem mümkün olmamıştı.

Acısını bağırıp çağırmıyordu, sağa sola saldırmıyordu ama bakışlarından taşan her şeyi hissediyordum.

“Kendi yalnızlığına sızlanırken benim de senden başka hiçbir şeyim olmadığını göremiyor olamazsın. Olmamalısın. Beni yapayalnız bırakacaktın, Seray.”

Dudaklarımı aralayacak oldum. Benden başka birilerine de sahip olduğunu öne sürecek oldum ama dilimden tek bir kelime bile dökülemeden dudaklarım geri kapandı.

Yıllardır süren, yeni açığa çıksa da aslında uzun yıllardır hep var olan bir yıkımın ortasındaydı. Ailesi diye örnek vereceğim herkes ya yalancı gölgelerdi ya da o yalanın altında ezilip kalanlardı. Hepsi kendisine zar zor yetiyorken Cevahir’in kimsenin tam anlamıyla bir parçası gibi hissedememesi tesadüf değildi.

Canımı acıtan bir yutkunuşla birlikte onu kendime doğru çekiştirdim. Üstüme aniden düşmesini bile umursamayacak kadar andan kopuktum ama zaten çoktan önlemini alarak bir eliyle yatağa tutunup ağırlığını benden sakınmıştı.

“Sarılalım desen yeter, gamzeli.” diye fısıldadı yüzü boynuma doğru kapanmadan önce kulağıma. “Ezecektim seni.”

“Sarılalım,” dedim şu an söylemem bir anlam ifade edecekmiş gibi. Burnundan bir nefes vererek güldüğünü hissettim. “Beni ezmekten çekindiğin ilk an, bu arada.” dedim burnumu havaya dikerek. “Normalde ayı gibi üstüme çıkmak hiç umurunda olmuyor.”

Gülüşü daha gerçek bir hal aldı. Boynuma, nabzımın tam üstüne dudaklarını bastırıp sesli bir şekilde öptü. “Dikişlerin var çünkü,” dedi çocuk ikna eder gibi.

“Hım…” dedim kısaca. “Bir an korktum.”

Yavaşça yüzünü boynumdan kaldırdı. Burunlarımız neredeyse değecek kadar yakınımda yüz yüze gelmemizi sağladı. Yatağım tamamen düz konumda değildi ama yükselti de fazla sayılmazdı, bu nedenle onun bayağı eğilmesi gerekiyordu.

“Sen bi’ iyileş-…” diyerek gözlerini gözlerimden ayırmadan konuşmaya başladığı sırada odanın kapısında tek ve kalın bir vuruş duyulmuştu. Ardından kapı Cevahir’in konuşmaya devam etmesine izin vermeyecek şekilde hemen açıldı.

Evde olmadığımız gerçeğiyle her kapı açılma anında tekrar yüzleşiyordum. Belli ki eve gidene dek de yüzleşmeye devam edecektim.

İlaçlarım ve pansuman malzemeleriyle birlikte odaya giriş yapan Alper’i gördüğümde dayanamayıp güldüm. Her işimi kendisi üstlenmeye devam ediyordu. Hemşire, doktor dinlemeden yapabileceği her şeyi sorumluluk edinmişti. Odanın temizliğine de girişeceği konusunda şüphelere sahiptim.

“Günaydın. Uyandığınızı haber aldım, aç karnına içeceğiniz ilaçlarla geldim hocam.”

Haberi Levent’ten ya da Teoman’dan almış olma ihtimali yüksekti.

“Günaydın, Alper.” dediğim sırada Cevahir artık dibimde değildi. Yani yüzlerimiz açısından… Yoksa yatağıma olabilecek en yakın konumda oturmaya elbette ara vermemişti.

Cevahir Avcıoğlu bu olaylardan önce de temastan çekinen bir adam değildi ama gözlerimi açmadığım birkaç günde sanıyorum ki bunu geri dönülmez bir bağımlılığa çevirmişti.

 

 

~

 

 

“Babamı çağıralım mı?”

İzel’in yüzünde benim yüzümdeki ifadenin yansıması bir görüntü vardı. Yüzü acıyla buruşmuş şekilde bana bakıyordu.

Uzanmak yerine biraz oturur halde kalmak istediğim için yatağımı doğru konuma getiren Beste elindeki küçük kumanda ile birlikte duraksadı. “Neden? Yanlış bir şey mi yaptım? Buna bas demiştin Seray.”

Derin bir nefes alarak sırayla ikisine de baktım. “Yanlış bir şey yapmadın,” dedim önce Beste’yi sakinleştirebilmek adına. Kolay kolay panikleyen biri olmadığını biliyordum ama bu konu hakkında pek soğukkanlı kalabiliyor gibi değildi. Sonra İzel’e döndüm. “Babanı çağırmana gerek de yok.”

“Başka bir doktoru çağıralım mı peki?” diye soran ise Nilgün teyzeydi. İzel’in dudaklarını belli belirsiz sarkıttığını görmüştüm ama bir şey söylemeden oturduğu yerde biraz küçülerek kalmıştı.

Alt tarafı birkaç günlük bir uyku uyumuştum ve uyandığımda hayatımda değişenler birkaç günlük değil, birkaç yıllık değişimlerdi sanki.

Herkes Muhsin’in kim olduğundan haberdardı. Herkes artık babamın kim olduğunu biliyordu. İşin en canımı yoran kısmı burası değildi üstelik. Tıpkı bunu öğrenmiş olmaları gibi herkes aramızdaki ilişkinin normal olmadığının da farkındaydı.

Nilgün teyze, İzel’in sorusuna sırf Muhsin gelmesin diye ‘hayır’ demiş olma ihtimalime karşı başka bir doktor çağırma seçeneği sunmuştu. Bu, bugüne kadar saklı tutmaya çalıştığım her şey alenen ortada demekti.

“Çağırmayalım, Nilgün teyze.” dedim başımı usulca iki yana sallarken. “Doktora ihtiyacımız yok, ben de doktorum ya hani. Güvenebilirsiniz bence bana.”

Nilgün teyze emin olmak için birkaç saniye yüzümü süzdükten sonra dertli bir nefes üfledi. “Bunalıyorsun biliyorum annem ama senin için söylüyoruz, kızma bize.”

“Kızmıyorum,” dedim aceleyle düzeltip. Kızmıyordum gerçekten. Nasıl kızabilirdim? Beni düşünüyorlar, canım acıyacak diye telaş yapıyorlar diye mi kızacaktım? Delirmiş olmam gerekirdi. Hasretini çektiğim bir şeye kavuştuğumda böyle anlamsız tepkiler vermem için aklımı yitirmiş olmam gerekirdi. Evet, olup bitenin ardından aklım tam yerinde değildi belki ama o aşamaya kadar da henüz gelmemiştim.

