Gözyaşı Kadehleri 41.Bölüm

 41.BÖLÜM



İyi okumalar!

 

 

~~~

 

 

- Cevahir

 

Daha önce çıkmazda hissetmişliğim yok değildi. Ama daha önce çıkmazdan kurtulmak için böylesi aklımı yitirmişliğim yoktu.

Tek bir şeye odaklıydım ve o şey değişmedikçe ben de aynıydım.

O nasıl aynı ise, ben de aynıydım.

Yüzündeki her küçük detayı çoktan aklıma kazımamışım gibi bu iki günde onu o kadar dikkatle izlemiştim ki gözlerim birkaç dakikalığına istemsizce örtüldüğünde dahi gördüğüm tek şey oydu.

Bu odaya dün, sabahın ilk ışıkları henüz yeni yükselmekte iken girmiştim. Üzerinden saatler geçmiş, gün geceye dönmüş ve hatta yeni bir gün daha başlamıştı ama ben olduğum yerden doğru düzgün kalkmış sayılmazdım.

Nasıl bir yıkımdım, ne halde görünüyordum habersizdim ama kimse beni buradan kaldırmak için teklifte bile bulunmadığına göre dışarıya yansıttığım halim yeterince içimi açıklıyordu.

Zamanın akış hızından koptuğum oluyordu. Birkaç saati ona bakarak geçirdiğimi anlayabilmem için saati kontrol etmem gerekiyordu, saate bakmadığımda geçen saatler dakikalardan ibaretmiş gibi yanılıyordum.

Sesimin ona ulaşıp ulaşmadığını anlamamın bir yolu olmasa da pes etmeden sürekli bir şeyler mırıldanıyor, yanında olduğumu fısıldayarak odadaki mekanik seslerin arasına sesimi saklıyordum. Parmaklarında küçük bir kıpırtı, kirpiklerinde ufak bir titreme görebilmek için sabırsızdım ama olmuyordu.

Birkaç saatte bir odaya giren Muhsin Paker ve bir iki kez gördüğüm hemşireler dışında içeriye girip çıkan yoktu.

Odaya her gelişinde aynı soruyu sorduğum ve aynı cevabı aldığım halde Muhsin’i gördükçe dudaklarım aynı sözcüğe aralanıyordu.

“Nasıl?” diye soruyordum. Yapacağı ve artık ezberlediğim kontrollerini bitirdikten sonra bana dönüyor ve kısıkça yanıtlıyordu. “Aynı.”

Aynı.

Bana odaya ilk girdiğimde ‘uyanıp uyanmayacağını bilmiyorum’ demişti ve o andan beri verdiği ‘aynı’ cevabı da bunun tekrarından ibaretti. Bir şeyin aynı kalmasına böyle derin bir öfke duyabileceğimi düne kadar tahmin edebilmem mümkün değildi.

Odanın kapısının aralandığını artık alıştığım sensör sesi ile anladığımda birkaç saniye içinde karşımda Muhsin Paker’in belireceğini biliyordum. Öyle de oldu.

Daha önceki geliş aralıkları çok daha uzunken şimdi yarım saat bile geçmeden tekrar gelmesini garipsemiştim. Kolumdaki saati kontrol ederek yine zamandan kopup kopmadığımı anlamaya çalıştığımda gerçekten aradan sadece yarım saat geçtiğini anlamıştım.

“Bir şey mi oldu?” diyerek sorumu değiştirdim bu nedenle hemen.

Kısaca yatağın etrafındaki ekranları kontrol ettikten sonra bana baktı. “Seni çağırıyorlar,” derken hareketsizdi. Seray’a yaklaşmaması, odaya kontrol için değil sadece bunu söylemek için geldiğini yeterince belli ediyordu.

“Kim çağırıyor?” dedim kaşlarım hafifçe çatılırken.

Yüzündeki ifadeyi okuyabilmekte zorlanıyordum. Hem onu tanımamam hem de kendi yorgunluğum etkiliydi bunda. Ama yine de ifadesinin altından sızan olumsuzluğu görmemem mümkün değildi.

“Ailen koridorda.”

Ailem burada diye düzeltme gereği duymadım sesli olarak ama içimden bu itiraz yükselmişti hemen.

Saatlerdir kimseyi görmemiştim. Burada kimin kaldığından da haberim yoktu. En son hepsini Levent’in odasında yığılı halde, ben alelade itiraflarda bulunurken görmüştüm ve sonra kendimi Seray’ın yanına kapatmıştım zaten.

Şimdi beni çağıranın da kim ya da kimler olduğunu bilmiyordum bu yüzden.

Seray’ın avuç içine usulca yaslı tuttuğum parmaklarımı geri çekmeden önce tenini okşamış, ısıtmaya çalışsam da soğuk kalan elini bırakmadan önce oraya iz bırakır gibi parmaklarımı bastırmıştım.

Oturup kaldığım sandalyeden doğrulduğumda ilk yaptığım ondan uzaklaşmak olmadı, aksine ona daha da yaklaşıp dudaklarımı alnına bastırdım.

Burnuma akın etmesini beklediğim koku kendini göstermediğinde, dudaklarım teninin sıcağını hissetmek yerine üşüdüğünde duraksamıştım. Bunu kabullenmem için birkaç saat ya da gün yeterli değildi, öyle ki hiçbir zaman aralığının beni bu eksikliğe alıştırabileceğini sanmıyordum.

Seray’la olan tüm temasım kesildiğinde odadan çıkmak için attığım adımlar ağırdı. Her anlamda…

Koridora çıktıktan sonra üzerimdeki steril kumaşların bir anlamı kalmayacaktı, bu nedenle çıkmadan önce üstümdeki tüm fazlalıkları kapının yanındaki kutuya doldurmuş ve kendi kıyafetlerim ile dışarı çıkmıştım.

Muhsin’in odada kalacağını düşünsem de o da arkamdan gelmişti benimle. Koridora çıktığımda onun ‘ailen dışarıda’ diyerek kastettiği kişileri görmüştüm. Tam karşımdaki duvarın önünde dizililerdi. Üç kişilerdi.

Amcam, Levent ve Teoman.

Başımı ‘ne oldu’ der gibi kıpırdattım. İlk tepkimin bu olmasına neden olan yüzlerindeki garip gölgelerdi. Seray’ın yanında olan bendim, bana onunla ilgili şimdikinden daha kötü bir haber verme olasılığı olan tek isim de biraz arkamda dikiliyor olan Muhsin Paker’di. O halde ne diye yüzlerinde ölüm haberi verecek bir karanlık vardı?

“Şuraya bi’ otursana,” diyerek bana koridorun rastgele bir sandalyesini işaret eden Levent’e baktım boş boş. “İçeri döneceğim,” dedim her şeyin ağırlığıyla iyice pürüzlenen sesimle. “Ne söyleyecekseniz burada söyleyin.”

Levent söyleyecek kişi olmaktan kaçmak ister gibi babasına bakındığında kaşlarım sorgu dolu bir şekilde havalandı. “Teo?” dedim amcamın ve Levent’in birbiri ile paslaşmasına fırsat bırakmadan. Ses tonumun ‘konuş, uzatmadan’ anlamı taşıdığını çok iyi biliyordu. Ama konu her ne ise Teoman sesime rağmen bir şey söyleyemedi.

Konuşan amcam oldu. “Polisler ihbar sonucu Cavit’i bulmuş.”

Başıma aniden saplanan ağrıyla birlikte gözlerim kısılır gibi oldu. “Halledeceğimi söyledim,” dedim öfkeyle. “Polisi harekete siz mi geçirdiniz?”

Altuğ’un bana olan borcu, Yener konusunda yardımıyla kapandığında bir daha onun çözüm yollarına başvurmam gerekmeyeceğini düşünüyordum ama aynı gün içinde yanıldığımı anlamış ve bu kez ben borçlu konuma geçmiştim. Halletmekten kastım buydu.

Amcam gözlerini birkaç saniyeliğine kapatıp geri açtığında az önce fark etmediğim bir şey fark ettim. Gözlerinin beyazına bulaşan kızarıklıklar yoğundu. Aklım yerinde olmadığından görmekte gecikmiştim.

“Seray’ı alıkoyduğu için değil,” dedi Levent araya girerek. Ondan sonra ise Teoman’ı duydum. “Kilyos’taki balıkçı,” dedi birden. “O haber vermiş polislere abi.”

Kilyos’taki balıkçı…

Haftalar önce dünya tersine dönmeden önce Cavit Avcıoğlu ile aramdaki istisnası olmayan rutindi.

Her ayın üçüncü Pazar günü, haberleşmemize gerek olmadan aynı saatte buluştuğumuz ve kimi zaman sessizce kimi zaman işten ibaret konularla geçirdiğimiz birkaç saatlik zamandan ibaretti.

Bunca yıl göremediğim yüzünü gördükten sonra biten, en son onun nasıl bir adam olduğunu öğrendiğim zaman tek başıma uğradığım ve bir daha ayak basmadığım yerdi. Onun da benim gibi oraya bir daha gitmediğini düşünüyordum, şimdi orada işi neydi?

“Ne diye haber vermiş polise?” dedim allak bullak bir akılla.

Teoman gözlerini kaçırdı. Bana bakmadı ama ağzının içinde mırıldandığı sözcükleri duymuştum.

“Başımız sağ olsun.”

 

 

~

 

 

Aklıselim, cesur bir adamın oğlu olduğumu sanarak geçirdiğim yıllar ve kendimi ona benzetmek için çabaladığım zamanlar anlamını çok hızlı yitirmişti.

Ben doğru nedir bilmeyen, korkak bir adamın oğluydum.

Ne uğruna olduğu bile belli olmayan hareketleriyle ailesini dağıtacak kadar aptal ve işler yoldan çıktığında en dertsiz kaçış yoluna başvuracak kadar korkak bir adamdı Cavit Avcıoğlu.

‘Balıkçıya uğramış. Adam seni sormuş, doğru düzgün cevap gelmeyince de çok üstelememiş. Orada oyalanmamış, arabayla biraz ileride deniz kenarında saatlerce kalmış. Balıkçı dükkânı kapatmadan önce bir isteği var mı diye sormaya gittiğinde aramış polisi.’

Kimsenin olmadığı bir kuytuda, kimsenin onu merak etmediği bir anda son nefesini vermiş olması hak ettiğini bulduğu anlamına gelir miydi?

