Gözyaşı Kadehleri 42.Bölüm
42.BÖLÜM
İyi okumalar!
~~~
Bir konuşuyorsam iki uyukluyor, biraz güç
toplamış hissediyorsam hemen sonrasında pat diye güçten düşüyordum.
Gözlerimi ilk aralayışımın üzerinden saatler
geçmiş, odaya gelip gidenler -ve odadan hiç gitmeyen Cevahir- eşliğinde zaman
akıp gitmişti. O akşam geceye ve gece de sabaha dönmüştü.
En son odamda Beste ve Levent’in bulunduğunu anımsıyordum.
Onlardan sonra bir dolu ilaç daha almıştım ve derin bir uykuya dalmıştım.
Geceye dair hatırlayabildiğim sayılı şey vardı.
Öncelikle gözümü her araladığımda Cevahir
yatağımın başındaydı, kısa süreli uyanışlarımdan hiçbirinde onu uyuklarken ya
da odadan çıkmışken yakalayamamıştım.
Bir başka farkındalığım ise göğsümde ağrı
hissetmeye başladığım anlarda gökten inmiş gibi odada beliren Muhsin’di. Ağrımı
sesli olarak dile getirecek kadar kendimde olmuyordum ama elim refleksle soluma
gidiyordu ya da hareketsizce uzanan halim bozuluyordu ve devamında hiç
gecikmeden odada Cevahir dışında birinin daha varlığını hissediyordum. Sonra
ağrım geçiyordu ve aynı döngü bir daha başlıyordu.
Gece böyle sürüp gitmişti ve şimdi, öncekilere
kıyasla daha bilinçli şekilde araladığım gözlerim güneşin çoktan doğduğunu
anlayacağım şekilde kamaşarak biraz acımıştı.
“Günaydın,” diyen sesi duyduğumda bakışlarımı
sesin kaynağına doğru çevirdim.
Yatağımın olabilecek en yakın konumuna
çekilmiş sandalyede oturan, bugüne kadar gördüğüm en dağılmış haliyle beni
izleyen Cevahir Avcıoğlu ile göz göze geldiğimde dudaklarım titrer gibi
olmuştu.
Olan biten her şeyin birkaç saniye içinde
zihnime akın etmesine neden olan da ona bakmaktan ibaretti. Gözlerinin içine
kadar yansıyan solgunluk, omuzlarının yorgunca düşmüş olması ve daha birçok şey
bana ne halde olduğumuzu sessizce haykırıyordu.
Hiç uyumamış olduğunu bildiğim ve gördüğüm
için günaydınına aynı şekilde karşılık verme gereği duymadım. Gece boyunca
yaptığı gibi şu anda da tutmaya devam ettiği elimi hafifçe kıpırdatarak
parmaklarımı tenine sürttüm.
O, nabzımı hissedebilmek için elimi
bırakamıyordu; ben, yanımda olduğunu kendime kanıtlamaya çalışıyordum.
“Evi özledim,” diye sessizce mırıldandım biraz
zaman geçtikten sonra. Günümün Vita’da geçmesine alışkındım ama bunu doktor
olarak yapmakla hasta olarak yapmak arasında belirgin bir farklılık vardı. Kısa
sürede bulunduğum odadan bunalmış, eve gitme ihtiyacıyla dolmuştum.
Cevahir’in ifadesi cümlemle birlikte bir an
gölgelendiğinde buna anlam verememiştim. “Ben de, karım.” diye solurken eğilip
şakağıma usulca dudaklarını bastırmıştı. “Ben de evimizi özledim.”
Gözlerimi yavaşça kapatıp açtım. “Neden böyle
bakıyorsun?”
“Lavantaların…” diyerek iç çeker gibi konuştu.
“Her yere dökülmüşken çıkmışsın evden.”
Duraksadım birden. Evden çıktığım anı
hatırlamaya mecbur bıraktım kendimi. Zor olmamıştı.
“Beril aramıştı,” diye fısıldadım gözlerim
Cevahir’in yüzünde rastgele bir noktaya takılı kalırken. Aceleyle evden
çıkarken geri dönüp yere dökülen kuru lavantalarımı toplamakta bu kadar gecikeceğimi
bilmiyordum, asla bilemezdim.
“Biliyorum,” derken gözlerindeki öfkeyle dolu
parlamayı görmezden gelmek mümkün değildi. “Biliyorum, yavrum.”
Cevahir’e Beril’le olan konuşmamı ve devamında
olanları anlatmam gerekmediğini anlamıştım böylece. Sanırım Beril çoktan bu kısımları
anlatmış olmalıydı ki Cevahir bir şeyler sormak yerine böyle davranıyordu.
“O nerede?” diye sordum bir an dayanamayıp.
“Görmedim,” dedi kaşları hafif çatılırken. “Bu
üç günde onu görmemem için herkes elinden geleni yaptı. Nerede bilmiyorum.”
Dudaklarımı birbirine bastırdım. Bu mantıklı
olandı. Beril’i Cevahir’in karşısına geçirmek akıllıca görünmüyordu. Cevahir’in
öfkesini kusabileceği kişilerin elinden bir bir alınması iyi miydi bilmiyordum
gerçi.
Beril’le yüzleşmesine engel olan birileri
vardı. Cavit ile yüzleşmesi ise artık hiçbir koşulda mümkün değildi. Geriye kim
kalıyordu? Aklı o gün dahi yerinde olmayan ve bugün çok daha beter halde
olduğunu tahmin ettiğim Zerrin mi?
Başka bir şey söylemedim. O da beni taklit
etti ve sustu. Bakışlarımızla anlaşmamız mümkünmüşçesine birbirimizi izledik
uzun bir süre.
Odanın kapısı açıldığında görmeyi beklediğim
birden fazla kişi vardı, sabahın erken saatlerinde yanıma gelebileceğini
düşündüğüm kişi sayısı boldu. Ve aslında bu
benim için başlı başına bir devrimdi.
İçeriye adımlayanlar Teoman ve Levent’ti.
“Günaydın,” diyerek aynı anda konuştuklarında
ikisi de odada yalnızca ben varmışım gibi bana bakıyorlardı. Beni dikkatle
inceliyor olmalarına karşı güldüm. Yüzüme bakarak beni ayaküstü muayene
edebilmeyi umuyor gibilerdi.
“Size de günaydın,” dedim başımı onların
tarafında kalan omuzuma doğru eğerken. “Birbirinize kalmışsınız, eşlikçileriniz
yok mu?”
Levent konuştu. “Benimkinin duruşması vardı,
duruşmadan sonra soluğu burada alacak muhtemelen.”
Beste ile ilgili bilgiyi aldıktan sonra
Teoman’a döndüm. Teoman bir bana bir Cevahir’e baktı. “Abi,” dedi hemen sonra.
Cevahir sesli bir yanıt vermedi ama başını söylemesini teşvik eder gibi
oynatmıştı.
“Benim eşlikçim sen değil misin? Karın
kıskançlıktan bizi ayırmaya çalışıyor herhalde.”
Teoman’ın gönülden inanarak konuşmuş olmasına
dikişlerimi biraz ağrıtacak şekilde güldüğümde bir yandan da elim göğsüme doğru
uzanmıştı. Cevahir’in tutmakta olduğu elimi oynatmadan boştaki elimle kalbimin
altına doğru dokunur gibi olduğumda Cevahir hızla ayaklandı.
Daha fazla telaşlanmasına fırsat vermeden
elini sıktım. “İyiyim,” dedim bakışlarımızı birleştirip. Bana inanması için
yüzümde sakin bir ifade olmasına dikkat etmiştim. “Güldüğümde dikişlerim çok az
sızladı, normal bu.”
Emin olamamış gibi yüzümü izlerken
nefeslendim. Teoman ve Levent’e doğru destek almak için bakındığımda onları da
her an odadan çıkıp yardım çağıracak bir konumda bulmuştum.
“Evhamlanmayı bırakabilir misiniz?” dedim
üçünü de kastederek.
“Yok,” diyen Levent oldu. “Bizi göğsümüzde
bıçakla bir kan gölünün ortasında bulduktan sonra sen istersen evhamlanmazsın,
biz böyle tercih ediyoruz.”
Dudaklarımı birbirine bastırdım. Bu açıdan
bakıldığında onlar haklı duruyordu maalesef.
“Siz de mi oradaydınız?” diye mırıldandım.
Teoman ayıplar bir bakış attı. “Tamamdır gözü
kocasından başkasını görmeyen kadın, tamamdır Seray Avcıoğlu.”