Sırtım yastığıma denk gelecek şekilde düzgünce oturabildiğimde Beste kumandayı bırakıp beni son kez sağımdan solumdan düzeltmiş ve odadaki başka bir sandalyeye geçip oturmuştu.

Odamda bu üçlü ile baş başa kalmamın üzerinden yarım saat ya geçmiş ya geçmemişti. Beste yanıma geldiğinde Cevahir de odamdaydı, sonra Beste’nin yanına Nilgün teyze ve İzel eklenince Cevahir Levent’in yanına uğrayıp geri döneceğini söyleyerek beni burada bırakmış ve gitmişti.

Olanlardan sonra kendimi Cevahir’e bağımlı nefes alıp veren bir et parçası olarak görmeye başlamıştım. Yarım saati geçmeyen bir süre içinde bu kadar rahatsız hissetmemin başka açıklaması yoktu. Uzak olduğumuzda zihnimde alarmlar çalıyordu.

Bir yandan da Cevahir’in bu odanın dışında olup halletmesi gereken bir şeyler olduğunun farkındaydım elbette. Her şey karmakarışık bir haldeydi çünkü. Ben ayağa kalkmaktan bile acizken onun peşine takılamazdım, onu sıkıca tutup yanıma hapsetmeye günde bir saat kadar ara verebilmeliydim.

“Fahri baba yakında yanına uğrayacakmış, Seray. İletmemi söylemişti. Uyandığından beri hiç gelemedi, çok uzun süre daha tutamazlar evde.”

Nilgün teyzenin konuşmasıyla birlikte ona çevirdim bakışlarımı. Fahri dede, uyandığımdan beri görmediğim isimlerdendi. Onu görmeyişimin nedeninin yerinden kalktığı anda tansiyonu fırlayacak kadar yorgun oluşu olduğunu biliyordum. Oğlunun intiharına daha sakin bir tepki vermesini beklemek anlamsız olurdu. Bu bile olması gerekenin katbekat azıydı belki…

Canavar da olsa, zarardan başka bir şey getirmemeye yemin de etse oğluydu çünkü. Cevahir nasıl bir ikilemde boğuluyorsa Fahri dede de bir benzeri ile savaşıyor olmalıydı.

Sessizce başımı sallamakla yetindim. Ben bunu yaparken Beste ve İzel’in kısa bakışmasını da gözden kaçırmamıştım ama. Neden birbirlerine anlamlandıramayacağım şekilde baktıklarını sorgulayamadan odanın kapısı -artık alışmıştım- çaldı ve yavaşça açıldı.

İçeriye peş peşe giren ikilinin yan yana görmeye hiç gözümün alışkın olmadığı bir ikili olmasıyla gözlerimi bir iki kez kırpıştırmam gerekmişti.

Muhsin ve Atalay hoca aynı anda içeri girdiklerinde odada benimle birlikte bulunanlar da merakla onlara bakmaktaydılar.

Hastanenin eski ve yeni başhekimini aynı anda odama getirenin ne olduğunu anlamak için ikisini süzdüm.

“Evet?” diye konuşan, daha doğrusu onları konuşmaya teşvik eden Beste oldu. İzel babasına, Nilgün teyze ise Atalay hocaya bakarak sessizce cevap arıyorlardı çünkü.

“Koridorda karşılaştık,” dediler tıpkı içeri girişleri gibi aynı anda.

“Nil,” diyerek devam etti Atalay hoca. “Sen bi’ gelebilir misin dışarıya?”

Nilgün teyze ayaklandı. Atalay hocanın yüzünde telaşlı ya da gergin bir ifade görmediğim için kötü bir şey olmadığına kendimi inandırarak ikisinin odadan çıkmasını izledim. Ardından bakışlarımı kapının önünde misafir gibi bekleyen Muhsin’e değdirmeden önüme döndüm.

“Doğrulurken ağrın oldu mu? Dikişlerine bakmamı ister misin?”

Oturur hale geldiğim içindi bu sorusu. Başımı iki yana sallamakla yetindim. Bu cevabımın ardından kapıyı açıp odadan çıkmasını bekliyordum ancak İzel’in yanına, az önce Nilgün teyzenin kalktığı yere adımlayıp oturmayı seçmişti.

Beste sandalyesinde daha dik bir şekilde oturup bir bacağını diğerinin üstüne attı. “Cevahir yok diye odada kalabileceğini düşünüyorsan, ondan beter olduğumu kısaca kanıtlayabilirim. Niye yayıldın oraya?”

Muhsin, Beste’ye uzun uzun bakmadı. Bakışları ona nadiren dönüyor, genel olarak benim yüzümü izliyordu. “Senin ya da Cevahir’in kovması ile değil, onun söyleyecekleri ile hareket ediyorum.” ‘Onun’ derken başıyla beni hafifçe işaret etmişti.

Bilmiş bir tavırla ya da gerginlikle konuşmamıştı. Sadece aklındakini açıkça dile getiriyormuş gibi sesi doğaldı.

“Bravo sana,” dedi Beste. Benim sessizliğimi de yüklenip daha da saldırgan bir hal almış gibiydi. Tırnaklarını Muhsin’e geçirmekten hiç korkmadığını biliyordum. “Kahramancılık oyunun bitince haber verirsin o zaman. Hepimiz önceden nasılsak o hallerimize döneriz, malum senin etrafında dönüyor bu düzen.”

Gözlerimi bir an için sıkıca kapattım.

Beste doğruları söylüyordu. Ne abartıyordu ne de eksik vardı söylediklerinde ama duymak, bilmekle aynı hissettirmemişti.

İzel’in başını eğip kucağında duran parmaklarını izlemeye başladığını göz ucuyla görmüştüm. Muhsin ise az önce arada Beste’ye çevirdiği bakışlarına artık bunun iznini de vermiyor, hareketsizce bana bakıyordu.

“Biraz yalnız kalmak istiyorum,” diye mırıldandım odayı kaplayan sessizliği bölebilecek gücü bulduğumda.

Beste’nin bakışları beni buldu. Gözlerindeki küçük pişmanlık izlerini gördüğümde gülümsedim, en azından dudaklarımı kıvırmayı denedim. Yanlış bir şey söylememişti. Sadece ben bu doğruları duymak için fazla yorgundum.