Ben bildim bileli nereye gitse yanında taşıdığı ama kullandığına şahitlik etmediğim silahını ilk kez -ve son kez- kullandığı an, dün geceydi.

Şakağına yasladığı silahını ateşlerken aklından en son ne geçtiğini, neden son nefesini orada vermeyi seçtiğini bilmiyordum. Hiçbir zaman bilemeyecektim.

Aylar önce, ben onu bambaşka bir adam sanıyorken öldüğünü öğrensem hissedeceklerim ile bugün hissettiklerim arasında eşleşen hiçbir şey yoktu.

Aklım da, içim de bomboştu.

Babasının öldüğünü öğrenmiş bir çocuk gibi değil, soracağı tüm hesaplar boğazına dizilmiş bir adam gibi hissediyordum.

Öfkemi de acımı da kimseye yükleyemedikçe ben boğuluyordum.

“Baba konusunda ikimiz de fazla şanslıyız, karım.” diyerek alaylı bir sesle mırıldanırken bakışlarım rengi soluk yüzündeydi. Açılmayan gözlerinde, aralanmayan dudaklarında...

‘Etrafında birileri var sansan da yalnızsın, Cevahir. Kimseye kendinden fazla güvenmemen gerektiğini öğrendiğin gün büyümüş say kendini.’

“Yalnız olan sendin,” diye fısıldadım babamın zihnimde yankılanan sesine karşılık verir gibi. “Yaşamaya devam etmek için öyle olmamız gerektiğini sanan sendin.”

Babamı haklı bularak yalnız olmakla ilgili bir derdim olmadığına kendimi öyle inandırmıştım ki yıllarca bir hiçlikte yaşamıştım.

Güvenli bulduğu bir yere saklanan, oraya sığınan bir çocuk gibi yüzümü Seray’ın boynuna gömdüm. Yalnız hissetmediğim, yalnız olmanın beni yaşama bağlı tutacak seçenek olmadığını anladığım yerin yarım kadar bir kadının boyun çukuru olması ironikti belki de.

Annemin dizine kapandığımda hissettiğim sıcaklıktan farklıydı. Orada kendimi çocukluğuma dönmüş halde buluyor, yaşımı yıllarca geriye taşıyordum. Seray’a saklandığımda ise bugün olduğum adamdım. Otuzlarının ortasına merdiven dayamış, kocaman bir adamdım ve küçülmeme gerek olmadan onda dinlenebiliyordum.

“Seray,” diye mırıldandım çaresizce. “Çok yoruldum.”

Onun bana geri gelmesini beklerdim. Geri geleceğini bilsem, onu sonsuza kadar beklerdim ama bir diğer ihtimalin ateşinde kavrulurken beklediğim her dakika kıyametti.

Kırpmaya bile güç bulamadığım gözlerimden peş peşe düşen birkaç damlanın kime, neye olduğunu seçememiştim.

Seray’ın tenine dökülen gözyaşlarımı silmeden, başımı oradan kaldırmadan zar zor aldığım nefeslerle bekledim. Yine zamanın akışını takip edemediğim, ne kadar zaman geçtiğini algılayamadığım bir sürenin ardından kulaklarımı acıtacak tiz sesler aniden odayı doldurduğunda birkaç saniyeliğine donmuştum.

İrkilerek başımı kaldırdığımda seslerin nereden geldiğini anlasam da aklım neler olduğunu kabullenemeyecek kadar inatçıydı. Ayağa kalktığımda bakışlarım her yeri telaşla dolaştı.

Yatağın etrafındaki makineler az önceye kadar düzenli, aynı sesleri çıkartıyorken şimdi bir şeylerin yolunda gitmediğini belli eder şekilde alarma benzer seslerle kulaklarımı tırmalıyorlardı.

“Seray?” dedim önce usulca. Sonra sesim benden bağımsız olarak yükseldi, nereye kadar taştığını bilmediğim kadar yüksek sesle adını bağırdım.

Odanın kapısının açıldığını bile anlamamıştım ama birden içeriye Muhsin ve arkasından koşturan birkaç kişi daha girmişti.

Bilmediğim terimlerle bir şeyler konuşuluyordu. Muhsin benim olduğum taraftan Seray’a yaklaşıp yine ne olduğunu anlamadığım bir şeyler yapmaya başladığında olduğum yere çakılı kalmış gibiydim.

“Cevahir Bey dışarı-…” diyerek bana yaklaşan adamın kim olduğunu bile bilmiyordum ama bana uzanan kolunu sertçe savurmuş ve yerimden bir santim bile kıpırdamamıştım.

Muhsin’e sesimi duyurmaya çalıştım ama sesim benden başka bir yere varamayan cılız bir fısıltıdan ibaretti. “Ölmesin,” diyebildim. “O da ölmesin.”

Duyacağım ve göreceğim en ufak bir olumsuzlukta dizlerim beni taşımayı bırakacaktı, bunu belli edercesine titremeye başlamıştım.

“Hastanedesin, gözlerini açabilirsin. Direnme Seray.”

Yere düşmek yerine son kalan gücümle öne atılmama neden olan Muhsin’in cümleleriydi. Odadaki diğer insanların birden çıkıp gittiğini, sadece onun kaldığını da yeni fark edebilmiştim.

Seray’ı görebileceğim şekilde, Muhsin’in yanında ama Seray’a daha yakında durduğumda bakışlarımın çarptığı görüntü bin yıl şükretsem yetmeyecek kadar mucizeviydi.

Gözleri derin bir uykudaymış gibi kapalı olan, hiçbir şekilde kıpırdamayan Seray’ın gözleri sıkıca örtülüydü. Gözlerini inatla kendisi kapatıyormuş gibi, açmaya direniyormuş gibi sıkıyordu.

Elim öyle hızlı ona uzandı ki ne yaptığımı ben bile bilmiyordum. Yanağına dokundum. Yanağını son dayanağımmış gibi kavradım. “Seray,” diye mırıldanırken yüzümü yüzüne yaklaştırdım. “Aç gözlerini karım, buradayım. Lütfen.”

Gözlerini kapatmadan önce ona yalvarışlarım işe yaramamıştı. Gözlerini kapatmaması için haykırmıştım ama kollarımda öylece bilincini kaybetmişti. Sonra ona uyanması için çok kez yalvarmıştım ama yine beni dinlememişti.

Şimdi ise sesim ona ulaştığında artık bir kez daha beni dinlememesine dayanamayacağımı anlamış gibi birbirine karışan kirpikleri yavaşça birbirlerinden ayrılmaya başlamıştı.

Gözlerini kısık bir şekilde araladığında görüş açısının tamamını ben kaplıyordum. Yüzümü yüzüne örtecekmişim gibi yakınındaydım. Bir rüya görmediğimden, gerçekten gözlerini aralıyor olduğundan emin olmaya çalışıyordum.

Gözlerini yavaş yavaş birkaç kez kapatıp açtığında pürdikkat onu izlemekten başka bir şey yapamamıştım. Konuşsam, hareket etsem bu andan kopacakmışım gibi tedirgindim.

Beni, tıpkı benim onu izlediğim gibi izlerken dudaklarını araladı ama dilinden bir şey dökülmedi. Söyleyeceği bir şeyden mi vazgeçti yoksa konuşacak kadar gücü mü yoktu bilmiyordum.

“Geçti,” diye fısıldadım yanağına başparmağımı hafifçe sürterken. Bu, ondan çok kendime bir telkindi.

Kopkoyu irisleri yüzümde biraz daha durakladıktan sonra nerede olduğumuzu bulmak ister gibi benden biraz koptuğunda odanın içine bakabilse bir sorun olmayacaktı ama hemen yanımda durmakta olan bir diğer yüze denk geldiğinde kafası karışmış bir halde yeniden bana baktı.

Bakışlarındaki soruyu anlamam için konuşmasına gerek yoktu.

Uyandığında gördüğü ikinci yüzün neden Muhsin Paker’e ait olduğunu sorguluyordu. O yaşam savaşı verirken yaşananları tahmin edebilmesi mümkün değildi.

“Kalbine çok yakındı,” diyerek konuşmaya başlarken sakin kalması için yanağını okşamaya devam ediyordum. “Bıçak kalbine çok yakındı, iyi değildin.”

Kaskatı kesildi. Başını olumsuz anlamda sallamak ister gibi hafifçe oynattı ama doğru düzgün kıpırdayamıyordu bile. “Vita’dayız,” diye mırıldandı. Yoğun bakım odasını tanımasına şaşırmamıştım. “O niye burada?”

Sessiz kaldım.

“Cevahir?” dediğinde sesindeki beklenti açıktı. Anladığı şeyin aksini söylememi, yanlış anladığını belirtmemi diliyordu.

Hiçbir şey söylemediğimde az önce uzun bir uykudan uyanan bir başkasıymış gibi anlık bir kuvvetle olduğu yerde çırpındı. “Nasıl izin verirsin buna? Beni nasıl onun ellerine bırakırsın?”

“Zorundaydım,” diyebildim sessizce. “Başka şansım yoktu. Ölecektin. Seni kaybedecektim.”

“Ölseydim o zaman!” diye haykırırken birden fazla anlamda acıdan kıvranıyordu. “O bana çare olacağına ölüp gitseydim keşke.”

Ağrıları ve aklındakilerin yoğunluğu nedeniyle olduğu yerde kıvranmaya başlayan bedenini ellerimden kayacakmış gibi sımsıkı tutuyorken dilimden başka hiçbir şey dökülemedi.

Kendisine zarar vermemesi için dört bir yandan sardığım bedenini bırakmadan usulca başımı çevirdiğimde ise bakışlarım bir harabeye çarpmıştı.

Pişmanlığı bana benzer bir harabeye…

Duyduklarımı duyan, gördüklerimi gören ama benim yaptığım gibi yaklaşıp sakinleşmesi için Seray’ı saramayan Muhsin Paker’e…

Gözlerini araladığı ilk anda konuşulacakların bunlar olmasını tahmin etmemiştim. Konuşmaya mecali yok görünürken dahi doktorunun Muhsin olmasına itiraz etmek için kendisini zorlayacağını düşünmemiştim, bunların ilerleyen süreçte konuşulacak konular olacağını sanmıştım.

Yanılıyordum.