Söylediklerinde herhangi bir yanlış bilgi
yoktu. O esnada gözüm gerçekten yalnızca Cevahir’i görmüştü ve sadece onu
duymuştum. Kalan herkes belirsiz gölgelerden ve uğultulardan ibaretti.
Cevahir’e kaçamak bir bakış attığımda onu
göğsü kabarmış bir halde görürüm sanmıştım ama sadece dalgındı. Yeniden
sandalyesine oturmuş, bileğime yaslı duran başparmağını düzensiz aralıklarla
oynatmaya başlamıştı.
“Neyse,” dedi Levent. “Sonuç olarak soruyu
cevapla Teo, bu kadın sana bir soru sordu az önce.”
“Evet,” dedim Levent’e teşekkür eden kısa bir
bakış attıktan sonra. “İzel nerede Teo?”
Teoman göz devirir gibi oldu. “Ne bileyim
nerede, bekçisi miyim ben onun?”
“Koruması olabilirsin istersen,” dedim başımı
sallarken. “Cevahir yerine İzel’e yapışık gezersin.”
“Kıskanç,” derken gözlerini kıstı bana doğru.
“Yakınlığımız rahatsız mı etti seni?”
Cevahir’le birleşik olan ellerimizi büyük bir çabayla
havaya kaldırdım biraz. Ben sadece gücüm yettiğince çabalamıştım ve kalanı o
halletmişti gerçi ama olsundu.
“Kimin elini tutuyor şu anda?” dedim abartılı
bir göz süzüşle.
Levent gülüyordu, Cevahir sessizce benim
çekiştirmeme uyum sağlamaktaydı, Teoman ise bana tek kaşını kaldırarak
bakmıştı. “İstesem benim elimi de tutar.”
“Başka bir yerini tutup o yerinden bir de
çivileyeceğim seni Teo.”
Cevahir’in normal bir şey anlatır gibi konuşmasıyla
Teoman refleksle geriye doğru küçük bir adım attı. “Eyvallah abi,” derken içine
içine cevap vermiş olmasına sessizce kıkırdadım.
“Ben odamdayım, Beste geldiğinde tekrar
uğrarım. Burada boş kalabalık yaratmayalım ki dinlenebil.” diyerek bana göz kırpan
Levent’e boştaki elimi kaldırıp hafifçe salladım. Teoman ekledi hemen sonra.
“Ben de buralardayım, bir şey olursa en geç iki dakikaya kapıdayım. Dinlen sen
yenge.”
Ona da aynı şekilde el salladıktan sonra
ikisinin odadan çıkıp kapıyı kapatışlarını izlemiş ve devamında Cevahir’e doğru
dönmüştüm. “Ben burada sabitim ve odaya sürekli yeni karakterler girip çıkıyor,
sitcom olduk iyice.”
Yüzünde gülmeye yakın bir ifade belirdi.
“Kimse gelmesin istiyorsan kapıya kilit vurdurabilirim.”
Onay verirsem odama doktorlardan başka kimseyi
sokmayacağından ve bunu yaparken hiç çekinmeyeceğinden emindim. Şaka yapmadığı
kesindi.
“İyi geliyor,” dedim yalana başvurmadan. “Daha
önce hiç yalnız olmamışım gibi, her zaman böyle kalabalıklarla yaşamışım gibi
hissettiriyor. Kilide gerek yok.”
Oturduğu yerden kalkmadan bana doğru biraz
yaklaşıp gölgesini üstüme düşürdü. “Var olduğum sürece bir daha yalnız
hissetmeyeceksin, başka kalabalıklara ihtiyacın yok.”
Dudaklarımdan sessiz bir nefes taşarken gücümü
dikkatlice harcayıp elimi yüzüne uzattım. Günaşırı düzelttiği ve hep aynı
uzunlukta tuttuğu sakallarının normale kıyasla biraz daha uzun olduğunu fark
etmiştim. Bir başkasının bu küçük farklılığı gözden kaçıracağını tahmin
ediyordum ama ben çoktan konu oyken bir
başkası olmayı bırakmıştım.
Ben parmaklarımı sakallarına gelişigüzel
sürtüp elime bir oyuncak tutuşturulmuş gibi oyalanırken yüzünü avucuma doğru
bastırmak dışında hiçbir şey yapmamıştı. Sessizce bana alan tanıyordu.
“Gözleri kapalı olan bendim ama yüzümü
günlerdir görmeyen senmişsin gibi bakıyorsun, Avcıoğlu.” diye mırıldandım.
Bakışlarını yüzümden asla ayırmıyor, bakmadığı anda toz olup havaya
karışacakmışım gibi beni izliyordu. Oysa onu göremeyen bendim, bir süreliğine
hiç yüzünü görememiştim.
“Gözleri kapalı olan taraf olmayı tercih
ederdim,” dedi boğuk bir sesle. Yanağındaki elim bir an hareket etmeyi
bırakmıştı. Sıra ona geçmiş gibi parmakları usulca çenemi buldu, tenimi parmak
uçlarıyla okşadı. “Birkaç gün değil, en az birkaç yıl çaldın çünkü benden.”
Artık monitörlere bağlı olmamam büyük şanstı.
Zira kalbim bir anda hızlanmış, böyle bile duyulabileceğinden şüphe etmeme
sebep olmuştu. Bir de tepemde duran bir ekrandan Cevahir’e canlı yayın yapmama
gerek yoktu.
Kulaklarım birden kendi güçsüz fısıltımla
dolmuştu. Aklım küçük bir oyunla beni bilincimin kapandığı anın bir öncesine
itmişti. Ona mırıldandığım cümlemi ve hemen ardından kollarında gözlerimi
kapattığımı hatırladığımda yanağımın içini ısırdım sertçe.
Aynı anda aynı şeyi duymuş gibi konuştu. “Bana
ceza mı vermek istedin yoksa ödül mü bilmiyorum ama ben kollarımda can verir
gibi gözlerini kapattığın andan sonrası gerçek mi diye saat başı kendimle
savaşıyorum. Öldürdün beni, karım.”
Gözlerimden peş peşe düşen birer damlayı
durdurabilmem mümkün olmamıştı.
Acısını bağırıp çağırmıyordu, sağa sola
saldırmıyordu ama bakışlarından taşan her şeyi hissediyordum.
“Kendi yalnızlığına sızlanırken benim de
senden başka hiçbir şeyim olmadığını göremiyor olamazsın. Olmamalısın. Beni
yapayalnız bırakacaktın, Seray.”
Dudaklarımı aralayacak oldum. Benden başka
birilerine de sahip olduğunu öne sürecek oldum ama dilimden tek bir kelime bile
dökülemeden dudaklarım geri kapandı.
Yıllardır süren, yeni açığa çıksa da aslında
uzun yıllardır hep var olan bir yıkımın ortasındaydı. Ailesi diye örnek vereceğim
herkes ya yalancı gölgelerdi ya da o yalanın altında ezilip kalanlardı. Hepsi
kendisine zar zor yetiyorken Cevahir’in kimsenin tam anlamıyla bir parçası gibi
hissedememesi tesadüf değildi.
Canımı acıtan bir yutkunuşla birlikte onu
kendime doğru çekiştirdim. Üstüme aniden düşmesini bile umursamayacak kadar
andan kopuktum ama zaten çoktan önlemini alarak bir eliyle yatağa tutunup
ağırlığını benden sakınmıştı.
“Sarılalım desen yeter, gamzeli.” diye
fısıldadı yüzü boynuma doğru kapanmadan önce kulağıma. “Ezecektim seni.”
“Sarılalım,” dedim şu an söylemem bir anlam
ifade edecekmiş gibi. Burnundan bir nefes vererek güldüğünü hissettim. “Beni
ezmekten çekindiğin ilk an, bu arada.” dedim burnumu havaya dikerek. “Normalde
ayı gibi üstüme çıkmak hiç umurunda olmuyor.”
Gülüşü daha gerçek bir hal aldı. Boynuma,
nabzımın tam üstüne dudaklarını bastırıp sesli bir şekilde öptü. “Dikişlerin
var çünkü,” dedi çocuk ikna eder gibi.
“Hım…” dedim kısaca. “Bir an korktum.”
Yavaşça yüzünü boynumdan kaldırdı.
Burunlarımız neredeyse değecek kadar yakınımda yüz yüze gelmemizi sağladı.