Üçünden de itiraz gelmedi. Üzerimde bıraktıkları tek ağırlık bakışlarıydı. Odadan bir bir ayrıldıklarında kapı kapanmış ve dört duvar arasında kendimle baş başa kalmıştım.

Canımı acıtmayacağını umarak dikkatle uzun bir nefes aldığımda umduğumu bulamamıştım. Kesik kesik geri bıraktığım nefes içimi ferahlatmak yerine acıtmıştı.

Yatakta yeniden uzanır hale gelmek yerine oturduğum gibi kalıp kollarımı yavaşça kendime sardım. “Daha büyüklerine katlandın,” diye mırıldandım. “Daha ağırlarının altından kalktın, Seray.”

Altından mı kalktın yoksa altında kaldın ve aslında oradan hiç kurtulamadın mı, Seray?

Dudaklarımda cansız bir gülümseme filizlendi. Cevabı bildiğim halde kendimi kandırmak için çırpınmama gerek yoktu sanırım.

Kapı yeniden açılana dek aradan ne kadar zaman geçtiğini hesaplayamayacak kadar dalgındım. Oturduğum yerde kollarımı kendime sarılı tutmayı bırakmadan karşımdaki boş duvarı izlemekle oyalanmıştım bu süre boyunca.

Kapı sesiyle birlikte başımı yavaşça oraya çevirdiğimde bakışlarım Cevahir’e dokunmuştu. Gözüm onu görür görmez zihnimdeki alarmların bir kısmı kaybolmuştu. Kollarımla sarmış olduğum bedenimi serbest bırakmıştım.

Odadan çıkarken bana geri dönüşü için bir süre vermemişti ama yine de ona ‘geç kaldın’ diye söylenmek isteyen bir yanım vardı. Bu yanım birkaç dakika bile onu göremediğinde rahatsız hissetmekte olan yanımdı.

“Uyuyakaldığını düşünmüştüm,” diyerek içeri adımladığında başımı iki yana sallayarak sanki uyanık olduğumu görmüyormuş gibi olumsuz bir tepki verdim. “Uyumadım.”

“Ben odadan çıkar çıkmaz arkamdan iş çevirmişsin, yavrum.” derken çoktan yatağın yanına kadar gelmişti. Neyi kastettiğini anlamam uzun sürmedi çünkü bakışları yarı oturur haldeki bedenimdeydi.

Cevahir’den yatağımı dik bir konuma getirmesini istediğimde buna karşı çıkmıştı, beni dinlememişti. O gittiğinde Beste-İzel-Nilgün üçlüsünü bu konuda ikna etmişsem ne olmuştu yani?

“Oturabiliyorum böyle, bak.” dedim başımı hafifçe geriye atıp ona bakarken. Ayakta durduğu için yüzünü görmeye ayrı bir çaba harcamam gerekmişti. Beni bundan kurtararak bacaklarımın yanında kalan boşluğa yerleştiğinde artık ikimiz de yatakta oturuyorduk.

“Aferin sana,” dedi ama bu içi boş bir aferin gibi değildi. Gerçekten bir şey başarmışım gibi konuşmuştu. Cansız bir oyuncak bebek gibi kıpırtısız uzandığım günler düşünüldüğünde bu yeni konumum bir çeşit başarı sayılabilirdi, haklıydı.

İnce bir örtü ile belime kadar saklıydım. Üstümde hâlâ bir hasta önlüğü bulunması rahatsızlığımı katlıyor, durumu benim için daha da bunaltıcı hale getiriyordu.

“Üstümü değiştirmek istiyorum,” diyerek başımı omuzuma doğru eğdim ona bakarken.

Kaşları çatılır gibi oldu. “Bu odadan çıkman ihtimal bile değil, üstünü değiştirip ne yapacaksın güzelim?”

Sıkılmış bir nefes üfledim. Elim refleksle saçıma doğru uzandı. Yüzüme dökülen saç tutamlarım günlerdir su yüzü görmedikleri için garip bir hal almışlardı, İzel’den istediğim bir lastik ile saçlarımı ensemde gelişigüzel toplamış olsam da kaçak birkaç tutam önüme düşmüştü şimdi.

“İğrenç hissediyorum,” diye mırıldandım. Sesim huysuz ve rahatsızdı. Ne bir ayna ne de telefon ekranı görmüştüm uyandığımdan beri. Neye benzediğim hakkında net bir fikrim yoktu ama hislerim ve tahminlerim beni inanılmaz rahatsız ediyordu.

“Yanlış hissediyorsun,” dedi sakince. Gözlerimin içine bakmayı hiç bırakmamıştı.

“Cevahir…” dedim sesim çatlarken. Uyandığımdan beri aklımın bir köşesinde olan, diğer her şey sayesinde köşeye itebildiğim düşünceler birden zihnimi ele geçirmişti.

Gözlerini birkaç saniyeliğine sımsıkı kapattı. Bir şeyle savaşıyordu kendi içinde, görmemek mümkün değildi.

“Beni odadaki banyoya götürür müsün?” diye sordum gözlerini açtığı anda. “Lütfen.”

Tek başıma yürümeye çalışırsam bunun iyi sonuçlanmayacağını biliyordum. Buna girişecek kadar çıldırmamıştım. Ama kendimle yüzleşmem gerekiyordu. Gerçeklik algımı yitirmiş halde bu yatakta uzanmaktan başka bir şey yapmam gerekiyordu.

“Beste eve gidip üstünü değiştirmen için bir şeyler getirsin, Levent’e mesaj atacağım. Tamam mı? Ama olduğun yerde kalacaksın.”

Omuzlarımı kıpırdattım hafifçe. “Beni bir şekilde oraya götüreceksin. Aksi takdirde altıma işeyeceğim muhtemelen.”

Kafası karışmış halde bir bana bir de yataktan sarkması gereken ve bir süredir benimle olan ince boruya doğru bakındı. Cevahir odada değilken değişen tek şey yataktaki konumum olmamıştı. Yanıma uğrayan bir hemşireden sondamı da çıkartmasını rica etmiştim.

‘Muhsin hocaya sormam lazım hocam, biraz bekleseniz…’ diyerek konuşmaya başladığında kadını beni bir isteğim var mı diye görmeye geldiğine pişman ederek dediğimi yapmaya mecbur bırakmıştım. Sonuç olarak artık yataktan istemesem de belli aralıklarla birinin desteği ile kalkmak zorundaydım.

Cevahir aradığı boruyu ve ucuna takılı torbayı göremediğinde yeniden bakışlarını yüzüme çevirdi. “Sadece kırk dakika yanında değildim,” dedi inanamaz bir halde. “Başka neler değişti? Dikişlerini de aldırdın mı?”