“Ani hareket etmesin, dışarıdayım.” Muhsin’in kısık sesi bana kadardı. Onu duyduğumdan emin olduğu anda adım sesleri duyulmuş ve ardından kapının sesiyle birlikte odadan çıktığı anlaşılmıştı.

Muhsin gittikten sonra Seray’ın bana kızmaya devam edeceğini tahmin ediyordum ama yalnız kaldığımızda Seray uyandığı anda vermesini beklediğim tepkiyle bana bakmaktaydı.

Can havliyle, Muhsin burada diye üstüne kalın kabuğunu örtmeye çalışmıştı ama şimdi onu bir tek ben görebiliyorken gözlerinde korku dolu ışıklar yanıyordu.

Alt dudağının titrediğini gördüğümde gözlerimi birkaç saniyeliğine çaresizce kapattım. Ona korkmaması için telkinlerde bulunmak istiyordum ama ben hâlâ sözlerine güvenebileceği bir adam mıydım? Söylediklerime inanıp korkusunun üstünü örtebilir miydi?

“Canın acıyor mu?” diye sordum sessizce.

Başını iki yana salladı. Yalan söylüyordu.

Omuzlarının kasılmasından, birini sıkıca kapattığı avucundan okuyordum; canı yanıyordu.

“Başka birini çağıracağım,” dedim söz verir gibi. “Muhsin’i değil. Acını saklama.”

Dudaklarını birbirine bastırdı. Bir şey söylemeyecek sandım ama kısa bir süre sonra sesini duydum. Boğuk, kısık bir sesle de olsa konuştu. “Beni daha da zavallı görsün diye mi canımı ona emanet ettin?”

Beni kimse büyütmedi ama ben kendim büyüdüm, gerçekten büyüdüm. Çocuk kalmadım ki. Zavallı olmadım ki.

Tek sorusu ile üzerinden en az iki ay geçtiğinden emin olduğum bir anıya götürmüştü beni. O anki sesini duymama sebep olmuştu.

Bana söylediği hiçbir şeyi unutmadığımı, aklımdan ona dair hiçbir şeyin silinmediğini tam anlamıyla algılayamazdı. Aklımın bu denli onunla dolu olduğunu tahmin edemiyordu. Zannettiği ne kadarsa, bendeki yüz katıydı.

 

 

~

 

 

- Seray

 

Yeniden doğmuş gibi hissetmem gerekirdi.

Ölümün kıyısından koparılmış ve hayata güç bela yeniden sürüklenmişken yeniden doğduğumu hissetmeliydim.

Oysa farklı bir dünyaya, farklı bir bedende ilk kez doğmuş gibiydim.

Yaşananlar mı yoksa gözlerimi açamamış olsam yaşanamayacak olanlar mı beni böyle farklı hissetmeye itmişti bilmiyordum.

Bakışlarım tavandaydı. Bir süre önce getirildiğim yeni odanın tavanını ilginç bir şey varmış gibi izliyordum.

Kıpırdamıyordum.

Boynumla omuzum arasında bir yere yaslı duran, oraya yaslandığından beri hiç hareket etmeden düzenli nefeslerle uyuyan koca bir bedeni taşıyordum. Fiziksel olarak üzerimdeki tek ağırlığı başının ağırlığıydı ama oturduğu sandalyeden bana doğru eğilip boynuma yaslandıktan kısa bir süre sonra uykuya daldığından beri ruhunun ağırlığı da üstümdeydi.

Gözlerim kapalı iken aradan geçen zamanın iki gün olduğunu öğrenmiştim. Bu iki günde neler olduğundan ise bihaberdim. Varabildiğim tek sonuç Cevahir’in bu iki günü uykusuz geçirdiğiydi zira ben gözlerimi açtıktan sonra ve doktor -Muhsin değildi- kontrolüm yapıldıktan sonra olumsuz bir şey duymadığında pili o an bitmiş gibi boynumda uyuyakalmıştı.

Tek yorgunluğunun benden kaynaklanıp kaynaklanmadığından emin değildim. Gözlerimi açtığımdan beri yanımdaydı, baktığım her yerde o vardı fakat doğru düzgün konuşmamıştık. Bakışlarının ardında gizemini henüz çözemediğim bulutlar vardı.

Odanın kapısında tek bir vuruş duyulduğunda aradan tahminimce en az bir saat geçmişti. Kapı çaldığında Cevahir’i uyandırmama gerek olmadığını düşünmüştüm, onun bana yakın olmak istediği kadar ben de temasımızın kesilmemesini istiyordum çünkü. Uzaklaştığı anda yine kendimi yalnız ve kanlar içinde bulacakmışım gibi tedirgindim.

Güvende hissettiren tek bir şeye sahiptim ve bu hissi tatmak için otuz yıl kadar beklemiştim.

Kapı çaldığında uyanmayacağını, derin bir uykuda olduğunu düşündüğüm Cevahir o sesle birlikte öyle ani ve sert bir şekilde doğrulmuştu ki irkilmiştim.

Doğrulur doğrulmaz ilk yaptığı beni kontrol etmek oldu. Baştan ayağa süzdüğü bedenimde daha önce olmayan herhangi yeni bir hasar bulamadığında göğsü aldığı derin nefesle birlikte sarsılarak yavaşça şişti.

Uykusuzluktan kısılan bakışlarına sessizce karşılık verdiğim sırada odanın kapısı açılmıştı. Kapıdaki kişi uyarısından sonra biraz beklemiş ve öyle içeri girmişti kısacası.

Başımı yavaşça kapıya doğru çevirdiğimde beni eli kolu dolu bir Alper karşılamıştı. “Gelebilir miyim?” dediği sırada bir an sesi çatladı. Zorlanıyormuş gibiydi.

“Gel, Alper.” desem de bunu yeterli bulmayıp Cevahir’e doğru bakınmasına başka bir zaman belki biraz gülebilirdim.

Cevahir hiçbir şey söylemediğinde Alper elindekilerle birlikte yatağa doğru yaklaştı. “Birkaç ilacınız varmış saatleri gelen.”

İçeceğim ilaçları getirme görevini normalde Alper’in üstlenmemesi gerekirdi, bunun kendince yüklendiği bir sorumluluk olduğu belliydi.

Uzattığı ilaçlardan içmem gerekenleri içmiş, koluma takılı duran seruma eklenecek olanları eklemesini beklemiş ve bu süre boyunca konuşmamıştım. Alper büyük bir dikkatle yapacaklarını yapıyor, Cevahir de o yanlış bir şey yapsa anlayacakmış gibi aynı şekilde gözünü ayırmadan olan biteni izliyordu.

Diken üstünde olmaları bir şey söylemeseler de yeterince hissedilirdi.

Alper yapması gereken her şeyi bitirdikten sonra doğruldu. Bana çok kısa baktıktan sonra Cevahir’e döndü. “Bir ihtiyaç olursa buralardayım.”

Uzaklaşacağını anladığımda kaşlarım çatılır gibi oldu. “Alper?” dediğimde adımlarını durdurmasına neden olmuştum. “Bana niye bakamıyorsun sen?”

“Beş saniyeden fazla bakmamam lazım hocam.”

Garipseyerek yüzümü buruşturdum. “Neden?”

“Duygusallaşıyorum, sizi de üzmemem gerekir.” dedikten sonra bakışlarını sonunda yüzüme çevirebildi. “Gözümün önünde kalbiniz durdu, size bakınca tekrar o anı hatırlıyorum.”

Duraksadım. Dudaklarım aralandı ama bir şey söylemedim. Kalbim mi durmuştu?

Bakışlarım istemsizce Cevahir’e çevirdim. Vereceği tepkinin büyük bir şey olacağını düşünmüştüm ama sadece yüzü kaskatı bir hal almıştı.

Biliyordu. Yeni öğrenmiyordu bunu.

“İyiyim Alper,” dedim sakince. Ağrılarım, göğsümde bir ağırlık ve bedenimin tamamında yoğun bir yorgunluk vardı ama son halimle karşılaştırırsam iyiydim.

“Hep iyi olun hocam,” dedi başını sallarken. “Geçmiş olsun tekrar.”

Başka bir şey söylemeden odadan çıktığında arkasından bakakalmıştım.

Alper odadan çıktıktan sonra yattığım yerde başımı Cevahir’e çevirdim. “Biraz daha uyuyacak mısın?” diye mırıldandım. Bu, tekrar bana yaklaşması ve onu hissetmeye devam edebilmem için gizli bir çağrıydı.

Başını iki yana salladı. Oturduğu sandalye yatağıma oldukça yakındı, buna rağmen yakınlık yetersizmiş gibi bedenini öne doğru eğip bana yanaştı. “Seni nasıl ona emanet ettiğimi sordun ya bana…” diyerek konuşmaya başladığında yüzü yüzüme yakındı.

“Kalbinin tekrar atması için o ihtimale tutunmak zorundaydım çünkü Seray. Ya o ihtimale tutunacaktım ya da kalbinle birlikte kalbimi durduracaktım. Bu çıkmazı anlayabilir misin karım?”

Dudağımın içini dişlerimle çekiştirirken boğazımda başlayan yanmanın sebebi onu bahsettiği çıkmazda hayal etmemdi.

“Kucağımda kan revan içinde gözlerini kapattın, sesimi duymadın, bana dönmedin. Benim sana tekrar kavuşmak için sınır tanıyacağımı mı sandın?”

“Ölsem…” diye soludum. “Ölsem rahat edecek bir adama beni kurtaracak diye mi güvendin?”

Bir şeyler söyleyecek gibi oldu ama sessiz kaldı. Neyden vazgeçtiğini bilmiyordum.

Bana bir şey söylemek için aralayamadığı dudaklarını yavaşça yanağıma bastırdığında gözlerim refleksle kısıldı. Gerçekten yanı başında olduğumu kendisine kanıtlamak ister gibi yüzüme sayısız kez dudaklarını bastırdı. En sonunda yine boyun çukuruma yüzünü gömdüğünde bu kez hareketsiz bir halde beklemedim, elim havalanıp ensesine doğru uzandı.

Saçlarının başladığı yere parmaklarımı bastırıp bedenimde kalan birkaç nefeslik güçle ona tutundum.

Konuşmamız gereken tonla konu, sorulması gereken bir dolu soru vardı ama hepsini ikimiz de sessiz bir anlaşma ile ertelemiş gibiydik.