Yatağım tamamen düz konumda değildi ama yükselti de fazla sayılmazdı, bu
nedenle onun bayağı eğilmesi gerekiyordu.
“Sen bi’ iyileş-…” diyerek gözlerini
gözlerimden ayırmadan konuşmaya başladığı sırada odanın kapısında tek ve kalın
bir vuruş duyulmuştu. Ardından kapı Cevahir’in konuşmaya devam etmesine izin
vermeyecek şekilde hemen açıldı.
Evde olmadığımız gerçeğiyle her kapı açılma
anında tekrar yüzleşiyordum. Belli ki eve gidene dek de yüzleşmeye devam
edecektim.
İlaçlarım ve pansuman malzemeleriyle birlikte
odaya giriş yapan Alper’i gördüğümde dayanamayıp güldüm. Her işimi kendisi
üstlenmeye devam ediyordu. Hemşire, doktor dinlemeden yapabileceği her şeyi
sorumluluk edinmişti. Odanın temizliğine de girişeceği konusunda şüphelere
sahiptim.
“Günaydın. Uyandığınızı haber aldım, aç
karnına içeceğiniz ilaçlarla geldim hocam.”
Haberi Levent’ten ya da Teoman’dan almış olma
ihtimali yüksekti.
“Günaydın, Alper.” dediğim sırada Cevahir
artık dibimde değildi. Yani yüzlerimiz açısından… Yoksa yatağıma olabilecek en
yakın konumda oturmaya elbette ara vermemişti.
Cevahir Avcıoğlu bu olaylardan önce de
temastan çekinen bir adam değildi ama gözlerimi açmadığım birkaç günde
sanıyorum ki bunu geri dönülmez bir bağımlılığa çevirmişti.
~
“Babamı çağıralım mı?”
İzel’in yüzünde benim yüzümdeki ifadenin
yansıması bir görüntü vardı. Yüzü acıyla buruşmuş şekilde bana bakıyordu.
Uzanmak yerine biraz oturur halde kalmak
istediğim için yatağımı doğru konuma getiren Beste elindeki küçük kumanda ile
birlikte duraksadı. “Neden? Yanlış bir şey mi yaptım? Buna bas demiştin Seray.”
Derin bir nefes alarak sırayla ikisine de
baktım. “Yanlış bir şey yapmadın,” dedim önce Beste’yi sakinleştirebilmek
adına. Kolay kolay panikleyen biri olmadığını biliyordum ama bu konu hakkında
pek soğukkanlı kalabiliyor gibi değildi. Sonra İzel’e döndüm. “Babanı çağırmana
gerek de yok.”
“Başka bir doktoru çağıralım mı peki?” diye
soran ise Nilgün teyzeydi. İzel’in dudaklarını belli belirsiz sarkıttığını
görmüştüm ama bir şey söylemeden oturduğu yerde biraz küçülerek kalmıştı.
Alt tarafı birkaç günlük bir uyku uyumuştum ve
uyandığımda hayatımda değişenler birkaç günlük değil, birkaç yıllık
değişimlerdi sanki.
Herkes Muhsin’in kim olduğundan haberdardı.
Herkes artık babamın kim olduğunu biliyordu. İşin en canımı yoran kısmı burası
değildi üstelik. Tıpkı bunu öğrenmiş olmaları gibi herkes aramızdaki ilişkinin
normal olmadığının da farkındaydı.
Nilgün teyze, İzel’in sorusuna sırf Muhsin
gelmesin diye ‘hayır’ demiş olma ihtimalime karşı başka bir doktor çağırma
seçeneği sunmuştu. Bu, bugüne kadar saklı tutmaya çalıştığım her şey alenen
ortada demekti.
“Çağırmayalım, Nilgün teyze.” dedim başımı
usulca iki yana sallarken. “Doktora ihtiyacımız yok, ben de doktorum ya hani.
Güvenebilirsiniz bence bana.”
Nilgün teyze emin olmak için birkaç saniye
yüzümü süzdükten sonra dertli bir nefes üfledi. “Bunalıyorsun biliyorum annem
ama senin için söylüyoruz, kızma bize.”
“Kızmıyorum,” dedim aceleyle düzeltip.
Kızmıyordum gerçekten. Nasıl kızabilirdim? Beni düşünüyorlar, canım acıyacak
diye telaş yapıyorlar diye mi kızacaktım? Delirmiş olmam gerekirdi. Hasretini
çektiğim bir şeye kavuştuğumda böyle anlamsız tepkiler vermem için aklımı
yitirmiş olmam gerekirdi. Evet, olup bitenin ardından aklım tam yerinde değildi
belki ama o aşamaya kadar da henüz gelmemiştim.
Sırtım yastığıma denk gelecek şekilde düzgünce
oturabildiğimde Beste kumandayı bırakıp beni son kez sağımdan solumdan
düzeltmiş ve odadaki başka bir sandalyeye geçip oturmuştu.
Odamda bu üçlü ile baş başa kalmamın üzerinden
yarım saat ya geçmiş ya geçmemişti. Beste yanıma geldiğinde Cevahir de
odamdaydı, sonra Beste’nin yanına Nilgün teyze ve İzel eklenince Cevahir
Levent’in yanına uğrayıp geri döneceğini söyleyerek beni burada bırakmış ve
gitmişti.
Olanlardan sonra kendimi Cevahir’e bağımlı
nefes alıp veren bir et parçası olarak görmeye başlamıştım. Yarım saati
geçmeyen bir süre içinde bu kadar rahatsız hissetmemin başka açıklaması yoktu.
Uzak olduğumuzda zihnimde alarmlar çalıyordu.
Bir yandan da Cevahir’in bu odanın dışında
olup halletmesi gereken bir şeyler olduğunun farkındaydım elbette. Her şey
karmakarışık bir haldeydi çünkü. Ben ayağa kalkmaktan bile acizken onun peşine
takılamazdım, onu sıkıca tutup yanıma hapsetmeye günde bir saat kadar ara verebilmeliydim.
“Fahri baba yakında yanına uğrayacakmış,
Seray. İletmemi söylemişti. Uyandığından beri hiç gelemedi, çok uzun süre daha tutamazlar
evde.”
Nilgün teyzenin konuşmasıyla birlikte ona
çevirdim bakışlarımı. Fahri dede, uyandığımdan beri görmediğim isimlerdendi.
Onu görmeyişimin nedeninin yerinden kalktığı anda tansiyonu fırlayacak kadar
yorgun oluşu olduğunu biliyordum. Oğlunun
intiharına daha sakin bir tepki vermesini beklemek anlamsız olurdu. Bu bile
olması gerekenin katbekat azıydı belki…
Canavar da olsa, zarardan başka bir şey
getirmemeye yemin de etse oğluydu çünkü. Cevahir nasıl bir ikilemde boğuluyorsa
Fahri dede de bir benzeri ile savaşıyor olmalıydı.
Sessizce başımı sallamakla yetindim. Ben bunu
yaparken Beste ve İzel’in kısa bakışmasını da gözden kaçırmamıştım ama. Neden
birbirlerine anlamlandıramayacağım şekilde baktıklarını sorgulayamadan odanın
kapısı -artık alışmıştım- çaldı ve yavaşça açıldı.
İçeriye peş peşe giren ikilinin yan yana
görmeye hiç gözümün alışkın olmadığı bir ikili olmasıyla gözlerimi bir iki kez
kırpıştırmam gerekmişti.
Muhsin ve Atalay hoca aynı anda içeri
girdiklerinde odada benimle birlikte bulunanlar da merakla onlara
bakmaktaydılar.
Hastanenin eski ve yeni başhekimini aynı anda
odama getirenin ne olduğunu anlamak için ikisini süzdüm.
“Evet?” diye konuşan, daha doğrusu onları
konuşmaya teşvik eden Beste oldu. İzel babasına, Nilgün teyze ise Atalay hocaya
bakarak sessizce cevap arıyorlardı çünkü.
“Koridorda karşılaştık,” dediler tıpkı içeri
girişleri gibi aynı anda.
“Nil,” diyerek devam etti Atalay hoca. “Sen
bi’ gelebilir misin dışarıya?”
Nilgün teyze ayaklandı. Atalay hocanın yüzünde
telaşlı ya da gergin bir ifade görmediğim için kötü bir şey olmadığına kendimi
inandırarak ikisinin odadan çıkmasını izledim. Ardından bakışlarımı kapının
önünde misafir gibi bekleyen Muhsin’e
değdirmeden önüme döndüm.