Başımı iki yana salladım. “Muhsin’e sormadan onu hiç kimse yapmaz, otoritem sadece sonda çıkarttıracak kadarmış bu hastanede.”

“Seray…” dediğinde devam etmesine izin vermedim. “Levent’e mesaj at ve sonra beni buradan kaldır artık, lütfen. Başka birilerini mi çağırayım?” derken elimi de yatak başlığındaki tuşa doğru uzatmıştım.

Göğsü sakinleşmek için aldığı nefeslerle ağır ağır şişip sönüyorken telefonunu çıkarttı. Hızlıca birkaç şey yazıp telefonu kapattı ve yeniden cebine koydu.

Yataktan kalktığında bir an stresle nefesimi tutmuştum. Uzanır halden oturur hale geçerken biraz zorlanmıştım, şimdi daha fazlasını yapacaktım. Ne kadar ağrı hissedeceğimi hesaplamaya çalışırken Cevahir çoktan örtüyü ayakucuma doğru açmıştı.

“Canını acıtırsam beni bunu yapmak zorunda bıraktığın için bozuşacağız, Seray. Fena bozuşacağız hem de.”

“Bir şey olmayacak,” dedim kendim de henüz emin olamasam dahi. “Beni ilk defa kucağına alacakmışsın gibi nazlanıyorsun, nazlı bir kocam mı var artık benim?”

Bir kolu dizlerimin altından geçmişken diğerini sırtıma sarıp beni kaldırmadan önce duraksadı. Ağzıma geleni söyleyerek gerginliğinin bir kısmını erittiğimi hafifçe gevşeyen omuzlarından fark etmiştim. Dudaklarını dudaklarımın üstüne doğru bastıracakken bir anda başımı oynatmış ve dudaklarının yanağıma konmasına yol açmıştım.

Üstüme doğru eğilmiş halde gözlerini gözlerime dikti. “Neydi bu?”

Gözlerimi kırpıştırdım. Banyodaki hedeflerimden biri de orada olduğu bildiğim ağız bakım ürünlerini kullanmaktı. Bundan önce dudaklarımı ondan sakınmıştım bir an.

“Gamzemi öp istedim,” diyerek çarpılacağım kadar büyük bir yalanın altına girdiğimde Cevahir tek kaşı havada bana baktı. “Kimi kandırıyorsun?”

“Kocamı,” diye soludum sessizce.

Yine dudaklarıma kapanacak gibi başını oynattığı anda ise panikle yüzümü omuzuna saklamıştım.

“Delirteceksin beni,” dedi beni yüzümü oradan kaldırmaya zorlamadan. “Senden herhangi bir şekilde iğrenmem mümkünmüş gibi saçmalaya saçmalaya delirteceksin beni, gamzeli.”

Beni kucağına alıp yataktan kaldırdığında sarsılmamam için o kadar dikkatliydi ki bu etkinlik uzanır halden oturur hale geçmekten çok daha az sancılı olmuştu.

Vita’nın en büyük hasta odalarından birindeydim. Yoğun bakımdan sonra geldiğim odanın burası olmasından şikâyetçi de değildim tabii. İçerisi stüdyo daire gibi olan bir odaydı, en azından kapana kısılmış gibi hissetmeme belli oranda engel olabiliyordu.

Cevahir aralı duran banyo kapısından benimle birlikte girdiğinde banyonun ışıkları otomatik olarak yanmış, içerisi aydınlanmıştı.

Hastaların konforla kullanabilmeleri için geniş ve güvenli şekilde dizayn edilen banyoda hedefim ilk olarak aynanın karşısına geçebilmekti. Cevahir beni klozete doğru götürecek olduğunda omuzuna sımsıkı tutunup onu durdurur gibi çekiştirmemin nedeni de buydu.

“Ayna,” demiştim kucağında sabitken. “Aynaya bakacağım, ayakta durabilirim.”

Dudaklarını birbirine bastırdı. Kısa bir duraklamanın ardından benimle -kaybedeceği- savaşa girmek istemediğinden olsa gerek lavabonun önüne adımladı. Henüz kucağından inmemişken aynaya bakmaktan kaçındım.

Cevahir beni yavaşça, pamukların üzerine bırakılmışım gibi hiçbir ağrı hissetmeyeceğim şekilde ayaklarım yere basar hale getirdiğinde sırtım onun göğsünü teğet geçiyordu. İri gövdesini tam arkamda hissetmek ayakta durabilmek cesaretimi arttırırken sırtım belli belirsiz göğsüne dayalıydı.

Avuçlarımı her ihtimale karşı lavabonun kenarlarına yaslayıp ağırlığımın birazını ellerimle dengelerken kalanını zaten Cevahir’e emanet etmiştim. Tüm bu güvence ile birlikte bakışlarım sonunda karşımdaki aynayı bulduğunda ise benimle olduğunu sandığım tüm sakinlik ve cesaret tuzla buz olmuştu.

Çok kötü, bitap bir kadına bakıyordum.

Karşımdaki kadını neredeyse tanıyamayacak kadar ona yabancı hissediyordum.

Az önce saçımdan düşen toka yüzünden darmadağınık saçlarım, yüzümdeki sarıya dönük renk, yanağımdaki kızarıklık ile morluk arasında sıkışmış tokat izi, çatlamış dudaklar…

“Çok çirkinim,” diye soludum ağrılı bir hayretle. Fayansa tutunan ellerim kasıldı, parmaklarım orayı kazımak ister gibi yüzeye saplandı.

Karnıma doğru dolanan kolu hissetmeme rağmen kıvrandım ayakta. “Çok kötü!” diye sızlandım. Haykırır gibi kopmuştu dudaklarımdan bu.

Cevahir’in bir şeyler söylediğini algılıyor ama ne dediğini duyamıyordum. Kulaklarım uğulduyordu. Kaçabilecek gücüm varmış gibi benim sımsıkı tutuyordu ama bir adım öteye bile gidemezdim zaten.

Boynuma birden bastıran yağmur gibi peş peşe dökülen damlaların gözlerimi ne zaman terk ettiklerini anlamamıştım. Hıçkırmaya başladığım için göğsüm sabit durmuyordu, dikişlerimin gerildiğini hissediyordum.

Dudaklarımdan sürekli aynada gördüğüm kadını aşağılar bir şeyler dökülürken kendimde değildim.