Gözkapaklarımın taşıyamayacağım kadar ağırlaşmaya başlaması az önce içtiğim ilaçların ve biraz da Cevahir’in etkisiyleydi.

Gözlerim tamamen kapanıp bilincim uykunun esiri olmaya başlamışken son algıladığım şey Cevahir’in nabzıma bastırdığı parmaklarıydı.

Gözlerim en son kapandığında kalbim de çalışmayı bırakmıştı. Cevahir bunun rutine dönüşeceğine dair bir korkuyu ağırlıyor olmalıydı ki uyuyacak olduğum anda nabzımın attığından emin olmaya çalışmıştı.

Uykuyla uyanıklık arasında bir yerde solgunca iç çektim. Zihnime göğsüme bir bıçak saplandığı andan öncesini düşünmeme, o gün yaşananları şimdilik irdelememe emri versem de sürekli oraya kayıp gidiyordum.

Gözlerimi kapattıktan sonra da buna dair kâbuslar ile boğuşmuştum. Bitmek bilmeyen karanlık anların sonu, uykum yavaşça dağılmaya başladığında gelmişti.

Aradan ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordum ama beni uyandıran dinlenmiş olmak ya da herhangi bir yüksek ses değildi. Bedenimin ta kendisiydi.

Nefes alamayarak, göğsümdeki derin sancı yüzünden olduğum yerde kıvranarak uykudan koptuğumda dudaklarımdan dökülen sızlanmaların farkında bile değildim.

Kalbimin bunca yıl boyunca ağrıdığı zamanlar çoktu ama fiziksel olarak göğsümde bu kadar büyük bir ağrı beslediğim bir zaman hatırlamıyordum.

Gözlerimi güç bela biraz aralayabildiğimde şakaklarımdan acının etkisiyle ter damlaları iniyordu.

Yalnız değildim. Cevahir odadan gitmemişti ama benim halimi gördüğünde kanı birden soğumuş gibi donmuştu.

Bir elim soluma doğru uzandığında yere düşeceğini sanacağım kadar dengesiz bir hızla kapıya koştu. Bağırışını duydum ama sözcüklerini seçemedim.

Bir an sonra, gerçekten çok kısacık bir an sonra ise odada tıpkı uyandığım ilk andaki gibi üç kişiydik.

Henüz bağrışı koridorun diğer ucuna ulaşmayan Cevahir’le birlikte içeriye Muhsin Paker girmişti. Orada bir yerde bekliyor olmalıydı, bu kadar hızlı gelebilmesinin başka yolu yoktu.

Bu andan sonrası bulanıktı benim için. Gözlerimden akan yaşlar ve alnımdan yüzüme inen ter damlaları birbirine karışmıştı.

Muhsin’in müdahale ediyor olduğunu algılıyor fakat ne yaptığını anlamıyordum. Nefesimi kesen acıya karşı tek yapabildiğim sızlanmak, inlemekti.

Ağrı yavaşça göğsümden uzaklaştığında hâlâ nefes alabiliyor değildim.

Bir el enseme uzanıp beni yastıktan hafifçe doğrulttu. “Nefes al, nefes alabilirsin artık. Canın yanmayacak. Geçti.”

Sesin ve elin kime ait olduğunu seçemeyecek kadar acıdan sarhoşken o sese uydum. Korkarak da olsa ciğerlerime usulca nefes doldurdum. Canım bana söylenen gibi yanmadığında korkum azalmış, ikinci nefesi biraz daha cesurca çekmiştim.

“Aferin sana,” diye fısıldadı aynı ses. Ensemdeki avucun ve kaburgama yakın bir noktadan destek veren elin aynı kişiye ait olduğunu anlıyordum. “Biraz daha derin bir nefes al, son kez.”

Onu dinlerken alnıma dökülen saçlarımın biri tarafından geri çekilip okşandığını hissettim. Bu kez dokunuş tanıdıktı. Alnımdaki parmaklar dokunuşuna en aşina olduğum kişiye aitti. Cevahir’di.

Saçlarımı okşuyor olduğu sırada ne ensemdeki ne de göğsümün kenarındaki el kıpırdamıştı. Bu da zihnim bulandığından değil, dokunuşu gerçekten yabancıladığımdan tanıyamadığım anlamına geliyordu.

Beni kırılacakmışım gibi tutan, ağırlaşan bedenime destek olan bir yabancıydı. Ne garipti ki hem en yabancıydı hem en yakındı. Kanı damarımdan geçecek kadar yakın ama sıcaklığını ilk kez hissediyor olduğum kadar yabancıydı.

Alnımı Cevahir’in eline doğru güç almak ister gibi bastırdım. Beni anlaması birkaç saniye bile sürmedi, başparmağı usulca saçlarımın başladığı çizgiye sürtündü.

Bakışlarım ise karşımdaydı.

Gözlerimin eşi olan, tıpatıp aynısını taşıdığım bir çift göze bakıyor ve içim bomboşmuş gibi izliyordum.

Bana ‘aferin’ diye mırıldanan da oydu değil mi? O halde bu, hep almayı beklediğim ve tadını merak ettiğim bir aferindi. Er ya da geç… Gerçekleşmişti.

Okul çağımda öğretmenlerimden, meslek hayatıma başladıktan sonra çeşitli kişilerden aferinler almıştım ama hiçbiri çocukken hevesle beklediğim anne-baba aferinlerinin boşluğunu zerre kadar doldurmamıştı.

Ensemden bir türlü çekmediği elinin titrediğini hissediyordum. Titremesine rağmen beni kuvvetle tutuyordu. Saçlarıma doğru taşan parmakları gizli kalabilecekmiş gibi inanılmaz bir hafiflikte saç tutamlarımı okşuyordu.

Bir şeyin boğazıma dizildiğini, oradan burnuma doğru tırmanan yanmanın her yanımı sardığını hissettiğimde can havliyle kıpırdadım. Başımı oynattığımda Cevahir kılını bile kıpırdatmamıştı ama Muhsin’in elleri ateşe değmiş gibi aceleyle benden uzaklaştı.

Gözlerimin içine neden yalvarır gibi bakıyordu?

“Neydi bu? Canı çok yandı. Bir daha olur mu?” diye soran Cevahir konuşana dek Muhsin’in bakışları bendeydi. O konuşur konuşmaz bakışları Cevahir’e döndü.

“Olmaması için göğsündeki eksiltilebilecek ağırlıkları azaltması gerekiyor,” dediğinde histerik bir gülüş döküldü benden. Stresle tetiklendiğimi düşünüyordu. Haklıydı da. Kâbuslar beni buna sürüklemiş olmalıydı. Ama kolayca bunları azaltabileceğimi düşünmesi komikti.

“Öyle yaparım,” diye mırıldandım. “Gözlerimi kapatıp açarım ve birden her şey tozpembe olur, her zamanki gibi.”

Ciddiyetsizliğim açıktı. Hiçbir zaman böyle bir hayat sürmemiştim.

Yatağın iki yanında duran iki bedenin de kasıldığını, söylediklerimin onları buna ittiğini hissetmiştim.

Odanın kapısı hiçbir çalma sesi olmadan paldır küldür açıldığında içeriye kimin gireceğini görmek için başımı çevirdiğimde beni yan yana görmeyi beklemediğim bir ikili karşıladı önce.

Kapıyı pat diye açan eli kapının kolunda kalan Teoman’dı, bir adım arkasında ise İzel vardı.

Şaşkınca onlara baktığım sırada Teoman odadaki gergin elektriği yok sayarak bana doğru hızlandı. “Bu adam…” diyerek sitemle Cevahir’i işaret etti. “Uyandığını kimseye haber verme gereği duymamış, kafayı yiyeceğim.”

Cevahir suçlama ona değilmiş gibi hareketsizdi.

“Nereden öğrendin o zaman?” dedim kaşlarım havalanırken.

Teoman başıyla İzel’i işaret etti. “Ayaklı gazeteden.”

Beni olduğum konumda güldürebilecek olan kişinin Teoman olmasına şaşırmamıştım. Dudaklarım kıvrılmıştı İzel’e yüklediği sıfata karşı.

İzel’in haber kaynağının babası olduğu belliydi, irdelemedim. Ancak irdeleyebileceğim bir şey vardı; İzel Paker ıslak gözleriyle bana doğru yaklaşıp çekingen bakışlarla yüzümü izlerken kesinlikle olduğu yerde kalacak gibiydi ama onu göğsümün sağına doğru değecek şekilde bana sarılırken bulduğumda dudaklarım şaşkınca aralanmıştı.

“İzel?” diye mırıldandım sessizce.

Burnunu çeke çeke bir şeyler homurdandı. İlk kısımlar hiç anlam ifade etmiyordu ama son kısımlara doğru ne diyor olduğunu biraz biraz çözebilmiştim.

“Bir ablası kayıp bir ablası ölü olan biri olacaktım.”

Gözlerim irileşti. Bize az önce dalgın bakışlarla bakmakta olan Muhsin de İzel’i duyduğu anda benim gibi gözlerini açmıştı. “İzel!”

Muhsin’in uyarısının İzel’in beni ‘abla’ olarak anmasına olduğunu düşündüm. İlk aklıma gelen buydu, beni bunca zaman düşünmeye ittiği buydu çünkü.

İzel iç çeke çeke doğruldu, babasına doğru baktı. Muhsin ona uyarıyla bakarken konuştu. “Seray yaşıyor, Yasmin kayıp değil. Kendine gelir misin?”

İzel’in omuzları düşerken kendimi tutamayarak sordum. “Yasmin… Nerede?”

Muhsin alnını ovuştururken İzel bana baktı. “Bilmiyoruz. Yurt dışına çıkacağını söyledi ve öylece gitti. Aklına eserse bizi arıyor. Olduğu ülkeyi bile bilmiyoruz ama babama kalırsa kayıp değil.” İzel küçük bir çocuk gibi onun tarafında olan elimin parmaklarıyla oynarken üzgün bir tavırla konuşmuştu.

“Benim… Tanıştığımız an yüzünden mi?”

Benim yüzümden mi diye soramamış ve soruyu biraz çekiştirmiştim.

İzel parmaklarımı daha sıkı tuttu. “Değil,” dedi emin bir şekilde. “Onun karşılığı babamı seni yalnız bıraktığı için yargılaması oldu. Ki Yasmin Paker tarafından yargılanmak… Pek iç açıcı sonuçlanmıyor. Başka bir şey var ama ne olduğunu bilmiyorum.”

