Sen Başkasın 23.Bölüm

 23.BÖLÜM



Bu bölüm ile birlikte bir sonraki bölüm de yayımda, onu da okumayı unutmayın

İyi okumalar!

 

 

~~~

 

 

- Ateş

 

Yaşamın monoton, sinir bozucu ve sonlansa göğsümden ağırlık kaldıracakmış gibi hissettirmesinin normal olmadığını ilk fark edişim beş altı yıl kadar önce, Esila’nın soyadının hakkını vererek yıldırım gibi hayatıma düşmesiyle gerçekleşmişti.

Sonra elimden bu hak kayıp gitmiş, yine her aldığım nefes beni boğmaktan öteye götürmemeye başlamıştı. Biri benimle kukla gibi oynuyor olsa gerek, bir sonraki yıldırım ilkinden de kuvvetliydi. Birden fazla yönden darbe almış ve sarsılmıştım. Sonunda ise göz açıp kapayana dek yeniden ikna olmuştum. Yaşamak nefes alıp vermekten fazlasıydı, nefes almak boğuyorken bile bir sonraki anı görebilmek için insanın yalvarası gelebiliyordu.

Dışarıdan bakıldığında sıradan görünen bir Pazar kahvaltısında, bir araya geldiğinde anlamanın mümkün bile olmadığı uğultuların arasındayken bu andan kurtulmak ve kabuğuma çekilip sessizlikte beklemeyi istemek yerine tüm kaslarım huzurla gevşemişken hep bu anda kalmayı dilememe bakılırsa geçmişten bugüne değişen çok şey vardı. Bu değişim benim için mümkün olabildiyse, herkes için mümkün olabilirdi. Yalnız ve bunu en konforlu yer sanarak geçirdiğim upuzun zamanlardan sonra şimdi gözlerimin durmadan aradığı küçük bir kalabalığım vardı.

“Salatalığını uzun uzun yemek seni yumurtadan kurtarmayacak, annecim. Yemen gerekiyor o yumurtayı.”

Diğer uğultuların yanı sıra, en yakınımdaki sandalyede oturmakta olan Esila’nın sesini ayırt edebilmiştim hemen. Umay da onun yanında, bizim kucağımızda olmadan da masaya uzanabilmesi için normal sandalyelerden çok daha uzun bacaklara sahip sandalyesinin üzerindeydi.

“Yumuyta piş kokuyoy ama.”

Her kahvaltıda bahanesi değişiyordu. Bazen yumurta yanlış renkte oluyordu, bazen yumurtanın canı yenmek istemiyordu, bazen Köpük’ün yumurta yemesi gerekiyordu. Görünen o ki bugün ilk aklına gelen bahane koku olmuştu.

“Hiç kokmuyor,” dedi Esila başını sallarken. “Bak herkes yedi yumurtasını, kötü koksa onlar da yiyemezdi.”

Umay bakışlarını bahsi geçen kişileri incelemek üzere masanın dört bir yanında gezdirdi. Bugünkü kahvaltımız, evdekilerle sınırlı olmayan ve Sancar ailesini de kapsayan bir kahvaltıydı. Duygu, Erdem ve Kuzey’i sabahın erken saatlerinde kapıda gördüğümde ifadem aç karnına buraya sürüklenmiş olan Kuzey kadar huysuzdu.

Esila ve Duygu arasındaki planlardan haberim olmuyordu. Onları kapıda bulduğumda da, Esila birden karşımda belirip onlara gideceğimizi söylediğinde de bana sürpriz oluyordu bu durum.

“Eydem yememiş, bak yumuytası oyda bekliyoy.”

“O yese de yaramıyor, bebeğim. Gelişme çağı sonlandı, gelişememiş gerçi ama sonlanmış bir şekilde.”

Umay sesimi duyduğu anda bana çevirdi hemen bakışlarını. “Ney?” diyerek beni anlamadığını ona has nezaketiyle belirttiğinde burnumdan güler gibi sert bir nefes üflesem de kendimi tuttum.

“Dinleme babanı, fıstığım. Saçma şeyler söylüyor.”