Cevahir’in bana sarılı kolları bedenimden kopmamışken omuzlarımda bir başka çift el hissettim. Bu anlık farklılık bakışlarımın bir an için önümü görebilir şekilde netleşmesine sebep olmuştu. Aynı eller beni aynanın önünden tam tersi yöne, sırtım aynaya dönük hale çekmişti.

Gördüğüm yüz yabancı değildi. Tanıdık mıydı? Tanıdık da değildi.

Odadaki her kriz anında bir yanım Cevahir tarafından sarılıyorken diğer yanımdan uzanıp çare olmaya çalışan Muhsin Paker’i yine karşımda bulmuştum.

Gözlerim aynadan kopup onu görebildiğinde kulaklarım da aynı anda açılmış, birden hem Cevahir’i hem onu duymaya başlamıştım.

“Canın yanacak, kıpırdama artık.” diye yalvarır gibi beni sabit tutmaya çalışan Cevahir’di. Karnımdaki kalın kolu oradan hiç ayrılmamıştı. Elim istemeden koluna varıp tırnaklarım tenine batacak şekilde ona tutunduğumda irkilmek ya da çekilmek yerine beni daha güvenli tutmaya başlamıştı.

“Nefeslen, Seray. Nefes al, sonra anlat. Seni uyutmamı istemeyeceğini biliyorum, doğru değil mi?”

Muhsin’i duyduğumda başımı sarsakça salladım. “İstemiyorum.”

“Tamam,” dedi sesimi duyduğu anda endişeden arınmaya çalışır gibi nefes vererek. “O zaman yapmam. Ne istiyorsan onu yapacağız ama sakin nefesler almayı bırakmayacağına söz vermen gerekiyor.”

Cevahir’in yüzünü omuzumda hissettim. Bana destek olurken kendisine de destek arıyor gibi omuzuma kapanmıştı. Onu çok mu korkutmuştum?

Söz verdiğimi dile getirmedim fakat kendimi düzgün nefes alabilmek için zorladım. Burnumu çekip hıçkırmaktan yorgun düşen boğazımı rahatlatmaya çalışırken sarhoş gibiydim.

“Çok çirkin olmuşum,” diye söylendim birkaç nefes sonra. Muhsin’in bakışları gölgelendi. Ne demesi gerektiğini bulmaya çalışıyor gibiydi. Benim odağımda o yoktu gerçi. “Cevahir,” diye mırıldanmıştım.

Yakası kayan hasta önlüğünden dolayı yarısı direkt tenime yaslı olan yüzünü omuzumdan hızla kaldırdı. “Söyle karım,” dedi hemen.

“Gitme.”

Cevahir’i beş harf iki hece ile bir enkaza çevirdiğimi anlayamayacak kadar dağınıktı zihnim o an.

Biraz görünüşünle ilgilen Seray, bizim için söylüyorum. Böyle alelade görünerek ikimize de haksızlık ediyorsun. Yoğunsun evet ama benim için güzel görün, âşık olduğum kadını en güzel haliyle görmek istiyorum diyen ses sanki çok yakındaydı.

Aklıma öyle yakından sızmıştı ki odada bir yerde belirmiş ve yıllar önceki cümlelerini tekrar ediyormuş gibiydi.

“Gitmem,” dedi Cevahir yemin eder gibi. “Buradayım güzelim, yanındayım.”

Ona inanmamam için bir sebep yoktu. Ancak aklımın bir parçası bir türlü geçmişin pençesinden kurtulamıyordu.

Muhsin’e baktım. Gözlerimi onda da bir eşi olan gözlere çevirdim. “Saçımı yıkayalım, yüzüm… Yüzümü de. Kremlerim nerede bilmiyorum. Onları bulalım. Çok çirkinim böyle.”

Cevahir’in gitmemesi için aceleyle yapmamız gerekenleri ona sıralamıştım. Beni kıpırdamadan izlerken elleri iki yanında yumruk olmuştu.

Dışarıdan bir göz gibi ne halde olduğumu göremezdim o an ama Muhsin’in yatağa geri gitmem için ısrarcı olmak yerine beni kırmak istemez gibi bir bir dinlemesine bakılırsa iyi bir halde olmadığım malumdu.

Yarama büyük bir dikkatle sarılanlar, oturuş şeklim, suyun sıcaklığı da dahil olmak üzere her küçük ve büyük detay Muhsin tarafından ayarlanırken ben Cevahir’in kolları arasında ruhum bir süreliğine benden ayrılmış gibi olan biteni izliyordum.

Cevahir beni tutmayı bırakmamıştı. Oturduğum yerde o tutmasa da sabit kalabilecek olmama rağmen beni hiç bırakmaya yeltenmemişti. Bunun az önce ona ‘gitme’ diye yakınmamla bir ilgisi var mıydı, bilmiyordum.

Saçlarım yıkanmış, vücudum bu işlem için hazır edilmiş olan medikal mendillerle silinmişti. Bize eşlik eden bir hemşire dışında banyoda başka kimse yoktu. Bir şeyler uzatmak, yardımcı olmak için buradaydı belliydi ama doğru düzgün yardım istenmemişti ondan.

Cevahir beni tutmayı bıraksa iplerimin kopacağını anlamış gibi hiç temasımızı kesmemişti. Aklanıp paklanmama büyük ölçüde yardım eden Muhsin’di kısacası. Hiçbir şey söylemeden, canımı hiç acıtmadan sabırla her şeyi halletmişti.

Ona direnmemem, yanımdan gitmesi için çığlık çığlığa bağırmamam için motivasyonum neydi bilmiyordum. İçimdeki meraklı küçük kız çocuğu ondan gelecek ilginin nasıl hissettireceğini keşfetmek istemişti belki de. Bu keşif bir şeye çare olacağından değildi, saçlarımı yıkamasına izin verdim diye birden dünyama onu kabul edecek değildim. Sadece… Sadece kendime bunu yaşama şansı tanımıştım. Hiç elde edemeyeceğime çoktandır kendimi ikna ettiğim şansı bunca yıl sonra bir anda önümde bulunca istemsizce merakım körüklenmişti.

Banyodaki tüm her şey sonlandığında artık ıslak ama temiz saçlara, uzun süre oyalanarak temizlediğim için ferah bir ağız ve yüze, hasta önlüğü yerine pamuklu geniş kesim bir alt-üst pijama takımına sahiptim.

Sessizliğimi koruyordum. Bez bebek gibi taşınıp durmaktayken bir şeyler yapmaya güç harcamıyordum. En son Cevahir’in beni giydirmesini beklerken dengemi biraz sağlayabilmek için omuzlarına tutunmuştum, başka da bir şey yapmamıştım.