Muhsin’in araya girmesini bekleyen yanım susmuyordu. İzel benimle bir şeyler paylaştıkça onun müdahale edeceğini düşünüyor ve diken üstünde bekliyordum. Bunları bilmeme gerek olmadığını söyleyecek ve birden İzel’in elini elimden ayıracaktı sanki.

“Abi biz bi’ beş dakika konuşabilir miyiz dışarıda?”

Teoman, Cevahir’i dışarıya çağırdığında dikkatim direkt dağılmıştı. “Neden dışarıda?” diye sordum.

“Senin başını ağrıtmamak için yenge,” dedi Teoman bana yumuşak bir ifadeyle bakarken. “Beş dakikalığına çalıyorum kocanı, geri getireceğim aynı şekilde. Söz.”

İtiraz etmek istedim ama burada kalmalarını söylesem de Teoman benden uzakta söyleyeceği her ne ise onu asla dile getirmeyip başka bir şeyler saçmalayacaktı, tanıyordum.

Sessiz kaldığımda Cevahir bana doğru eğilip geçecek olan beş dakika boyunca yanında taşıyabilecekmiş gibi alnımın kenarına dudaklarını bastırıp uzunca öptü. Odadan çıkmadan önce Muhsin’e göz ucuyla bakmış ve aralarında çözümleyemediğim bir bakış silsilesi gerçekleşmişti.

O bakışmadaki anlaşmanın içeriğinde Muhsin’in odada durması da vardı sanırım zira kapı kapanırken hiç kıpırdamamıştı.

“İzel?” diye mırıldandım.

“Efendim?” demiş ve hemen bana gözlerini kırpıştıra kırpıştıra bakmıştı.

“İki gün boyunca neler olduğunu senden öğrenebilir miyim?” dedim beklentiyle. “Herkesi tanıyorsun, bana sosyal medyadaki gibi özet geçebilirsin değil mi?”

İsimleri de, olayları da en az bizim kadar biliyordu. İzel’in ağzından laf almanın en kolay yol olduğunu varsaymıştım.

İzel dudağını ısırıyorken Muhsin’in sesi kulağıma doldu. “Geçemez,” dedi sakince. Keskin bakışlarım onu buldu bu kez. “Sana sormadığımdan emindim oysa.”

“Doktorunum,” dedi yutkunurken. Başka bir şey söyleyemiyor olması boğazına bir yumru mu armağan etmişti? Ben o yumruyla yıllarca yaşamıştım. “Kalbine ağır gelecek hiçbir şey duymayacaksın, en azından kalbin yeniden rahatça atana dek.”

“Yani öyle şeyler duyacağım ki kalbim bunları kaldırmaz..? Öyle mi?”

Kaşlarımı çatarak sorduğum soruya tepkisiz kaldı. Birbirimize bir çeşit yarıştaymışız gibi göz kırpmadan bakıyorduk. Bakışlarımı kaçırmamakta direttiğimde onun da aynı şekilde bakışlarını çekmemesi yüzünden öylece kaldık.

“Beni biraz korkutuyorsunuz,” diye mırıldanan İzel’i duyduğumda iç çekerek gözlerimi kapattım. “Ablam da sen de babama benziyorsunuz tamamen,” dedi sonra İzel konuyu dağıtmak ister gibi. Bunu rahatsız olarak değil, tespit ettiği için kendisini tebrik eder gibi dile getirmişti. “Ben anneme benziyorum mesela ama siz annelerinize hiç benzememişsiniz.”

Buz kestim.

“Nereden biliyorsun?” dedim başımı ona çevirirken. Yatağımın kenarında duruyordu, elimi belli belirsiz tutmaya devam ediyordu. Muhsin de biraz ilerisindeydi. “Anneme benzemediğimi nereden biliyorsun?”

İzel ağzı yarı aralı halde telaşla babasına doğru döndüğünde ben de onu taklit ederek Muhsin’e baktım. Dudaklarım kırık bir soruya aralandı. “Geldi mi, burada mı?”

“Evet. Hayır.” dediğinde anlamsız bir cevap verdiğini sandım önce. Sonra iki soru sorduğumu ve annemin kim olduğunu hatırladım. Dudaklarım yorgunca kıvrıldı.

Gelmişti ama şimdi burada değildi.

Öleceksem bir an önce ölmemi ve tıpkı buraya uğrayışı gibi usulen katılması gereken cenazemin çok vakit almamasını dilemiş olabilirdi geldiğinde.

“Neden?” diye birden kısa bir soru fısıldayan Muhsin’e baktım dalgınlıkla. “Sana onun kızı olduğunu, seni onun büyüttüğünü söylediğim anların hiçbirinde neden aksini yüzüme bağırmadın?”

“Bağırsaydım da inanmazdın,” dedim duraksamadan. “Seni rahat ettirecek olan yalana tutunmuşken ve öyle yaşıyorken rahatını bozmama müsaade etmezdin.”

İzel gerginlikle parmaklarımı sıkarken Muhsin’in yüzünde karmakarışık bir ifade peydahlandı.

Sonrası sessizlikti.

Ne onlar konuşabildi ne de ben tekrar dudaklarımı araladım. Bir an sonra gözlerimi de kapattım. Uyumak için değildi, gözlerimi kapatırsam sessizlik daha huzurlu bir hal alır diye umut etmemdendi fakat işe yaramamıştı.

Kapıdan ses gelene kadar gözlerimi kapalı tutmaya devam ettim. Teoman’ın beş dakika dediği sürenin beş dakikadan fazla sürdüğünden emindim. Bir süre hiçbir hareketlilik olmamıştı etrafımda.

Gözlerimi açtığımda içeriye girmiş olan kişilerin az önce dışarıya çıkan ikili olduğunu sanıyordum. Cevahir ve Teoman’ı görmek için açtığım gözlerimi başka yüzlere denk gelince şaşkınlıkla kırpıştırdım.

İlk gördüğüm yüz, Nilgün teyzeye aitti. Arkasından birilerinin daha geldiğini de görmüştüm ama ben daha onları seçemeden Nilgün teyze bana bir nevi koşturduğu için dikkatim tamamen ondaydı.

Üzerime atılıp sarılacakmış gibi koşuşu yalnızca bana böyle hissettirmemiş olacak ki Cevahir’in ve Atalay hocanın ona uyarı dolu seslenişlerine bir de Muhsin’in sesi karışmıştı. Sırasıyla onlardan ‘anne - Nil - yavaş olun’ şeklinde uyarılar odaya dolduğunda Nilgün teyze omuzunun üzerinden bu üçlüye doğru bakındı.

“Çok biliyorsunuz siz,” diye huysuzlandıktan sonra bana döndü. Sarılmadı. Üstüme de kapanmadı. Avuçlarını yüzüme yaslayıp yanaklarımı kavradı usulca. “İyisin değil mi?”

“İyiyim,” dedim kısık bir sesle. Bana boncuk boncuk gözlerle bakıyorken iç çekti. “Çok şükür annecim,” derken onun sesi de oldukça kısıktı. “Korkuttun bizi.”

Dudaklarım yorgunca kıvrıldı. Nilgün teyze yanaklarımı biraz okşadıktan sonra hafifçe geri çekildi. “Bana öyle bir haber yollayıp daha yanına gelemeden nasıl korkuttun beni böyle?”

Kafam karışmış bir halde baktığımda Nilgün teyze eliyle Atalay hocayı işaret etti.

Kendisi ile bir miktar küsüm. Sizin yanınıza uğrayıp benim odamın önünden bile geçmemeye devam ederse küslüğümün dozajını arttırmayı planlıyorum. Bu mesajımı iletirseniz çok sevinirim.

Atalay hocayı son görüşümde, ertesi gününde cehennemi yaşadığım Cuma gününde bunları söylediğimi hatırlamıştım biraz düşündüğümde.

“Şaka yapmıştım,” diye mırıldandım.

“Hiç gülmedim,” dedi başını sallarken. Dudaklarımı birbirine bastırıp destek arar gibi sağa sola bakındım. Yan yana duran ikiliyi gördüğümde bakışlarım onlarda oyalandı biraz.

Cevahir sessizce durmakla yetindi. Bakışlarından bir şey okuyamadığım için sessizliğini neye yormam gerektiğini bulamadım ama aklındaki doluluğun benim göğsümde bir yarayla burada uzanıyor olmam dışında bir şeylerden de olabileceğini düşündüğümde içim sıkılmıştı.

Baktığım diğer isim olan Atalay hoca kollarını göğsünde çaprazladıktan sonra Cevahir’in aksine konuştu. “Güldü aslında,” dedi beni destekleyerek. “İlk söylediğimde bayağı güldü ama sonrası biraz kötü bir tesadüftü diyelim.”

Bilmiş bir ifadeyle Nilgün teyzeye baktım. Yüzümün haline gülümsedi. Bir şey söylemeden bana sessiz ama sıcak bir tavırla baktı öylece.

Her yanıma gelen önce hiçbir şey olmamış gibi konuşuyor sonra ölüp de dirilmişim gibi sessizce dalıp gidiyordu. Birinin bilincim kapalıyken olan biteni kayıt altına almış olup bana anlatabilmesini kesinlikle dilemekteydim.

Bir sürü kişinin olduğu odada yine bakışlarım tek bir kişiyi aradı, onu bulduğunda etrafta daha fazla dolaşmadı.

Arkasındaki duvara yaslı, gözleri hiç ayrılmadan benim üstüme saplı duran Cevahir’in bakışlarımızın kesiştiğini fark etmeyecek kadar dalgın durması kaşlarımın çatılmasına neden olmuştu. Bana bakıyordu ama bakışlarımı ona çevirdiğimi göremeyecek kadar aklının içinde kaybolmuştu sanki.

Odamdaki kalabalığın bir anda dağılmasının öncüsü Muhsin Paker’di.

Dinlenmem gerektiğini ‘doktorum’ olarak dile getirdiğinde kimse itiraz etmemişti ama ben bunu dile getirmek için Atalay hocanın yanımdaki sandalyeye oturup benimle sohbet etmeye başlamasını beklemesini biraz şüpheli bulmuştum.