“Doğrulurken ağrın oldu mu? Dikişlerine
bakmamı ister misin?”
Oturur hale geldiğim içindi bu sorusu. Başımı
iki yana sallamakla yetindim. Bu cevabımın ardından kapıyı açıp odadan
çıkmasını bekliyordum ancak İzel’in yanına, az önce Nilgün teyzenin kalktığı
yere adımlayıp oturmayı seçmişti.
Beste sandalyesinde daha dik bir şekilde
oturup bir bacağını diğerinin üstüne attı. “Cevahir yok diye odada
kalabileceğini düşünüyorsan, ondan beter olduğumu kısaca kanıtlayabilirim. Niye
yayıldın oraya?”
Muhsin, Beste’ye uzun uzun bakmadı. Bakışları
ona nadiren dönüyor, genel olarak benim yüzümü izliyordu. “Senin ya da
Cevahir’in kovması ile değil, onun söyleyecekleri ile hareket ediyorum.” ‘Onun’
derken başıyla beni hafifçe işaret etmişti.
Bilmiş bir tavırla ya da gerginlikle
konuşmamıştı. Sadece aklındakini açıkça dile getiriyormuş gibi sesi doğaldı.
“Bravo sana,” dedi Beste. Benim sessizliğimi
de yüklenip daha da saldırgan bir hal almış gibiydi. Tırnaklarını Muhsin’e
geçirmekten hiç korkmadığını biliyordum. “Kahramancılık oyunun bitince haber
verirsin o zaman. Hepimiz önceden nasılsak o hallerimize döneriz, malum senin
etrafında dönüyor bu düzen.”
Gözlerimi bir an için sıkıca kapattım.
Beste doğruları söylüyordu. Ne abartıyordu ne
de eksik vardı söylediklerinde ama duymak, bilmekle aynı hissettirmemişti.
İzel’in başını eğip kucağında duran
parmaklarını izlemeye başladığını göz ucuyla görmüştüm. Muhsin ise az önce
arada Beste’ye çevirdiği bakışlarına artık bunun iznini de vermiyor,
hareketsizce bana bakıyordu.
“Biraz yalnız kalmak istiyorum,” diye
mırıldandım odayı kaplayan sessizliği bölebilecek gücü bulduğumda.
Beste’nin bakışları beni buldu. Gözlerindeki
küçük pişmanlık izlerini gördüğümde gülümsedim, en azından dudaklarımı
kıvırmayı denedim. Yanlış bir şey söylememişti. Sadece ben bu doğruları duymak
için fazla yorgundum.
Üçünden de itiraz gelmedi. Üzerimde
bıraktıkları tek ağırlık bakışlarıydı. Odadan bir bir ayrıldıklarında kapı
kapanmış ve dört duvar arasında kendimle baş başa kalmıştım.
Canımı acıtmayacağını umarak dikkatle uzun bir
nefes aldığımda umduğumu bulamamıştım. Kesik kesik geri bıraktığım nefes içimi
ferahlatmak yerine acıtmıştı.
Yatakta yeniden uzanır hale gelmek yerine
oturduğum gibi kalıp kollarımı yavaşça kendime sardım. “Daha büyüklerine
katlandın,” diye mırıldandım. “Daha ağırlarının altından kalktın, Seray.”
Altından
mı kalktın yoksa altında kaldın ve aslında oradan hiç kurtulamadın mı, Seray?
Dudaklarımda cansız bir gülümseme filizlendi. Cevabı
bildiğim halde kendimi kandırmak için çırpınmama gerek yoktu sanırım.
Kapı yeniden açılana dek aradan ne kadar zaman
geçtiğini hesaplayamayacak kadar dalgındım. Oturduğum yerde kollarımı kendime
sarılı tutmayı bırakmadan karşımdaki boş duvarı izlemekle oyalanmıştım bu süre
boyunca.
Kapı sesiyle birlikte başımı yavaşça oraya
çevirdiğimde bakışlarım Cevahir’e dokunmuştu. Gözüm onu görür görmez zihnimdeki
alarmların bir kısmı kaybolmuştu. Kollarımla sarmış olduğum bedenimi serbest
bırakmıştım.
Odadan çıkarken bana geri dönüşü için bir süre
vermemişti ama yine de ona ‘geç kaldın’ diye söylenmek isteyen bir yanım vardı.
Bu yanım birkaç dakika bile onu göremediğinde rahatsız hissetmekte olan
yanımdı.
“Uyuyakaldığını düşünmüştüm,” diyerek içeri
adımladığında başımı iki yana sallayarak sanki uyanık olduğumu görmüyormuş gibi
olumsuz bir tepki verdim. “Uyumadım.”
“Ben odadan çıkar çıkmaz arkamdan iş
çevirmişsin, yavrum.” derken çoktan yatağın yanına kadar gelmişti. Neyi
kastettiğini anlamam uzun sürmedi çünkü bakışları yarı oturur haldeki
bedenimdeydi.
Cevahir’den yatağımı dik bir konuma
getirmesini istediğimde buna karşı çıkmıştı, beni dinlememişti. O gittiğinde
Beste-İzel-Nilgün üçlüsünü bu konuda ikna etmişsem ne olmuştu yani?
“Oturabiliyorum böyle, bak.” dedim başımı
hafifçe geriye atıp ona bakarken. Ayakta durduğu için yüzünü görmeye ayrı bir
çaba harcamam gerekmişti. Beni bundan kurtararak bacaklarımın yanında kalan
boşluğa yerleştiğinde artık ikimiz de yatakta oturuyorduk.
“Aferin sana,” dedi ama bu içi boş bir aferin
gibi değildi. Gerçekten bir şey başarmışım gibi konuşmuştu. Cansız bir oyuncak
bebek gibi kıpırtısız uzandığım günler düşünüldüğünde bu yeni konumum bir çeşit
başarı sayılabilirdi, haklıydı.
İnce bir örtü ile belime kadar saklıydım.
Üstümde hâlâ bir hasta önlüğü bulunması rahatsızlığımı katlıyor, durumu benim
için daha da bunaltıcı hale getiriyordu.
“Üstümü değiştirmek istiyorum,” diyerek başımı
omuzuma doğru eğdim ona bakarken.
Kaşları çatılır gibi oldu. “Bu odadan çıkman
ihtimal bile değil, üstünü değiştirip ne yapacaksın güzelim?”
Sıkılmış bir nefes üfledim. Elim refleksle
saçıma doğru uzandı. Yüzüme dökülen saç tutamlarım günlerdir su yüzü
görmedikleri için garip bir hal almışlardı, İzel’den istediğim bir lastik ile
saçlarımı ensemde gelişigüzel toplamış olsam da kaçak birkaç tutam önüme
düşmüştü şimdi.
“İğrenç hissediyorum,” diye mırıldandım. Sesim
huysuz ve rahatsızdı. Ne bir ayna ne de telefon ekranı görmüştüm uyandığımdan
beri. Neye benzediğim hakkında net bir fikrim yoktu ama hislerim ve tahminlerim
beni inanılmaz rahatsız ediyordu.
“Yanlış hissediyorsun,” dedi sakince.
Gözlerimin içine bakmayı hiç bırakmamıştı.
“Cevahir…” dedim sesim çatlarken. Uyandığımdan
beri aklımın bir köşesinde olan, diğer her şey sayesinde köşeye itebildiğim düşünceler
birden zihnimi ele geçirmişti.
Gözlerini birkaç saniyeliğine sımsıkı kapattı.
Bir şeyle savaşıyordu kendi içinde, görmemek mümkün değildi.
“Beni odadaki banyoya götürür müsün?” diye sordum
gözlerini açtığı anda. “Lütfen.”
Tek başıma yürümeye çalışırsam bunun iyi
sonuçlanmayacağını biliyordum. Buna girişecek kadar çıldırmamıştım. Ama
kendimle yüzleşmem gerekiyordu. Gerçeklik algımı yitirmiş halde bu yatakta
uzanmaktan başka bir şey yapmam gerekiyordu.
“Beste eve gidip üstünü değiştirmen için bir
şeyler getirsin, Levent’e mesaj atacağım. Tamam mı? Ama olduğun yerde
kalacaksın.”
Omuzlarımı kıpırdattım hafifçe. “Beni bir
şekilde oraya götüreceksin. Aksi takdirde altıma işeyeceğim muhtemelen.”