Yeniden yatağıma ulaştığımda yatağın düz hale getirilmesine elimi kaldırarak engel olmuştum. Sırtım yastığa yaslı şekilde yatakta oturmaya başladığımda ise yine bedenimin yarısı ince örtüyle kapatılmıştı.

Odanın kapısı kısaca çalınıp kapı açıldığında içeriye kimin geleceğini görmek için başımı kıpırdatmadan bakışlarımı oraya çevirdim. Elinde tuttuğu saç kurutma makinesi ile birlikte İzel içeri süzülmüştü.

“Gelebilir miyim? Seray abla belki müsait değildir diye Teoman kendi girmeyip bunu elime tutuşturdu, saçlarını kurutacakmışız.”

Dudaklarım yorgun bir şekilde kıvrıldı. İzel kimsenin ses çıkartmamasını onay kabul edip yanıma doğru geldi. Makinenin fişini yatağın arkasında kalan prize taktıktan sonra başını omuzuna doğru eğip bana baktı. “Ben kurutayım mı?”

Gözlerimi yavaşça kapatıp açarak onayladığımda yüzünde tatlı bir gülümseme belirdi. Makineyi açarak odayı onun sesiyle doldurduktan sonra sıcak havanın saçlarıma akın etmesine ve saçlarımın uçuşmasına yol açacak şekilde ellerini başıma doğru çevirdi.

Saçlarım kurumaya başlarken İzel parmaklarıyla tarak görevi üstlenmişti. Saçlarımın kabarmadan düzgünce kuruduğunun farkındaydım.

Herkes Vita’daydı.

Uyanmıştım, ben uyanalı hayli zaman da olmuştu ama sürekli etraftalardı. Evlerine gitmelerine, hayatlarının normal akışına dönmelerine hiçbir engel olmamasına rağmen ben buradayım diye yakında kalmaları içimin adını koyamadığım sıcaklıklarla kaplanmasına yol açıyordu.

İçeride yorucu bir gürültü yaratan makine kapandığında dakikalardır başıma üflenen sıcaklığın etkisiyle mayışmıştım. Aynanın karşısına geçtiğim andan şimdiye kadar upuzun bir süre geçmediğinden emindim ama saatlerdir yoğun işlerle boğuşmuşum gibi yorgundum.

“Teşekkür ederim,” dedim makinenin kablosunu geri sarmakla uğraşan İzel’e bakıyorken.

“Rica ederim,” dedi sevimli bir şekilde. “Böyle bir güzellikle ilgilenmek onurdu.”

Az önce banyoda bu konuda bir kıyamet koptuğundan habersiz konuşmuştu. Sözcüklerinin nereye dokunduğundan bihaberdi. Cevahir’inde Muhsin’in de yerlerinde biraz kıpırdadıklarını hissetmiştim hatta.

“İzel,” dedim birden dudaklarım aralanırken. İzel kablolara odaklandığı için hemen başını kaldırıp bana bakmıştı. “Efendim?”

“Birsen Hanım… Annen burada olmandan, burada olmanızdan rahatsız değil mi?”

Birsen Hanım’ı ilk ve tek görüşüm odama olan ani misafirlikleri sırasındaydı, üzerinden haftalar geçmişti. İzel’in -ve kapıda kamp kurmuş gibi her saniye burada beliren Muhsin’in- Vita’da olması hakkında ne düşünüyor olabilirdi?

“Değil,” demesini beklemiyordum. “Senin için daha uygun olacak bir zamanda kendisi de gelir belki.”

Kafam karışmış halde İzel’e bakmayı sürdürdüm. Garip bir yalanla bana iyi hissettirmeye mi çalışıyordu acaba?

“Ben annemden pek bir şey saklayamıyorum,” dedi çekinerek itiraf ederken. “Burada neye şahit olduysam, o da biliyor yani.” Kızacakmışım gibi hafif bir endişe ile konuşuyordu. Söyleyeceklerini özenle seçiyor gibiydi.

“Neye şahit oldun?” diye sordum dalgınlıkla. Ölümden döndüm diye mi Birsen Hanım fikirlerini değiştirmişti? Mantıklı durmuyordu.

“Annen-…” diyerek konuşmaya başladığında göğsüm hızla yükselmişti. Fakat İzel’i susturan benim tepkim değildi, aynı anda sesli birer nefes alıp öksürür gibi olan Cevahir ve Muhsin’di.

“Annem ne?” dedim kaşlarım çatılırken. Sırtımı yataktan ayırıp doğrulur gibi olduğumda Cevahir hızla uzanarak omuzumu nazikçe tutmuş, beni yeniden yastığa yaslı hale getirmişti.

Uyandım uyanalı odama türlü türlü misafir kabul etmiştim. Onların arasında Gülden Öcal yoktu ama. Annem kapıdan girip gözlerimi açtığımdan emin olmaya çalışanlardan biri olmamıştı. Uyandığım sabah İzel ağzından kaçırdığı için ben ameliyattayken burada olduğunu öğrenmiştim sadece.

Devamı yoktu.

“Bakışmayı kesin artık!” diye patladım sonunda. Cevahir ve Muhsin’i birbirine bakıp durmaya, sessizce anlaşmaya çalışmaya iten neydi?

İzel benim yükselmemi beklemediği için olacak ki yerinde hafifçe sıçrayarak saç kurutma makinesine sarılmıştı. “Ben bunu Teoman’a geri vereyim. Acele edeyim, beklemesin yazık.” Mırıldana mırıldana kendini odadan aceleyle dışarı attığında içeride üç kişi kalmıştık.

“Annem geldiğinde ne oldu?” dedim bastıra bastıra. “Neyi benden saklı tutmaya çalışıyorsunuz?”

Bakışlarım çoğunlukla Cevahir’deydi. Onun söyleyeceklerine güvenecektim çünkü. Onu dinlemek önceliğimdi.

“Yorgunsun, güzelim. Sonsuza kadar saklamaya çalıştığımdan değil, sen dinlen istediğimden susuyorum.”

Gözlerim kısıldı. “Annemle ilgili ikinizin bildiği ama benim bilmediğim ne olabilir?” dedim başımı iki yana inanamayarak sallarken.

“Hikâyenin ben yanı, Seray. Bu otuz yılın benim baktığım taraftan nasıl göründüğü… Cevahir bunu dinledi, Birsen bunu öğrendi.”

Dudaklarım aralandı ama dilimden hiçbir şey dökülmedi.

Onun anlatacağı, farklı olan ne vardı?