Kendisinin ardından Vita’ya gelen başhekim olduğu için ona pek olumlu hisler beslemediğini tahmin ediyordum. Bu yüzden bir şekilde bu anı bozmak istemiş olabilirdi. Başka bir sebep… Neden olsundu?

Odada yalnızca Cevahir kaldığında onun yanımdaki sandalyeye oturması için bekledim. Uzun sürmeden gelip sandalyeye yerleştiğinde kendimi yan çeviremediğim için yalnızca başımı omuzuma doğru çevirmiş ve ona bakmaya başlamıştım.

“Teo neden çağırmış seni?”

Omuzlarını belli belirsiz kaldırıp indirdi. “İşlerle ilgili.”

“İşler..?” dedim sorar gibi.

“Aklını yormana gerek olmayan bir şeyler,” dediğinde tepem çoktan atmıştı artık.

“Telefonlarımı açmaya tenezzül etmediğiniz sabahtan kalma işler mi?”

Cevahir’e bir silah doğrultup parmağımı tetiğe bastırsaydım onu bu kadar ani şekilde sarsamazdım sanırım. Sorumla birlikte üzerine bir fırtına akın etmiş gibi dört bir yana dağılmıştı sanki.

“Böyle olacağını bilmiyordum,” derken kendi kendine konuşuyor gibiydi. Kısa bir nefes aldım.

Onlara ulaşmaya çalıştığım sırada evdeydim. Telefonu açması ile açmaması arasında bugün olduğum konumu ve hali değiştirecek bir fark yoktu.

“Ne karıştırıyordun da telefonlarımı bile açmaman gerekti?” diye sordum cevap alamayacağımı bilir bir şekilde. Söylenir gibi sormuştum.

Sustu.

Suskunluğunun ben tekrar konuşmadıkça bitmeyeceğini, sürebildiğince devam edeceğini düşünüyordum. Bakışları onun tarafında yatağa yaslı duran elime saplanmıştı, yüzüme bakmadan öylece sol elime bakıyordu.

Beni yanıltarak birkaç dakika sonra dudaklarını araladı.

“Yüzüğün… Bende.” derken sesi biraz tereddütlüydü.

Onun bakışlarını kaldırmamasına tezat şekilde gözlerimi yüzünden çekmiyorken mırıldandım. “Kalsın sende.”

Başını, boynundan bir kırılma sesi çıkabileceğinden şüpheleneceğim bir hızda kaldırıp gözlerini gözlerime diktiği an, kısacık cümlemin sonundaydı.

İtiraz etmek için, yüzüğümü bana vermek için ve aslında kısaca bundan önceki aylarda her ne yapıyorsa öyle yapması için bekledim.

Hiçbir şey yapmadığında ise bunu beklemediğimi saklayabilmek için kendimi fazlasıyla zorlamam gerekmişti. Odayı kaplayan sessizlik mümkünmüş gibi içerideki havayı da soğutmuştu, üşüdüğümü hissetmiştim bir an için.

Bel hizama kadar çekili duran örtüyü biraz daha yukarı çekmek için elimi uzatacağım sırada karnımda birden bire hissettiğim ağırlık nedeniyle donmuştum. Bu, üşümeye benzer bir donma değildi; baştan ayağa tüm bedenim donakalmıştı.

Üstümdeki ince hasta kıyafetinin kumaşını hiç edecek kadar yoğun şekilde, canım yanmayacak ama tenim ondan başka bir şey hissetmeyecek kadar sert bir baskıyla Cevahir alnını karnımın doğru bastırmıştı. Bana gömülmüş gibi, bedenime tapınıyormuş gibi, oradan bir daha hiç kalkmayacakmış gibi…

Yarısı bana yarısı yatağa doğru dağılan ağır nefeslerinin arasından yükselen sesini duymuştum.

“Nefret etme,” demişti önce bir solukta. “Benden tekrar nefret etme.”

Nefesimi tutmama sebep olan da buydu.

Uyandığımdan beri ertelediğim ama aslında uyandığım andan beri aklımda bir köşede sırasını sabırsızca bekleyen anıyı öne doğru çekiştiren bu yakarışıydı.

Öleceğimi sandığım anda, kucağında son nefesimi verdiğimi düşünmeye başladığım anda dudaklarım aralanmıştı ve bir süredir kendimde saklı tuttuğum değişimi ona duyurmuştum.

Bendeki artık nefret değil demiştim. Ona, ondan nefret etmediğimi söylemiştim ve eğer beni susturmasaydı çok daha fazlasını dilimden dökmekte tereddüt etmeyecektim.

“Cevahir,” diyebildim soluk bir sesle. Şaşkınlıkla çaresizlik arasında bir yerdeydim. Yüzünü göremiyordum. Alnını yaslı olduğu yerden kaldırmadan öylece duruyordu, ne ağırlığı artıyor ne de azalıyordu. Başka hiçbir şey söylemiyordu.

Beni aylar önce ondan nefret edeyim ve bundan hiç vazgeçmeyeyim diye hayatına alan, çok kez bunun altını çizen adam şimdi üzerime kapanmış tam aksini fısıldıyordu.

“Yüzüğün bende kalsa da, yanımda olmak artık güvenli olmasa da benden nefret etme.”

“Parmaklarım şiş,” diye mırıldandım afallamış bir halde. “Anestezi yüzünden ödemlendiklerinin farkındayım. Yüzüğümü takamam böyleyken.”

Duraksadı. Omuzlarının kasıldığını fark ettim.

“Ödem geçene kadar…” diye konuşurken usulca başını kaldırdı. “… takmayacaksın. Sonra yüzüğünü geri mi alacaksın?”

Kafası karışmış bir çocuk gibi yüzüme bakarken başımı omuzuma doğru eğdim. “Yüzüğümü satman gereken bir çıkmazda değilsek…” dedim gözlerimi gözlerinden ayırmadan. “Geri almak isteyeceğim, evet.”

Sesi çıkmadığında az önce beni şaşkına çeviren diğer kısım için dudaklarımı araladım tekrar. “Ve yanının güvenli olmadığını söylemen umarım uykusuzluğundandır. Aksi halde bu kadar aptal bir adamla evlendiğim için kendime acımaya başlayacağım.”

Gözleri ilk kez merakla hafifçe büyüdü. Nasıl devam edeceğimi dinlemek için aceleciymiş ve bana yaklaşması konuştuğumda beni duymasını hızlandıracakmış gibi yüzünü yüzüme yaklaştırdı.

“Yanın güvenli hissettiren tek yer Avcıoğlu,” diye fısıldadım. “Yanımdan uzaklaştığın ilk sabahın biraz sonrasında göğsümde koca bir delik açıldı.”

Aynı deliği göğsüne oymuşum gibi yüzü acıyla kasıldı. “Benim yüzümden…”

İç çektim. “Zerrin’e kalbimin altına bıçak saplamasını söyleyen sen miydin?”

Durdu tabii. Sesi de çıkmadı kılı da kıpırdamadı.

“Hayatıma girdin diye ölüyordum, günlerdir bunu mu çeviriyorsun aklında?” diye sordum.

Zar zor fark edilebilecek bir şekilde başını olumlu anlamda salladı.

“Ben zaten ölüden farksızdım, Cevahir.” derken kendime acıdığımdan böyle konuşmuyordum. Sadece aylar öncesinde olduğum kadından bahsediyordum dürüstçe. “Hayatıma gökten iner gibi girerken peşinden ölüm getirmedin. Kendin bile farkına varmazken bana yaşıyormuşum gibi hissettirdin.”

Yaşadığımı hissedebilmek için yalnız olmamaya, yalnızlığımı alelade birileriyle değil gerçekten etrafımda yer kaplayan biriyle bastırmaya ihtiyacım vardı. Beni dört yandan kuşatırken, sinirlerimi bozacak kadar fazla yaşam alanıma müdahale ediyorken yaptığı da buydu.

Söyleyeceklerimin bitiminden bir an sonrasında istesem de hemen konuşamazdım zira dudaklarını dudaklarımın üstüne bastırmış, dudaklarımı talan etmesine aşina olduğum halde beni kırılacak bir cam parçaymışım gibi usulca öpmüştü.

Gözlerim bir nefeslik süreden daha hızlı örtülmüş, görüşüm hemen siyaha bürünmüştü.

Aramızda bir mesafe bulunduğu bile şüpheli olacak şekilde sadece dudaklarımız ayrılacak şekilde geri çekildiğinde gözlerimi açmakta acele etmedim.

“Peşinden yaşam getiren sensin, karım.” dediğinde gözlerimi kısık da olsa araladım. “Bundan önce yaşamıyor olduğumu ve bundan sonra sensiz yaşayamayacağımı bana parmağını bile kıpırdatmadan öğreten sensin.”

Gözlerimi kırpıştırarak ona bakmakla yetindim. Dibimde duran yüzünü aylardır görmüyormuşum, unutmaya yüz tutmuşum da yeniden kavuşmuşum gibi izlerken onun da aynısını yaptığını görüyordum.

Aradan kaç dakika gelip geçti bilmiyordum. Onu izlerken ve böyle yakından hissederken zamanın akışı uzağımda olduğu anlardan çok daha bulanıktı.

Geçip giden zamana ve az önce içini bir nebze de olsa ferahlatmasını umduğum cümlelerimden sonra yavaşça gözlerindeki gölgelerin dağılacağını düşünmüştüm. Beni ölümün kıyısına sürükleyen o değildi. Böyle düşünmesini isteyecek kadar saldırgan olabildiğim zamanlar eskide kalmıştı. Şimdilerde Cevahir Avcıoğlu için iyiyi dilemekten başka bir şey bilmiyordum.

“Neden geçmiyor?” diye fısıldadım. Elim havalanmış, sakallarının birazını örttüğü yanağına doğru kapanmıştı. “Niye için kanıyormuş gibi bakıyorsun bana?”

Yanağını elime doğru bastırdı. “Geçecek yavrum. Buradasın, beni bırakmadın. Başka hiçbir şey kalıcı yara değil, elbet geçecek.”

Şimdiye dek sadece sandığım ama bu cümlelerle birlikte artık kesinleşen bir şey vardı: Cevahir’in bakışlarının arkasında saklı olan ağrılar sadece benim yükümden değildi.

“Benden saklanma,” dedim başparmağımı gözünün altına doğru sürterken. “Bir şey olduysa… Ki biliyorum olmuş, bakışların benden yardım istiyor Cevahir. Sen sussan da gözlerin benimle konuşuyor, anlat.”