Erdem, Umay’ı aydınlatmakta benden önce davranınca Umay göz ucuyla baktıktan sonra başını salladı. “Şaçma şeyley ney?”

Sinan ve Duygu aynı anda gülmeye başladılar. Hemen sonra Duygu konuştu. “Müthiş açıklaman için tebrik ederim aşkım, bunu da açıkla şimdi.”

Erdem kafası karışmış halde Duygu’ya baktı. Eliyle savunma yapar gibi Kuzey’i işaret etti. “Böyle açıklayınca Kuzey anlıyordu.”

Hepimiz hayatındaki varlığı anlamsız figüranlarmışız gibi sıfır iletişim ile tabağındaki peynirleri tüketmekte olan Kuzey adını duyduğunda babasına doğru bakındı. “Bebek değilim çünkü,” dedi çatalına batırdığı domatesi ağzına atarken. “Ama o bebek.”

“Bu çocuk zekâsını babasından almış ama gen aktarımıyla değil, direkt onun zekâsını almış babasına bir şey bırakmamış.”

Sinan yaptığı çıkarımın ardından Erdem’in fırlattığı yuvarlanıp buruşturulmuş peçetenin hedefi olurken masadaki çocukların Sinan ve Erdem değil Kuzey ve Umay olmasına inanmak güçtü. Kuzey sakince yemeğini yiyor, Umay yemese de yerinde uslu uslu oturuyordu ama diğer ikili için sakinlikten bahsetmek mümkün değildi.

Sinan ve Erdem’in dalaşması Doğan’ın araya girmesi ile durulurken derin bir nefes almıştım ki kulağıma Umay’ın çekingen sesi doldu.

“Kusey?” diye seslenen Umay, masada karşı çaprazında kalan Kuzey’e doğru gözlerini kırpıştırarak bakıyordu. Kuzey yanıt verecek mi diye iç gıcıklayan merakımla birkaç saniye bekledim.

Adını bizden -ki buna anne babası da dahildi- duyduğunda bitse de gitsek modunda baktığı ve dinlerken bile yorgun göründüğü için şimdi Umay’ı duyduğunda da yüzünde böyle sıkılgan bir ifade aradım çaresizce.

Yoktu. Bu bir ilk de değildi. Bir süredir o sıkılgan bakışlar konusunda Umay istisnaydı.

Yılbaşı akşamından beri Umay’ın seslenişlerine karşı Kuzey acil müdahale etmesi gereken bir durum varmış gibi dikkatle kulak kabartıyordu. O akşam için minnettardım ama bacak kadar boyuyla kızıma koruyucu kesilmesine kalbim ne kadar daha dayanacaktı bilmiyordum.

Önemli bir şey olmuş gibi dikkat kesilerek Umay’a baktı ve konuşmaya devam etmesi için dudaklarını araladı. “Bebek?”

“Sen yumuytanı yemiştin mi?”

Kuzey kaşlarını kaldırdı. “Evet,” dedi. “Ben yumurtayı çok severim.”

Umay dudaklarını hafifçe büktü. Düşünceli bir halde tabağına baktıktan sonra Esila’ya döndü. “Ben de yicem.”

Ağzım şaşkınca aralanırken Umay’ın itiraz etmeden bir tam haşlanmış yumurtayı parça parça yemesini izledim. Esila da her lokmada Umay vazgeçecekmiş gibi tedirgindi, halinden anlıyordum.

Çeyrek yumurtayı güç bela yiyen, yarısını yediği günlerde evde dördümüzü rahatça nefeslendiren Umay az önce yumurtasını bitirmişti. Bir yere bugünü not etmem gerekli miydi? Dipnot olarak ‘Kuzey sayesinde’ de yazmak gerekeceğinden aceleyle bu fikirden vazgeçmiştim.

 

 

~

 

 

Kahvaltının ardından aynı kalabalık salona adımlamış, bu kez koltuklara yerleşmişti.

Salondaki eksiklerden biri Köpük eşliğinde koşturmakta olan Umay’dı. Oyunlarına katılmasını bekler gibi Kuzey’e bakındıysa da ondan bir hareketlilik görmediğinde teklifte bulunmamış, hayır cevabı almayacağından emin olduğu yere yönelmişti. Elinden tuttuğu Sinan’ı bizden uzaklaştırmış, oyun arkadaşı olarak seçmişti.