Birsen’i sakinleştiren, Cevahir’i Muhsin’e saldırmak yerine bir şekilde ona tahammül edebilmeye iten ne olabilirdi?

“Sen de dinlemek istersen, son bir defa daha anlatacağım. Sonucunda bir şey ummaya hakkım yok ama yine de umacağım. Bu kadarlık bir adamım, daha doğru kararlar verebilmiş bir adama baba diyebil isterdim ama olanları geri alamıyorum. Üzgünüm. Çok üzgünüm. Özür dilerim.”

Bir an sustu. Odayı kaplayan sessizliği yeniden böldüğünde ise anlatmaya başladıkları daha önce ne duyduğum ne de aklıma gelebilen şeylerdi. Yabancıladığım, gerçek olduğunu reddetmek istediğim şeylerdi duyduklarım.

Muhsin susmadan konuşurken tek yaptığım dalıp giden bakışlarımı yüzünde tutmak olmuştu. Tek kelime bile etmemiş, yüzümdeki ifadeyi biraz olsun değiştirmemek için bir köşede saklı duran son enerji damlalarımı kullanmıştım.

Sustuğunda bir şey söylemem için bana bakıyordu. Söyleyeceğim şey onu ya öldürecek ya diriltecek gibi karanlık bir umutla beni izliyordu ama yatakta aşağı kaymak ister gibi kıpırdayıp gözlerimi sımsıkı kapatarak her şeyden uzaklaşmaya çalışmaktan başka bir şey yapmamıştım.

Gözlerimi ne kadar sıkı kapatırsam o kadar hızlı uyuyabilirmişim gibi, gözlerim açılmazsa duyduklarım zihnime işlemeyecekmiş gibi aptalca kıvranmaktaydım.

Ben hiçbir zaman anne-babasına ait hissedebilmiş bir çocuk olamamıştım. Yine de şeytandan farksız bir annenin ve aklını kullanmayı yıllarca reddeden bir babanın kızı olduğumu öylece unutabilmek kolay değildi.

Sıkıca kapalı tutmaya devam ettiğim gözlerimi duyduğum adım ve kapı seslerinin ardından hemen açmaya niyetlenemedim. Odadan çıkanın kim olduğunu bilsem de yapamadım bunu.

İçeride kalanın Muhsin olmadığını, Cevahir’in bu anın ortasında dünyanın sonu gelse çıkıp gitmeyeceğini biliyordum. Birkaç dakika sonra gözlerimi nihayet açtığımda görmeye alıştığım yerde, yatağın başındaki sandalyede otururken sessiz bir anlayışla beni izleyen Cevahir’i görmek de bu yüzden beni şaşırtmamıştı.

Dudağım titredi hafifçe. İnmeyen gardım, saklandığım duvarlarım o varken anlamını yitiriyordu. Nasıl böyle bir etkisi olabilirdi? Nasıl bu kadar güven veriyordu da o yanımdayken tıpkı yalnızmışım gibi savunma mekanizmamın çalışmaya tenezzül etmemesi mümkün oluyordu?

“Şş, biliyorum,” dedi eli yüzüme kapanırken. “Biliyorum, bebeğim.”

Nereden bildiğini sormadım. Bilemeyeceğini haykırıp karşı çıkmadım.

“Beni uyut,” diye mırıldandım. Bakışlarım göğsüne çarpıp sonra yeniden yüzünü bulmuştu bu sırada.

“Emredersin, karım.” diyerek biraz anı yumuşatmaya çalıştığında çabasına kıyamayarak dudaklarımı kıvırmayı denedim. Zorlama bir gülümsemeydi ama yine de yanağımdaki iki çukurun da fazlasıyla derinleştiğinden emindim. Bakışları iki yanağımda gezindikten sonra parmak uçlarıyla gamzelerimi belli belirsiz okşadı.

“Göğsümde uyumak ister gibi baktın ama yapamayacağım tek şeyi isteme benden. Şimdilik bununla yetinmemiz gerekiyor,” dedikten sonra oturduğu yerde ileri doğru biraz yaklaşıp başını benimle aynı şekilde yastığa yasladı. Rahat bir konumda olmadığından emindim ama bu halde kalmaktan hiçbir şikâyeti olacakmış gibi durmuyordu.

Yüzümü biraz çevirip yanağıyla boynu arasında bir yere sığıştığımda bir elim de havalanıp kolunu korunakmış gibi sarmıştı.

Uykuyla uyanıklık arasında uzun süre asılı kalmadım. Varlığı ve üstüme çöken ağırlığım beni uykuya sürüklemekte aceleciydiler. Yine de bilincim tamamen kaybolmadan önce sessiz mırıldanışı kulaklarıma ulaşmış, zihnime bir rüyanın parçası gibi belirsizce kazınmıştı.

“Bir çift gözün görebileceği en güzel kadınsın, seni buna ikna edemiyorum. Kırılmaması gereken hassas bir camsın, seni koruyamıyorum. Neye yetiyor senin bu kocan, Avcıoğlu? Neye yarıyor?”

 

 

~

 

 

“Birkaç adım demiştik ama Vita’yı turladık yenge. Yorulmadığından emin miyiz?”

Bana gülümseyerek selam vermekte olan uzaktaki bir doktora aynı şekilde gülümseyip başımı salladıktan sonra bakışlarım yanımda yürümekte olan Teoman’a çevrildi.

“Karşı koridora geldik sadece, Teo. Neden on kat yürümüşüm gibi saniye başı sorup duruyorsun?”

Teoman kaçamak bir bakış attı ancak bakışın hedefi ben değildim, sağımda durmakta olan Cevahir’di.

İç çektim. “O mu sorduruyor? Ne zaman tembihledi seni? Hızınıza yetişemiyorum.”

“Ona kızma bana kız diye beni yem yapıyor, yenge.”

Cevahir dibimizde değilmiş gibi onun hakkında atıp tuttuğumuz sırada ağır adımlarla yürümeye devam ediyorduk. Benim maksimum hızım bu olduğu için onlar da bana ayak uyduruyorlardı.

Odadan dışarı adım atabilmem için, daha doğrusu dışarı adım attığım anda zemine yapışmayacağıma Cevahir’i ikna edebilmem için uyandığım günün üzerinden yaklaşık beş gün geçmesi gerekmişti. Yatağa zincirlenmiş, yaptığı tek yer değişikliği odanın banyosuna gitmek olan ve oraya da kocasının kucağında taşınan biri olmaktan o kadar hızlı bunalmıştım ki patlayacak bir bombadan farksızdım.