Dokunuşumla birlikte bir an çözüleceğini ve uzun uzun iç dökeceğini sandım. Bunu sanmama sebep olan yüzündeki ifadenin değişmesiydi ama çok geçmeden konuştuğunda yanıldığımı anladım.

“Kendini düşün,” dedikten sonra dudaklarını elime hafifçe bastırdı. “Sadece kendini düşün.”

Sinirle elimi yüzünden geri çekmeye çalıştım ama bileğimi nazikçe tutarak buna engel oldu.

“Öyle yapayım,” dedim kolayca kabullenmişim gibi. “Sen de öyle yap. Herkes kendisini düşünsün çünkü olması gereken bu. Değil mi?”

Bir adım ileri iki adım geri atmaktan yorulmuştum.

“Yanlış anlıyorsun-…” diyerek konuşmaya başladığında o susmadan önce ben konuşarak onu bastırdım. “Doğrusunu anlat o zaman!”

Sesimi elimde kalan güçle olabildiğince çok yükseltmiştim. Nefes nefese kalmama, göğsümün düzensizce şişip sönmesine yol açan bir yükselişti bu.

Keskin bir hal alan bakışları yüzümdeydi. Artık yüzlerimiz o kadar yakın da değildi, doğrulmuş ve sandalyede dik bir şekilde oturur hale gelmişti.

Takındığı bu ciddi tavrın ardından gelecek olan haberin ne olacağını bilmiyordum. Ama duyduğumda odanın içinde birden kaybolmuş gibi hissetmiştim.

“Cavit öldü,” demişti.

Babasının öldüğünü ona adı dışında bir şeyle seslenemez halde dile getirmişti. Babam öldü dememişti. Sanıyorum ki babası onun için zaten çoktan ölmüştü, şimdiki haber Cavit Avcıoğlu’ndan ibaretti.

“Ne?” diye fısıldayabildim önce. Sadece dudaklarım kıpırdamış, sesim bile çıkmamıştı.

Aklımda birden fazla sebep ve sonuç dönüp duruyorken aradan sıyrılan, diğer her şeyi arkada bırakan o düşünce ortaya çıktığında dudaklarımdan korku dolu bir nida döküldü.

“Sen…” diye mırıldandım. Sen mi yaptın diye sormaya çalışmış ancak tek kelimeden fazlasını seslendirememiştim.

Annesine olanları öğrendiğinden beri içinde büyüyen ve Cavit’e hiçbir zaman tam anlamıyla kusamadığı öfkenin tetikleyicisi ben olmuş olabilir miydim?

Paniğimin onun birini öldürmüş olmasına değil, bundan sonra yaşanacaklara dair olduğunu fark ettiğimde ise hıçkırıklara boğulmam birkaç saniye bile sürmemişti.

Cevahir düz bir ifadeyle arkasına yaslanarak konuşan bir başkasıymış gibi hıçkırıklarımı duymaya başladığı anda öne doğru eğildi hızla. Bu yakınlaşmayı kolumu boynuna doğru sarıp onu kendime çekebilmek için fırsat bildim, böylece bir an sonra yanağı yanağıma yaslı halde yastığıma yakın bir yerdeydi.

İç çeke çeke ağlamama neden olan bu an mıydı yoksa bu ana kadar biriken her şeyi şimdi mi kusuyordum şaşırmıştım.

“Seray?” derken tereddütle doluydu sesi.

“Gitmen gerekecek,” dedim hıçkırıklarımın arasından güç bela. Kaçacak mıydı şimdi? O yüzden mi gözlerinin arkasında gölgeler saklıyordu?

Cevahir’i çok sıkı tuttuğumu, hiçbir gücün onu geri çekip benden uzaklaştıramayacağını sanıyordum ama biraz gayretle kendisini geri çekip yüz yüze geleceğimiz şekilde yanağını benden ayırabilmişti.

Yanaklarımı sımsıkı kavrayıp yüzümü avuçlarının arasına sığdırdı. Benim neyin pençesinde kıvrandığımı tam o anda, gözlerimin içine baktığında anlamış gibi ifadesi birden kırıldı. Döktüğüm gözyaşları güvenli sıcağından ayrıldığını ve bir daha dönemeyeceğini düşünen bir bebeğin yaşlarından farksızdı.

“Seninleyim,” dedi yarı şaşkın yarı buruk bir sesle. “Yanındayım karım, senden gitmem, gidemem.”

Nefes almaya çalışırken burnumu sertçe çektim. “Birlikte mi kaçacağız?” diye sordum.

Onu gülmekle ağlamak arasında gördüğüm ilk andı bu, emindim. Ne sık sık gülen ne de ağlayan bir adamdı ama şimdi ikisini de aynı anda yapmak istiyor gibi bakıyordu.

“İntihar etmiş,” diye fısıldadı.

Az önceki haberin üzerine daha çarpıcı bir haber geleceğini tahmin edemezdim. Dudaklarım hafifçe aralanmış, öylece kalmıştım.

Duyduklarımı algıladığım anda ilk yaptığım onu sıkıca tutup tekrar kendime çekmekti. Bu kez yüzünü yüzüme doğru çekmemiş, boyun çukurumda yüzünü kaybetmesine öncülük etmiştim.

Az önce içinde bulunduğu ikilemden de yüzü boynuma temas ettikten hemen sonra sıyrılmış, gülmekle ağlamak arasındaki sıkışıklığı gözlerinden akan ilk damla tenime çarptığında son bulmuştu.

Babana kızgın değil miydin neden ağlıyorsun diye soracak son kişi bendim. Çünkü neye ağladığını çok iyi biliyordum.

 

 

~

 

 

“Bir sorun olsa hissederdim,” diyerek kendimi daha geri çekebilmem mümkünmüş gibi yatağa iyice bastırdığımda pes etmemişti.

Ne yaptığını bilir şekilde dört bir yanımı ve üzerime bağlı olan tüm her şeyi kontrol ediyorken ona söylediğim her şey havaya karışıyor ve ona hiç ulaşmıyordu sanki.

“Sana söylüyorum,” diyerek dayanamayıp yakındığımda bakışlarını sonunda yüzüme çevirdi.

“Bir sorun olduğunu hissetsen de haberim olmasın diye öylece beklerdin.”

Dümdüz bir ifadeyle baktım ona. Doğruyu söylemediğinden değildi, bire bir doğruyu dile getirmişti ama bunu yapabilmesini sevmemiştim.

Muhsin Paker’in bana daha önce düşmanıymışım gibi baktığı anlar mı yoksa bir türlü dibimden ayrılmadığı bu dakikalar mı daha yorucuydu seçemiyordum.

Odada yalnız değildik ama yalnız da sayılabilirdik.

Bir şeye ihtiyacınız olursa buralardayım diyen Alper’i -korkusunu bir kenara bırakması güç olsa da- Cevahir’e onu sakince uyutacak bir ilaçla dolu enjektör ile yaklaşmaya ikna edebilmiştim. Odanın bir duvarına yaslı duran koltukta uzanıyor halde, seslerimizi duymadan derin nefeslerle uyuyabilmesinin nedeni de buydu.

Cevahir en ufak bir seste diken üstündeymiş gibi gerildiği için Muhsin odaya girdiğinde Cevahir hiçbir tepki vermeyince bayıldığını sanarak nabzını kontrol etmek için ona yaklaşmıştı hatta.

“Tekrar işe mi alındın burada?” diye mırıldandım sürekli etrafta bulunmasına anlam getirmeye çalışarak.

“Hayır,” dedi duraksamadan. “Özel olarak tek bir hasta için buradayım.”

“Evine gidebilirsin,” dedim yattığım yerden yapmak zor olsa da omuz silkerken. “Amacın ne bilmiyorum ama canım umurundaymış gibi nöbet beklemene gerek yok.”

Şimdiye kadar söylediklerimle başaramadığımı bu cümlelerle başarmıştım. Yüzünde canını acıtmışım gibi bir ifade belirmişti.

“Kendini korumak için dilinden zehir dökeceksen, gözlerini de buna uymaya ikna etmelisin.”

Başımı omuzuma doğru düşürdüm. “Gözlerim yine zavallı bir çocuk gibi mi bakıyor sana? Üzgünüm, saklamayı unutmuşum.”

“Zavallı olan benim,” dedi bakışlarını benden hiç çekmeden. “Sana az önce söylediğimi yapmayı çok iyi bildiğimden sözlerimden şüphe duymadın, gözlerimi saklamayı unutmadım çünkü Seray. Seni korunmam gereken bir tehlike sanıp sana zehir saçarken bakışlarımın içimdeki hiçbir şüpheyi ele vermesine izin vermedim.”

Bir şey söylemedim. Söylenecek bir dolu şey bulurdum ama hiçbirinin bizi olduğumuzdan daha aydınlığa götüreceği yoktu.

“Evime gitmeyeceğim,” dedi kısaca. “İkide bir beni odanda görmeye alış çünkü kalbinin eskisi kadar sağlıklı olduğundan emin olana kadar nöbetçilik yapmaya devam edeceğim.”

“Çünkü..?” dedim onu devam etmeye teşvik eder gibi.

“Çünkü kalbinin atmadığı dakikaları buna yemin ederek geçirdim. Bana istediğini söyle, istediğini yap ama o ameliyat masasında verdiğin birkaç dakikalık ceza kadar ağırını tekrar bulamazsın.”

Bir şey söylememe zaman bırakmadan arkasını dönüp kapıya yöneldiğinde bakışlarım sırtına saplanmıştı. Adım adım uzaklaşışını izlerken aldığım nefesler dahi sessizdi. Çıtımı çıkartsam geri döneceğini düşünerek derin bir sessizliğe gömülmüştüm.

Geri dönmesinden korkmuyordum, ondan korkmuyordum. Korktuğum tek bir şey vardı, o da bendim.

Yattığım yerden kalkamadığım için uyandığımdan beri yaşadığım tüm hareketlilik odamın kapısının açılıp kapanması ve içeriye girip çıkan insanlardan ibaretti. Bir sonraki hareketliliği beklerken bir ara uyuyacak gibi olmuş, belki de bilmediğim bir süre boyunca uyumuştum.