Kafası karışmış halde bir bana bir de yataktan
sarkması gereken ve bir süredir benimle olan ince boruya doğru bakındı. Cevahir
odada değilken değişen tek şey yataktaki konumum olmamıştı. Yanıma uğrayan bir
hemşireden sondamı da çıkartmasını rica etmiştim.
‘Muhsin hocaya sormam lazım hocam, biraz
bekleseniz…’ diyerek konuşmaya başladığında kadını beni bir isteğim var mı diye
görmeye geldiğine pişman ederek dediğimi yapmaya mecbur bırakmıştım. Sonuç
olarak artık yataktan istemesem de belli aralıklarla birinin desteği ile
kalkmak zorundaydım.
Cevahir aradığı boruyu ve ucuna takılı torbayı
göremediğinde yeniden bakışlarını yüzüme çevirdi. “Sadece kırk dakika yanında
değildim,” dedi inanamaz bir halde. “Başka neler değişti? Dikişlerini de
aldırdın mı?”
Başımı iki yana salladım. “Muhsin’e sormadan onu
hiç kimse yapmaz, otoritem sadece sonda çıkarttıracak kadarmış bu hastanede.”
“Seray…” dediğinde devam etmesine izin
vermedim. “Levent’e mesaj at ve sonra beni buradan kaldır artık, lütfen. Başka
birilerini mi çağırayım?” derken elimi de yatak başlığındaki tuşa doğru
uzatmıştım.
Göğsü sakinleşmek için aldığı nefeslerle ağır
ağır şişip sönüyorken telefonunu çıkarttı. Hızlıca birkaç şey yazıp telefonu
kapattı ve yeniden cebine koydu.
Yataktan kalktığında bir an stresle nefesimi
tutmuştum. Uzanır halden oturur hale geçerken biraz zorlanmıştım, şimdi daha
fazlasını yapacaktım. Ne kadar ağrı hissedeceğimi hesaplamaya çalışırken
Cevahir çoktan örtüyü ayakucuma doğru açmıştı.
“Canını acıtırsam beni bunu yapmak zorunda
bıraktığın için bozuşacağız, Seray. Fena bozuşacağız hem de.”
“Bir şey olmayacak,” dedim kendim de henüz
emin olamasam dahi. “Beni ilk defa kucağına alacakmışsın gibi nazlanıyorsun,
nazlı bir kocam mı var artık benim?”
Bir kolu dizlerimin altından geçmişken
diğerini sırtıma sarıp beni kaldırmadan önce duraksadı. Ağzıma geleni
söyleyerek gerginliğinin bir kısmını erittiğimi hafifçe gevşeyen omuzlarından
fark etmiştim. Dudaklarını dudaklarımın üstüne doğru bastıracakken bir anda
başımı oynatmış ve dudaklarının yanağıma konmasına yol açmıştım.
Üstüme doğru eğilmiş halde gözlerini gözlerime
dikti. “Neydi bu?”
Gözlerimi kırpıştırdım. Banyodaki
hedeflerimden biri de orada olduğu bildiğim ağız bakım ürünlerini kullanmaktı.
Bundan önce dudaklarımı ondan sakınmıştım bir an.
“Gamzemi öp istedim,” diyerek çarpılacağım
kadar büyük bir yalanın altına girdiğimde Cevahir tek kaşı havada bana baktı.
“Kimi kandırıyorsun?”
“Kocamı,” diye soludum sessizce.
Yine dudaklarıma kapanacak gibi başını
oynattığı anda ise panikle yüzümü omuzuna saklamıştım.
“Delirteceksin beni,” dedi beni yüzümü oradan
kaldırmaya zorlamadan. “Senden herhangi bir şekilde iğrenmem mümkünmüş gibi
saçmalaya saçmalaya delirteceksin beni, gamzeli.”
Beni kucağına alıp yataktan kaldırdığında
sarsılmamam için o kadar dikkatliydi ki bu etkinlik uzanır halden oturur hale
geçmekten çok daha az sancılı olmuştu.
Vita’nın en büyük hasta odalarından
birindeydim. Yoğun bakımdan sonra geldiğim odanın burası olmasından şikâyetçi
de değildim tabii. İçerisi stüdyo daire gibi olan bir odaydı, en azından kapana
kısılmış gibi hissetmeme belli oranda engel olabiliyordu.
Cevahir aralı duran banyo kapısından benimle
birlikte girdiğinde banyonun ışıkları otomatik olarak yanmış, içerisi
aydınlanmıştı.
Hastaların konforla kullanabilmeleri için
geniş ve güvenli şekilde dizayn edilen banyoda hedefim ilk olarak aynanın
karşısına geçebilmekti. Cevahir beni klozete doğru götürecek olduğunda omuzuna
sımsıkı tutunup onu durdurur gibi çekiştirmemin nedeni de buydu.
“Ayna,” demiştim kucağında sabitken. “Aynaya
bakacağım, ayakta durabilirim.”
Dudaklarını birbirine bastırdı. Kısa bir
duraklamanın ardından benimle -kaybedeceği- savaşa girmek istemediğinden olsa
gerek lavabonun önüne adımladı. Henüz kucağından inmemişken aynaya bakmaktan
kaçındım.
Cevahir beni yavaşça, pamukların üzerine
bırakılmışım gibi hiçbir ağrı hissetmeyeceğim şekilde ayaklarım yere basar hale
getirdiğinde sırtım onun göğsünü teğet geçiyordu. İri gövdesini tam arkamda
hissetmek ayakta durabilmek cesaretimi arttırırken sırtım belli belirsiz
göğsüne dayalıydı.
Avuçlarımı her ihtimale karşı lavabonun
kenarlarına yaslayıp ağırlığımın birazını ellerimle dengelerken kalanını zaten
Cevahir’e emanet etmiştim. Tüm bu güvence ile birlikte bakışlarım sonunda
karşımdaki aynayı bulduğunda ise benimle olduğunu sandığım tüm sakinlik ve
cesaret tuzla buz olmuştu.
Çok kötü, bitap bir kadına bakıyordum.
Karşımdaki kadını neredeyse tanıyamayacak
kadar ona yabancı hissediyordum.
Az önce saçımdan düşen toka yüzünden
darmadağınık saçlarım, yüzümdeki sarıya dönük renk, yanağımdaki kızarıklık ile
morluk arasında sıkışmış tokat izi, çatlamış dudaklar…
“Çok çirkinim,” diye soludum ağrılı bir
hayretle. Fayansa tutunan ellerim kasıldı, parmaklarım orayı kazımak ister gibi
yüzeye saplandı.
Karnıma doğru dolanan kolu hissetmeme rağmen
kıvrandım ayakta. “Çok kötü!” diye sızlandım. Haykırır gibi kopmuştu
dudaklarımdan bu.
Cevahir’in bir şeyler söylediğini algılıyor
ama ne dediğini duyamıyordum. Kulaklarım uğulduyordu. Kaçabilecek gücüm varmış
gibi benim sımsıkı tutuyordu ama bir adım öteye bile gidemezdim zaten.
Boynuma birden bastıran yağmur gibi peş peşe
dökülen damlaların gözlerimi ne zaman terk ettiklerini anlamamıştım. Hıçkırmaya
başladığım için göğsüm sabit durmuyordu, dikişlerimin gerildiğini
hissediyordum.
Dudaklarımdan sürekli aynada gördüğüm kadını
aşağılar bir şeyler dökülürken kendimde değildim.
Cevahir’in bana sarılı kolları bedenimden
kopmamışken omuzlarımda bir başka çift el hissettim. Bu anlık farklılık
bakışlarımın bir an için önümü görebilir şekilde netleşmesine sebep olmuştu.
Aynı eller beni aynanın önünden tam tersi yöne, sırtım aynaya dönük hale
çekmişti.
Gördüğüm yüz yabancı değildi. Tanıdık mıydı?
Tanıdık da değildi.
Odadaki her kriz anında bir yanım Cevahir
tarafından sarılıyorken diğer yanımdan uzanıp çare olmaya çalışan Muhsin
Paker’i yine karşımda bulmuştum.
Gözlerim aynadan kopup onu görebildiğinde
kulaklarım da aynı anda açılmış, birden hem Cevahir’i hem onu duymaya
başlamıştım.
“Canın yanacak, kıpırdama artık.” diye
yalvarır gibi beni sabit tutmaya çalışan Cevahir’di. Karnımdaki kalın kolu
oradan hiç ayrılmamıştı. Elim istemeden koluna varıp tırnaklarım tenine batacak
şekilde ona tutunduğumda irkilmek ya da çekilmek yerine beni daha güvenli
tutmaya başlamıştı.