“Çekinmenize gerek yok, ikinize de kızacak kadar yerim var.” dedim başımı sallarken. Cevahir her an düşecekmişim gibi bir kolu belime sarılı halde adımlarıma destek çıkıyordu, odadan ayrıldığımızdan beri kolu oradan hiç ayrılmamıştı. Yürümeye başladığımda biraz irkilip ağırlığımı ona bırakmıştım ama kısa süre sonra -koridorun yarısında- yükümü kendi ayaklarıma geri almıştım.

Şimdi ise her ne kadar dudaklarımdan aksi dökülse de bedenimin yorgunluğu ikinci turu atamayacağımı kanıtlar şekilde belirgin hale gelmişti. Yeniden ağırlığımı Cevahir’e yüklediğimde başı hızla bana çevrildi. “Ağrıdı mı?”

“Hayır,” dedim beklemeden. “Ama odaya gidebiliriz.”

“Hepimizin akıl sağlığı için en güvenli seçenek,” diye konuşan Teoman’ın günlerdir aramızda paralandığını bildiğim için göz ucuyla ona bakarken biraz üzülmüştüm.

“Bıktın mı?” diye sordum Cevahir beni yarı taşımaktayken. Teoman kaşlarını çattı. “Senden mi?” dediğinde sessiz kaldım.

“Yenge ben yıllardır yanındaki adamın kıçının dibinden ayrılmıyorum, sence ondan bile bıkıp kaçmadıysam senden bıkmam mümkün mü?” Cevap verirken Cevahir’e laf atmış olması dudaklarımdan kısa bir gülüş kopmasına yol açmıştı.

Odama doğru yaklaştığımızda çıkarken kapattığımızdan emin olduğum kapıyı yarı açık gördüğüm için merakla Cevahir’i dürttüm. “Deden erkenden mi gelmiş? Akşam gelecekti hani, Ecevit amca öyle dememiş miydi?”

Cevahir’in çenesi gerilirken benim de aklım iyice karışmıştı. Uyandığımdan beri göremediğim Fahri Avcıoğlu’nun ertelenip duran ziyareti ne zaman konu edilse Cevahir bu şekilde bir şeyden rahatsızmış gibi kasılıyordu.

Dedesinin gelmesini istemiyor olacağını düşünmeye başlayacaktım yakında. Onu sevip saydığını bilmesem gelmesinden rahatsız olduğunu sanacaktım ama altında başka bir şey olduğu, sadece henüz yeterince kazıyamadığım belliydi. Fahri dedeyi gördüğümde sorularıma cevap bulacağımı umuyordum.

Benim adımlarım zaten yavaştı ama Cevahir de iyice yavaşlayıp neredeyse duracak hale gelince dedesinin yanına onu sürüklemem gerektiğini anlayarak belimdeki kolunu çekiştirip ellerimizi birleştirdim.

Eşikten geçmesi için elimi tutması büyük bir cesaret kaynağıymış gibi bu işe girişmiştim. Gerilmesine sebep olan neydi bilmiyordum ama yanındaydım. Ben gerildiğimde onun varlığı sayesinde içime ferah nefesler üflenmiş gibi olabiliyordum, aynı şeyin onda da işe yaramasını ummuştum.

Yerinde kalmaya devam etmek ya da elimi benim tuttuğum gevşeklikte sabit bırakmak yerine parmaklarımızı sıkıca birbirine dolayarak odaya adımladığında içimden küçük bir keyif gülüşü yükselmişti. Bana yettiği kadar ona yetebiliyor olduğumu somut olarak hissettiğimde egom onun egosuyla yarışır bir hal alıyordu.

“Dedemi değil, kendini dinle. Olur mu?” diye kısıkça sorduktan hemen sonra, ben henüz soruyu bile anlayamadan ikimizi de odanın içine çekmişti.

Gözlerimi kırpıştırarak neyi kastettiğini düşünmeye başlamam ve buna son vermem arasında birkaç saniye ya vardı ya yoktu. Zira odanın içinde Fahri dede yoktu, kapının açık olma sebebi o değildi.

Bu odanın ortasında görebileceğim kişilere dair bir liste yapsam, listeyi uzatabildiğim kadar uzatmam gerekse ve tanıdığım herkes bitse bile listenin sonuna iliştirmeyi anımsamayacağım birini karşımda görmek dilimin bir anlığına tutulmasına neden olmuştu.

Sargılı bir burun, morarmış elmacık kemiği ve kızarıklık ile ezilme arasında bir izle renklenen çene… Dağılmış bir yüzle karşımda duran adamı tanıyordum, tanımıyor değildim. Fakat tanıyor olmam şaşkınlığımı gölgeleyememişti.

Elinde duran koyu kırmızı güllerden oluşan buketi gördüğümde yüzüm ekşi bir şeyler yemişim gibi hafifçe buruşmuştu.

Hâlâ aynı adamdı.

Kendi tercihlerim yerine kendi tercihlerini doğru olan kabul eden, buraya benim sevdiğim çiçekle değil sevmem gerektiğini düşündüğü çiçekle gelen bir adamdı.

Neden buradaydı?

Benimle aynı şaşkınlığı ve soru işaretlerini taşıyıp taşımadığını görmek için Cevahir’e baktığımda onu buzdan bir ifadeyle görmüştüm.

Aynı odada bulunacakları bir anın geleceğini daha önce hiç düşünmediğim iki adamın arasında kalakalmıştım.

Biri geçmişimdi, önüme bir daha asla çıkmasını istemediğim kadar karanlıktı.

Diğeri ise şimdimdi ve geleceğimde de olmak zorundaydı çünkü ‘onsuz yaşarım’ diyebileceğim eşiği çoktan geçmiştim.

Yener Soylu yıllar sonra karşımdaydı ve yanımda bu karşılaşmaya şahit olması gereken son insan vardı. Elimi sımsıkı tutmaya ara vermeyen Cevahir yanı başımdaydı.

Bunun bir ilk olmadığını, onların ilk kez şu anda karşı karşıya gelmediğini öğrenmek ise beni az sonra ağır bir şoka sürükleyecekti.

 

 

~~~


Yorumlar

  1. Burdaaaa bitmezzz hayırr

    YanıtlaSil
  2. Devamını aşırı merak ediyorum şuan nasıl bekleyeceğimmm . Ben artık Muhsin ve Seray konuşsun istiyorum Seray’ın omzundaki istenmeyen yükü kalksın

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Gözyaşı Kadehleri 35.Bölüm

Gözyaşı Kadehleri 33.Bölüm

Gözyaşı Kadehleri 29.Bölüm