Ağır bir ameliyattan çıkan bir hastanın yapmaması gereken ölçüde kendimi düşüncelerle boğduğum için bedenim alarmlar çalıyor ancak ben alarmlara kulak tıkayarak sonu gelmez sorunlardan bir diğerini düşünmeye başlıyordum.

Muhsin Paker kalbim hakkında -ben aksini söylesem de- diken üstünde olmakta muhtemelen haklıydı. Komplikasyon gelişmese de ben kendime yüklediğim bu ağırlıklarla kalbimi acıdan patlatıp bir kez daha ölümle kucaklaşabilirdim.

Bahsettiğim hareketlilik, kapıda kısa bir vuruş ile başladı bir süre sonra.

Seslenmedim, kapının aksi bir şey duyulmadığında açılacağını biliyordum.

İçeriye girenleri gördüğümde ise dudaklarım istemsizce aşağıya doğru meyletmiş, neredeyse titremişti.

En önde Beste vardı.

Arkasından gelen ikili de Levent ve Teoman’dı.

Beste yüzünde hiçbir şey okumanın mümkün olmadığı bir ifade ile bana doğru yaklaştığında yanıma varmasına bir iki adım kala gözlerini görebilmiş ve ifadesini okumama gerek olmadan yeterince farkındalık kazanmıştım.

Gözleri fazlasıyla şişmişti.

Ya çok uyuduğunda ya da çok ağladığında gözleri böyle balon gibi olurdu. Dün geceyi huzurlu bir uykuyla geçirip bolca dinlenmiş gibi görünmediği de belliyken şişliğin sebebini aramama lüzum yoktu.

Elimi sıkıca tutup yatağın bacak hizamda kalan boşluğuna oturduğunda parmaklarımı parmaklarına doladım ben de.

Sessizliği anlamsızca böldüm hemen sonrasında. “Merhaba,” diyerek ilginç bir giriş yaptığımda Beste burnundan yorgun bir nefes bırakıp dudaklarını kıvırmaya çalıştı. “Sana da merhaba.”

“Abi?” diyerek seslenen Teoman’ın Cevahir’in tepesinde şüpheyle dikildiğini gördüğümde onlara doğru baktım. “Uyuyor,” dedim açıklamayı uzatmadan.

“Bu kadar derin mi uyuyor?” derken Teoman ikna olmuş gibi değildi.

“Sakinleştirici…” dedim ağzımda geveleyerek.

“Yattığın yerden adamı bayılttın yani,” dedi Teoman yüzündeki şüpheler kaybolurken. “Tam senlik hareketmiş yenge.”

Beste’ye baktım yardım ister gibi. Elimi sıktı. “İhtiyacı vardı, iyi olmuş.” dedi başını sallarken. “Gözünü bile kırpmıyordu kaç saattir, iyi değildi.” Daha sonra baksa görebilecekmiş gibi göğsümün soluna doğru bakındı. “Ağrın var mı senin?”

“İyiyim,” dedim sadece. Ağrım yok denecek kadar hissedilmez değildi ama yakınacak kadar da kötü değildim.

Odadaki en sessiz ismin uyukluyor olan Cevahir olması gerekirken, onun nefes sesleri bile Levent’ten daha sesli olduğunda kafam karışarak Levent’e doğru döndüm. Kapıdan girdikten sonra Beste bana, Teoman Cevahir’e yaklaşmıştı ama Levent sadece iki adım atmış ve sırtını sağımda kalan duvara doğru yaslayarak öylece durmuştu.

Bakışlarımın ağırlığını hissederek başını kaldırdığında bir şey söyleyeceğini düşündüm ama yine sessiz kaldı. Sadece beni meraklandırmamak istiyor gibi hafifçe gülümsemeye çalışmıştı. Oldukça başarısız ve aksine sonuçlanan bir denemeydi. Merakım giderilmek yerine körüklenmişti.

“Niye orada duruyorsun?” diye sordum kaşlarım anlam veremediğimi belli edecek şekilde çatılmışken.

“Çıkayım,” diyerek birden beklemediğim şekilde hareketlendiğinde şaşkınca duraksadım. Bakışlarım bir an için Beste’yi buldu. Onu şaşkın olmak yerine dalgın ve biraz da üzüntüye bulanmış halde görmüştüm.

“Levent,” dedim allak bullak aklımla artık kimin ne halde olduğunu bulmak imkânsızlaşmışken. “Yeni geldin, neden çıkasın?”

Gözlerini bir anlığına sımsıkı kapattı. Yeniden gözlerini araladığında az önceki donuk ifadesi kaybolmuş, yerine birazdan yere yığılacakmış gibi duran dirençsiz bir adam gelmişti.

“Özür dilerim,” diye mırıldanmasını beklemiyordum. Beklemem için bir sebep de yoktu aklımda. Neyin özrüydü bu?

“Annem… Ablam…” diyerek zar zor sayıkladığında üstlerine birden kilolarca yük inmiş gibi omuzlarım aşağı doğru hareketlendi, olduğum yerde küçülecek gibi oldum. “Özür dilerim engel olamadığım için.”

Genetikti sanırım.

Haberleri olmayan konularda üstlerine suç yüklenmek ellerinde olmayan bir aktarımdı.

“Bir daha olmasın,” dedim düz bir ifadeyle.

Böyle bir cevap beklemediği için afallayarak bir an başını salladı. “Hım?” gibi bir ses çıkarttı.

“Bir daha böyle saçma sapan konuşup başımı ağrıtma, hastayım görmüyor musun salak?”

Ciddiyetsizliğimi gördüğünde çocuk gibi elinin tersiyle bir gözünü çekiştirerek ovduktan sonra ileri adımladı. Yatağın dibine geldikten sonra eğilirken tereddütsüzdü. Alnımı öpüp tekrar doğrulurken bakışlarında tatlı bir sevgi yığını vardı, bu nedenle dudaklarından da benzer bir şey dökülür sanıyordum.

“Sensin salak,” diyerek yüzünü buruşturduğunda kendimi tutamayarak kıkırdadım. Levent’in ciddi olduğu bir dünyaya gözlerimi açtım sanarak birkaç dakikalığına şok olmuştum ama geçmişti.

“Lan!” diyerek birden telaşla bağırıp hareketlenen Teoman’a üçümüz aynı anda döndük. Korktuğu şeyin uyanan Cevahir olduğunu anladığımda kıkırdamamdan kalan kıvrım bozulmadan genişledi.

“Seray’ı öptüm diye kalktı muhtemelen, sensörlü.” diye homurdandı Levent.

“Hakarete kalktı bence. Salak dedin Seray’a.”

Cevahir’in yüzü uyku sersemi bir halden hızla sıyrılıp bakışları sırasıyla hepimizde gezindikten sonra ayaklandı. Bir şey söylemeden yatağa doğru yaklaşması Levent ve Teoman’ın uzak köşelere doğru çekilmesine neden olduğunda kendimi tutamayıp tekrar kıkırdadım.

Cevahir’in onlara değil bana doğru geldiğini bildiğim için kılımı kıpırdatmadan beklemiştim. Beni yanıltmayarak üzerime doğru eğilip dudağımın kenarına küçük bir öpücük bıraktı. “İyisin,” derken hem sorar hem kendine hatırlatır gibiydi.

Başımı hafifçe salladım olumlu anlamda.

“O zaman neden civcivin odaya geldikten sonra benim birden ölü gibi uyuduğumu açıklamak istersin, değil mi?”

İç çektim. “Alper’in Teo’dan daha işlevli bir sağ kol olması kıskanıyor olabilir misin?”

“Yenge,” diyerek sitem eden Teoman’a göz ucuyla baktım. “Buradayım ben de, sağ ol ya.”

“Değiştirelim o zaman,” dedi Cevahir. “Teo’yu sen al. Civcivi ben.”

Dudak büktüm. “Alper senden ürküyor.”

“Ben de ürküyorum. İnsan alışamıyor da zaman geçtikçe. İlk günkü gibi taze hislerim.” dedi Teoman hüzünle.

“Bu romantik ayakları Cevahir’e değil başka birine çek istersen.” diyen Levent’ti.

Gözlerimi kocaman açtım. “Kime?”

“Magazinci kıza yürüyordu,” diyerek bilmiş bir tavırla kollarını göğsünde çaprazladı Levent. “Cevahir’e romantiklik yapacağına ona yapsın.”

“Teo?” diyerek Teoman’a döndüm. “Konu İzel mi?”

“Yok,” dedi Teoman. “Konu niye o olsun, delinin teki.”

“Sen de çok aklı başında birine benzemiyorsun,” diye homurdanan Beste’ye gülecek gibi oldum. Benim yerime Levent kendini tutmadan gülmüştü.

“Bu kadın neden sürekli hakaret ediyor? Sadece Levent’e ediyorken hayat güzeldi, artık bana da ediyor. Üçüncü görüşmeden sonra hakaret mertebesine ulaştım.”

Susmadan hepsi birbirleriyle dalaşmaya başladığında odanın içini birden farklı bir hava doldurmuş, uyandığımdan bu ana kadar olan tüm gerginlik kısa süreliğine de olsa gizlenmişti.

Belki biraz daha aklımı toparlayabilmiş olsaydım bu atışmanın aslında doğal olarak uzamadığını, ben ilk birkaç tepkiye güldükten sonra Cevahir’in Levent ve Teoman’ı bakışlarıyla dalaşmaya devam etmeye ittiğini fark edebilirdim.

Cevahir ben gülmeye devam edeyim diye kaşla göz arasında bu yola başvurmuştu.

Fark edemediğim ve bir daha hiç haberimin olmayacağı böyle kaç anı daha kaçırmıştım bilemezdim ama bundan sonra yenilerinin mutlaka yaşanacağını biliyordum.

Cevahir Avcıoğlu artık kendi çıkarlarına yarayacak diye beni bizzat oyununa oyuncu yapmıyordu. Benim çıkarlarım için küçük oyunlar oynuyordu ve benim tek yapmam gereken izleyici olmaktı.

Aynı oyunda ama yepyeni bir perdedeydik. Bu perdede değişen çok şey olacağı fazlasıyla açıktı. Ve içimdeki ses bir adım sonrası için ilk kez karamsar değildi, sadece huzurluydu.

 

 

~~~


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Gözyaşı Kadehleri 35.Bölüm

Gözyaşı Kadehleri 33.Bölüm

Gözyaşı Kadehleri 29.Bölüm