“Nefeslen, Seray. Nefes al, sonra anlat. Seni
uyutmamı istemeyeceğini biliyorum, doğru değil mi?”
Muhsin’i duyduğumda başımı sarsakça salladım.
“İstemiyorum.”
“Tamam,” dedi sesimi duyduğu anda endişeden
arınmaya çalışır gibi nefes vererek. “O zaman yapmam. Ne istiyorsan onu
yapacağız ama sakin nefesler almayı bırakmayacağına söz vermen gerekiyor.”
Cevahir’in yüzünü omuzumda hissettim. Bana
destek olurken kendisine de destek arıyor gibi omuzuma kapanmıştı. Onu çok mu
korkutmuştum?
Söz verdiğimi dile getirmedim fakat kendimi
düzgün nefes alabilmek için zorladım. Burnumu çekip hıçkırmaktan yorgun düşen
boğazımı rahatlatmaya çalışırken sarhoş gibiydim.
“Çok çirkin olmuşum,” diye söylendim birkaç
nefes sonra. Muhsin’in bakışları gölgelendi. Ne demesi gerektiğini bulmaya
çalışıyor gibiydi. Benim odağımda o yoktu gerçi. “Cevahir,” diye
mırıldanmıştım.
Yakası kayan hasta önlüğünden dolayı yarısı
direkt tenime yaslı olan yüzünü omuzumdan hızla kaldırdı. “Söyle karım,” dedi
hemen.
“Gitme.”
Cevahir’i beş harf iki hece ile bir enkaza
çevirdiğimi anlayamayacak kadar dağınıktı zihnim o an.
Biraz görünüşünle
ilgilen Seray, bizim için söylüyorum. Böyle alelade görünerek ikimize de
haksızlık ediyorsun. Yoğunsun evet ama benim için güzel görün, âşık olduğum
kadını en güzel haliyle görmek istiyorum diyen ses sanki
çok yakındaydı.
Aklıma öyle yakından sızmıştı ki odada bir
yerde belirmiş ve yıllar önceki cümlelerini tekrar ediyormuş gibiydi.
“Gitmem,” dedi Cevahir yemin eder gibi.
“Buradayım güzelim, yanındayım.”
Ona inanmamam için bir sebep yoktu. Ancak
aklımın bir parçası bir türlü geçmişin pençesinden kurtulamıyordu.
Muhsin’e baktım. Gözlerimi onda da bir eşi
olan gözlere çevirdim. “Saçımı yıkayalım, yüzüm… Yüzümü de. Kremlerim nerede
bilmiyorum. Onları bulalım. Çok çirkinim böyle.”
Cevahir’in gitmemesi için aceleyle yapmamız
gerekenleri ona sıralamıştım. Beni kıpırdamadan izlerken elleri iki yanında
yumruk olmuştu.
Dışarıdan bir göz gibi ne halde olduğumu
göremezdim o an ama Muhsin’in yatağa geri gitmem için ısrarcı olmak yerine beni
kırmak istemez gibi bir bir dinlemesine bakılırsa iyi bir halde olmadığım
malumdu.
Yarama büyük bir dikkatle sarılanlar, oturuş
şeklim, suyun sıcaklığı da dahil olmak üzere her küçük ve büyük detay Muhsin
tarafından ayarlanırken ben Cevahir’in kolları arasında ruhum bir süreliğine
benden ayrılmış gibi olan biteni izliyordum.
Cevahir beni tutmayı bırakmamıştı. Oturduğum
yerde o tutmasa da sabit kalabilecek olmama rağmen beni hiç bırakmaya
yeltenmemişti. Bunun az önce ona ‘gitme’ diye yakınmamla bir ilgisi var mıydı,
bilmiyordum.
Saçlarım yıkanmış, vücudum bu işlem için hazır
edilmiş olan medikal mendillerle silinmişti. Bize eşlik eden bir hemşire
dışında banyoda başka kimse yoktu. Bir şeyler uzatmak, yardımcı olmak için
buradaydı belliydi ama doğru düzgün yardım istenmemişti ondan.
Cevahir beni tutmayı bıraksa iplerimin
kopacağını anlamış gibi hiç temasımızı kesmemişti. Aklanıp paklanmama büyük
ölçüde yardım eden Muhsin’di kısacası. Hiçbir şey söylemeden, canımı hiç
acıtmadan sabırla her şeyi halletmişti.
Ona direnmemem, yanımdan gitmesi için çığlık
çığlığa bağırmamam için motivasyonum neydi bilmiyordum. İçimdeki meraklı küçük
kız çocuğu ondan gelecek ilginin nasıl hissettireceğini keşfetmek istemişti
belki de. Bu keşif bir şeye çare olacağından değildi, saçlarımı yıkamasına izin
verdim diye birden dünyama onu kabul edecek değildim. Sadece… Sadece kendime
bunu yaşama şansı tanımıştım. Hiç elde edemeyeceğime çoktandır kendimi ikna
ettiğim şansı bunca yıl sonra bir anda önümde bulunca istemsizce merakım
körüklenmişti.
Banyodaki tüm her şey sonlandığında artık
ıslak ama temiz saçlara, uzun süre oyalanarak temizlediğim için ferah bir ağız
ve yüze, hasta önlüğü yerine pamuklu geniş kesim bir alt-üst pijama takımına
sahiptim.
Sessizliğimi koruyordum. Bez bebek gibi
taşınıp durmaktayken bir şeyler yapmaya güç harcamıyordum. En son Cevahir’in
beni giydirmesini beklerken dengemi biraz sağlayabilmek için omuzlarına
tutunmuştum, başka da bir şey yapmamıştım.
Yeniden yatağıma ulaştığımda yatağın düz hale getirilmesine
elimi kaldırarak engel olmuştum. Sırtım yastığa yaslı şekilde yatakta oturmaya
başladığımda ise yine bedenimin yarısı ince örtüyle kapatılmıştı.
Odanın kapısı kısaca çalınıp kapı açıldığında
içeriye kimin geleceğini görmek için başımı kıpırdatmadan bakışlarımı oraya
çevirdim. Elinde tuttuğu saç kurutma makinesi ile birlikte İzel içeri
süzülmüştü.
“Gelebilir miyim? Seray abla belki müsait
değildir diye Teoman kendi girmeyip bunu elime tutuşturdu, saçlarını
kurutacakmışız.”
Dudaklarım yorgun bir şekilde kıvrıldı. İzel
kimsenin ses çıkartmamasını onay kabul edip yanıma doğru geldi. Makinenin
fişini yatağın arkasında kalan prize taktıktan sonra başını omuzuna doğru eğip
bana baktı. “Ben kurutayım mı?”
Gözlerimi yavaşça kapatıp açarak onayladığımda
yüzünde tatlı bir gülümseme belirdi. Makineyi açarak odayı onun sesiyle
doldurduktan sonra sıcak havanın saçlarıma akın etmesine ve saçlarımın
uçuşmasına yol açacak şekilde ellerini başıma doğru çevirdi.
Saçlarım kurumaya başlarken İzel parmaklarıyla
tarak görevi üstlenmişti. Saçlarımın kabarmadan düzgünce kuruduğunun
farkındaydım.
Herkes Vita’daydı.
Uyanmıştım, ben uyanalı hayli zaman da olmuştu
ama sürekli etraftalardı. Evlerine gitmelerine, hayatlarının normal akışına
dönmelerine hiçbir engel olmamasına rağmen ben buradayım diye yakında kalmaları
içimin adını koyamadığım sıcaklıklarla kaplanmasına yol açıyordu.
İçeride yorucu bir gürültü yaratan makine
kapandığında dakikalardır başıma üflenen sıcaklığın etkisiyle mayışmıştım.
Aynanın karşısına geçtiğim andan şimdiye kadar upuzun bir süre geçmediğinden
emindim ama saatlerdir yoğun işlerle boğuşmuşum gibi yorgundum.
“Teşekkür ederim,” dedim makinenin kablosunu
geri sarmakla uğraşan İzel’e bakıyorken.
“Rica ederim,” dedi sevimli bir şekilde.
“Böyle bir güzellikle ilgilenmek onurdu.”
Az önce banyoda bu konuda bir kıyamet
koptuğundan habersiz konuşmuştu. Sözcüklerinin nereye dokunduğundan bihaberdi.
Cevahir’inde Muhsin’in de yerlerinde biraz kıpırdadıklarını hissetmiştim hatta.
“İzel,” dedim birden dudaklarım aralanırken.
İzel kablolara odaklandığı için hemen başını kaldırıp bana bakmıştı. “Efendim?”
“Birsen Hanım… Annen burada olmandan, burada olmanızdan rahatsız değil mi?”
Birsen Hanım’ı ilk ve tek görüşüm odama olan
ani misafirlikleri sırasındaydı, üzerinden haftalar geçmişti. İzel’in -ve
kapıda kamp kurmuş gibi her saniye burada beliren Muhsin’in- Vita’da olması
hakkında ne düşünüyor olabilirdi?
“Değil,” demesini beklemiyordum. “Senin için
daha uygun olacak bir zamanda kendisi de gelir belki.”
Kafam karışmış halde İzel’e bakmayı sürdürdüm.
Garip bir yalanla bana iyi hissettirmeye mi çalışıyordu acaba?
“Ben annemden pek bir şey saklayamıyorum,”
dedi çekinerek itiraf ederken. “Burada neye şahit olduysam, o da biliyor yani.”
Kızacakmışım gibi hafif bir endişe ile konuşuyordu. Söyleyeceklerini özenle
seçiyor gibiydi.
“Neye şahit oldun?” diye sordum dalgınlıkla.
Ölümden döndüm diye mi Birsen Hanım fikirlerini değiştirmişti? Mantıklı
durmuyordu.
“Annen-…” diyerek konuşmaya başladığında
göğsüm hızla yükselmişti. Fakat İzel’i susturan benim tepkim değildi, aynı anda
sesli birer nefes alıp öksürür gibi olan Cevahir ve Muhsin’di.
“Annem ne?” dedim kaşlarım çatılırken. Sırtımı
yataktan ayırıp doğrulur gibi olduğumda Cevahir hızla uzanarak omuzumu nazikçe
tutmuş, beni yeniden yastığa yaslı hale getirmişti.
Uyandım uyanalı odama türlü türlü misafir
kabul etmiştim. Onların arasında Gülden Öcal yoktu ama. Annem kapıdan girip
gözlerimi açtığımdan emin olmaya çalışanlardan biri olmamıştı. Uyandığım sabah
İzel ağzından kaçırdığı için ben ameliyattayken burada olduğunu öğrenmiştim
sadece.
Devamı yoktu.
“Bakışmayı kesin artık!” diye patladım
sonunda. Cevahir ve Muhsin’i birbirine bakıp durmaya, sessizce anlaşmaya
çalışmaya iten neydi?
İzel benim yükselmemi beklemediği için olacak
ki yerinde hafifçe sıçrayarak saç kurutma makinesine sarılmıştı. “Ben bunu Teoman’a
geri vereyim. Acele edeyim, beklemesin yazık.” Mırıldana mırıldana kendini
odadan aceleyle dışarı attığında içeride üç kişi kalmıştık.
“Annem geldiğinde ne oldu?” dedim bastıra
bastıra. “Neyi benden saklı tutmaya çalışıyorsunuz?”
Bakışlarım çoğunlukla Cevahir’deydi. Onun
söyleyeceklerine güvenecektim çünkü. Onu dinlemek önceliğimdi.
“Yorgunsun, güzelim. Sonsuza kadar saklamaya
çalıştığımdan değil, sen dinlen istediğimden susuyorum.”
Gözlerim kısıldı. “Annemle ilgili ikinizin
bildiği ama benim bilmediğim ne olabilir?” dedim başımı iki yana inanamayarak
sallarken.
“Hikâyenin ben yanı, Seray. Bu otuz yılın
benim baktığım taraftan nasıl göründüğü… Cevahir bunu dinledi, Birsen bunu
öğrendi.”
Dudaklarım aralandı ama dilimden hiçbir şey
dökülmedi.
Onun anlatacağı, farklı olan ne vardı?
Birsen’i sakinleştiren, Cevahir’i Muhsin’e
saldırmak yerine bir şekilde ona tahammül edebilmeye iten ne olabilirdi?
“Sen de dinlemek istersen, son bir defa daha anlatacağım.
Sonucunda bir şey ummaya hakkım yok ama yine de umacağım. Bu kadarlık bir
adamım, daha doğru kararlar verebilmiş bir adama baba diyebil isterdim ama
olanları geri alamıyorum. Üzgünüm. Çok üzgünüm. Özür dilerim.”
Bir an sustu. Odayı kaplayan sessizliği
yeniden böldüğünde ise anlatmaya başladıkları daha önce ne duyduğum ne de
aklıma gelebilen şeylerdi. Yabancıladığım, gerçek olduğunu reddetmek istediğim
şeylerdi duyduklarım.
Muhsin susmadan konuşurken tek yaptığım dalıp
giden bakışlarımı yüzünde tutmak olmuştu. Tek kelime bile etmemiş, yüzümdeki
ifadeyi biraz olsun değiştirmemek için bir köşede saklı duran son enerji
damlalarımı kullanmıştım.
Sustuğunda bir şey söylemem için bana
bakıyordu. Söyleyeceğim şey onu ya öldürecek ya diriltecek gibi karanlık bir
umutla beni izliyordu ama yatakta aşağı kaymak ister gibi kıpırdayıp gözlerimi
sımsıkı kapatarak her şeyden uzaklaşmaya çalışmaktan başka bir şey yapmamıştım.
Gözlerimi ne kadar sıkı kapatırsam o kadar
hızlı uyuyabilirmişim gibi, gözlerim açılmazsa duyduklarım zihnime
işlemeyecekmiş gibi aptalca kıvranmaktaydım.
Ben hiçbir zaman anne-babasına ait
hissedebilmiş bir çocuk olamamıştım. Yine de şeytandan farksız bir annenin ve
aklını kullanmayı yıllarca reddeden bir babanın kızı olduğumu öylece unutabilmek
kolay değildi.
Sıkıca kapalı tutmaya devam ettiğim gözlerimi
duyduğum adım ve kapı seslerinin ardından hemen açmaya niyetlenemedim. Odadan
çıkanın kim olduğunu bilsem de yapamadım bunu.
İçeride kalanın Muhsin olmadığını, Cevahir’in
bu anın ortasında dünyanın sonu gelse çıkıp gitmeyeceğini biliyordum. Birkaç
dakika sonra gözlerimi nihayet açtığımda görmeye alıştığım yerde, yatağın
başındaki sandalyede otururken sessiz bir anlayışla beni izleyen Cevahir’i
görmek de bu yüzden beni şaşırtmamıştı.
Dudağım titredi hafifçe. İnmeyen gardım,
saklandığım duvarlarım o varken anlamını yitiriyordu. Nasıl böyle bir etkisi
olabilirdi? Nasıl bu kadar güven veriyordu da o yanımdayken tıpkı yalnızmışım
gibi savunma mekanizmamın çalışmaya tenezzül etmemesi mümkün oluyordu?
“Şş, biliyorum,” dedi eli yüzüme kapanırken.
“Biliyorum, bebeğim.”
Nereden bildiğini sormadım. Bilemeyeceğini haykırıp
karşı çıkmadım.
“Beni uyut,” diye mırıldandım. Bakışlarım
göğsüne çarpıp sonra yeniden yüzünü bulmuştu bu sırada.
“Emredersin, karım.” diyerek biraz anı
yumuşatmaya çalıştığında çabasına kıyamayarak dudaklarımı kıvırmayı denedim.
Zorlama bir gülümsemeydi ama yine de yanağımdaki iki çukurun da fazlasıyla
derinleştiğinden emindim. Bakışları iki yanağımda gezindikten sonra parmak
uçlarıyla gamzelerimi belli belirsiz okşadı.
“Göğsümde uyumak ister gibi baktın ama
yapamayacağım tek şeyi isteme benden. Şimdilik bununla yetinmemiz gerekiyor,”
dedikten sonra oturduğu yerde ileri doğru biraz yaklaşıp başını benimle aynı
şekilde yastığa yasladı. Rahat bir konumda olmadığından emindim ama bu halde
kalmaktan hiçbir şikâyeti olacakmış gibi durmuyordu.
Yüzümü biraz çevirip yanağıyla boynu arasında
bir yere sığıştığımda bir elim de havalanıp kolunu korunakmış gibi sarmıştı.
Uykuyla uyanıklık arasında uzun süre asılı
kalmadım. Varlığı ve üstüme çöken ağırlığım beni uykuya sürüklemekte
aceleciydiler. Yine de bilincim tamamen kaybolmadan önce sessiz mırıldanışı
kulaklarıma ulaşmış, zihnime bir rüyanın parçası gibi belirsizce kazınmıştı.
“Bir çift gözün görebileceği en güzel
kadınsın, seni buna ikna edemiyorum. Kırılmaması gereken hassas bir camsın,
seni koruyamıyorum. Neye yetiyor senin bu kocan, Avcıoğlu? Neye yarıyor?”
~
“Birkaç adım demiştik ama Vita’yı turladık
yenge. Yorulmadığından emin miyiz?”
Bana gülümseyerek selam vermekte olan uzaktaki
bir doktora aynı şekilde gülümseyip başımı salladıktan sonra bakışlarım yanımda
yürümekte olan Teoman’a çevrildi.
“Karşı koridora geldik sadece, Teo. Neden on
kat yürümüşüm gibi saniye başı sorup duruyorsun?”
Teoman kaçamak bir bakış attı ancak bakışın
hedefi ben değildim, sağımda durmakta olan Cevahir’di.
İç çektim. “O mu sorduruyor? Ne zaman
tembihledi seni? Hızınıza yetişemiyorum.”
“Ona kızma bana kız diye beni yem yapıyor,
yenge.”
Cevahir dibimizde değilmiş gibi onun hakkında
atıp tuttuğumuz sırada ağır adımlarla yürümeye devam ediyorduk. Benim maksimum
hızım bu olduğu için onlar da bana ayak uyduruyorlardı.
Odadan dışarı adım atabilmem için, daha
doğrusu dışarı adım attığım anda zemine yapışmayacağıma Cevahir’i ikna
edebilmem için uyandığım günün üzerinden yaklaşık beş gün geçmesi gerekmişti.
Yatağa zincirlenmiş, yaptığı tek yer değişikliği odanın banyosuna gitmek olan
ve oraya da kocasının kucağında taşınan biri olmaktan o kadar hızlı bunalmıştım
ki patlayacak bir bombadan farksızdım.
“Çekinmenize gerek yok, ikinize de kızacak
kadar yerim var.” dedim başımı sallarken. Cevahir her an düşecekmişim gibi bir
kolu belime sarılı halde adımlarıma destek çıkıyordu, odadan ayrıldığımızdan beri
kolu oradan hiç ayrılmamıştı. Yürümeye başladığımda biraz irkilip ağırlığımı
ona bırakmıştım ama kısa süre sonra -koridorun yarısında- yükümü kendi
ayaklarıma geri almıştım.
Şimdi ise her ne kadar dudaklarımdan aksi
dökülse de bedenimin yorgunluğu ikinci turu atamayacağımı kanıtlar şekilde
belirgin hale gelmişti. Yeniden ağırlığımı Cevahir’e yüklediğimde başı hızla
bana çevrildi. “Ağrıdı mı?”
“Hayır,” dedim beklemeden. “Ama odaya
gidebiliriz.”
“Hepimizin akıl sağlığı için en güvenli
seçenek,” diye konuşan Teoman’ın günlerdir aramızda paralandığını bildiğim için
göz ucuyla ona bakarken biraz üzülmüştüm.
“Bıktın mı?” diye sordum Cevahir beni yarı
taşımaktayken. Teoman kaşlarını çattı. “Senden mi?” dediğinde sessiz kaldım.
“Yenge ben yıllardır yanındaki adamın kıçının
dibinden ayrılmıyorum, sence ondan bile bıkıp kaçmadıysam senden bıkmam mümkün
mü?” Cevap verirken Cevahir’e laf atmış olması dudaklarımdan kısa bir gülüş
kopmasına yol açmıştı.
Odama doğru yaklaştığımızda çıkarken
kapattığımızdan emin olduğum kapıyı yarı açık gördüğüm için merakla Cevahir’i
dürttüm. “Deden erkenden mi gelmiş? Akşam gelecekti hani, Ecevit amca öyle
dememiş miydi?”
Cevahir’in çenesi gerilirken benim de aklım
iyice karışmıştı. Uyandığımdan beri göremediğim Fahri Avcıoğlu’nun ertelenip
duran ziyareti ne zaman konu edilse Cevahir bu şekilde bir şeyden rahatsızmış
gibi kasılıyordu.
Dedesinin gelmesini istemiyor olacağını
düşünmeye başlayacaktım yakında. Onu sevip saydığını bilmesem gelmesinden
rahatsız olduğunu sanacaktım ama altında başka bir şey olduğu, sadece henüz
yeterince kazıyamadığım belliydi. Fahri dedeyi gördüğümde sorularıma cevap
bulacağımı umuyordum.
Benim adımlarım zaten yavaştı ama Cevahir de
iyice yavaşlayıp neredeyse duracak hale gelince dedesinin yanına onu sürüklemem
gerektiğini anlayarak belimdeki kolunu çekiştirip ellerimizi birleştirdim.
Eşikten geçmesi için elimi tutması büyük bir
cesaret kaynağıymış gibi bu işe girişmiştim. Gerilmesine sebep olan neydi
bilmiyordum ama yanındaydım. Ben gerildiğimde onun varlığı sayesinde içime
ferah nefesler üflenmiş gibi olabiliyordum, aynı şeyin onda da işe yaramasını
ummuştum.
Yerinde kalmaya devam etmek ya da elimi benim
tuttuğum gevşeklikte sabit bırakmak yerine parmaklarımızı sıkıca birbirine
dolayarak odaya adımladığında içimden küçük bir keyif gülüşü yükselmişti. Bana
yettiği kadar ona yetebiliyor olduğumu somut olarak hissettiğimde egom onun
egosuyla yarışır bir hal alıyordu.
“Dedemi değil, kendini dinle. Olur mu?” diye
kısıkça sorduktan hemen sonra, ben henüz soruyu bile anlayamadan ikimizi de
odanın içine çekmişti.
Gözlerimi kırpıştırarak neyi kastettiğini
düşünmeye başlamam ve buna son vermem arasında birkaç saniye ya vardı ya yoktu.
Zira odanın içinde Fahri dede yoktu, kapının açık olma sebebi o değildi.
Bu odanın ortasında görebileceğim kişilere
dair bir liste yapsam, listeyi uzatabildiğim kadar uzatmam gerekse ve tanıdığım
herkes bitse bile listenin sonuna iliştirmeyi anımsamayacağım birini karşımda
görmek dilimin bir anlığına tutulmasına neden olmuştu.
Sargılı bir burun, morarmış elmacık kemiği ve
kızarıklık ile ezilme arasında bir izle renklenen çene… Dağılmış bir yüzle
karşımda duran adamı tanıyordum, tanımıyor değildim. Fakat tanıyor olmam şaşkınlığımı
gölgeleyememişti.
Elinde duran koyu kırmızı güllerden oluşan
buketi gördüğümde yüzüm ekşi bir şeyler yemişim gibi hafifçe buruşmuştu.
Hâlâ
aynı adamdı.
Kendi tercihlerim yerine kendi tercihlerini
doğru olan kabul eden, buraya benim sevdiğim çiçekle değil sevmem gerektiğini
düşündüğü çiçekle gelen bir adamdı.
Neden buradaydı?
Benimle aynı şaşkınlığı ve soru işaretlerini
taşıyıp taşımadığını görmek için Cevahir’e baktığımda onu buzdan bir ifadeyle
görmüştüm.
Aynı odada bulunacakları bir anın geleceğini
daha önce hiç düşünmediğim iki adamın arasında kalakalmıştım.
Biri geçmişimdi, önüme bir daha asla çıkmasını
istemediğim kadar karanlıktı.
Diğeri ise şimdimdi ve geleceğimde de olmak
zorundaydı çünkü ‘onsuz yaşarım’ diyebileceğim eşiği çoktan geçmiştim.
Yener Soylu yıllar sonra karşımdaydı ve
yanımda bu karşılaşmaya şahit olması gereken son insan vardı. Elimi sımsıkı
tutmaya ara vermeyen Cevahir yanı başımdaydı.
Bunun bir ilk olmadığını, onların ilk kez şu
anda karşı karşıya gelmediğini öğrenmek ise beni az sonra ağır bir şoka
sürükleyecekti.
~~~
Burdaaaa bitmezzz hayırr
YanıtlaSilDevamını aşırı merak ediyorum şuan nasıl bekleyeceğimmm . Ben artık Muhsin ve Seray konuşsun istiyorum Seray’ın omzundaki istenmeyen yükü kalksın
YanıtlaSil