Doğan telefonuna dalmış, karşı tarafta Yeliz’in olduğunu yeterince belli eder şekilde mesajlaşmakla meşguldü. Kuzey de babasının telefonunu ele geçirmiş, ekranı inceliyordu. İki telefon bağımlısının aksine Duygu ve Erdem içeriği pek ilgimi çekmeyen bir şey konuşuyorlardı. Bu da bana odaklanmam için geriye tek bir kişi bırakmıştı. Her koşulda odağımı onda tutmaya can atmıyormuşum gibi…

Aramızdaki -belki Umay kadar- küçük boşluk, aynı koltukta oturuyor gibi hissettirmediğinden kendimi hafifçe ona doğru kaydırırken oturduğumuz yeri sarstığım için Esila’nın bakışları beni buldu. Yaklaşmamı bir şey söyleyecek olmama yormuş gibi beklentiyle bana bakıyordu.

Yavaşça omuz silktim. Bir şey söylemeyecektim. Bacaklarımızın birbirine değeceği kadar yakına varmıştım sadece.

Üzerinde balıkçı yaka, bordo bir kazak vardı. Evin içi her ne kadar Umay için sıcacık olsa da Esila bu aralar üşüyordu. Bunun nedeninin yaklaşan defile için daha da katı hale getirdiği -bana kalırsa aç kaldığı- diyeti olduğunu söylediğimde beni hiç ciddiye almamıştı gerçi.

Kazağının yakasındaki yamukluk, düzgün olmayan kat izi gözüme takıldığında kendimi kontrol edemeyerek parmaklarımı direkt boynuna uzattım. Kaçmadan bekledi. Parmaklarımı biraz boynuna sürtüp biraz da işime odaklandıktan sonra yakasını düzeltebilmiştim. Geri çekileceğim sırada yakasını düzeltirken birden dışarı doğru sürüklenen, kumaşa takılıp çıkan parlaklık dikkatimi çekmişti.

Hiç görünmediği halde kolye takmış olduğunu ve farkında olmadan kolyesini çekiştirdiğimi anladığımda parmaklarımla onu da düzeltmek için yeniden uğraşmaya başladım.

Kolyenin zincirine dokunduğum anda Esila’nın gözleri irileşmiş, birden eli bileğime sarılmıştı. Şaşkınlıkla duraksadım. Zinciri parmaklarımdan kurtarıp görünen küçük kısmı yeniden kazağına saklayacağını anlar anlamaz tutuşum kuvvetlendi.

Kolyeyi görebileceğim şekilde yakasını çekiştirdiğim anda ise göğsüm sıcak bir esintiyle kaplanmış, şaşkın ifademin yerini keyifli bir şekilde kıvırdığım dudaklarım almıştı.

Umay’ın bileğinden çıkartmadığı, çıkartmak gereken bir an gerçekleşirse gözlerini doldurup mızmızlandığı bilekliğin eşi; aklım ikisinden başka bir şey taşıyamazken tasarladığım bilekliğin kolye hali boynundaydı.

Takmak zorunda değilsin. Sadece… Bir kenarda dursun, bir gün gelir ve yeniden biz gibi hissedersen belki takmak istersin.

Dudaklarımı aralamadım. Hiçbir şey söylemedim. İçinden takmak geldiğini, ben görmeyeyim diye bunu boğazlı bir kazak eşliğinde yaptığını anladığım halde sustum. Takmaya direkt olarak boynunu görebileceğim bir kıyafet giyerken başlamamış, sanki önce bunu kendine saklamak ister gibi bu kazağın altına takmıştı kolyesini.

Yakasını usulca serbest bıraktım. Bir şey söylememek için kendimi tutabilmiştim ama dudaklarımda asılı kalan kıvrımı yok edebilmem mümkün değildi. Arkama doğru yaslanırken Esila’yı sırtına sardığım kolumla tereddütsüzce göğsüme doğru çekerken ifadem aynıydı.

Sırtı göğsümün yarısına doğru yaslı hale geldiğinde burnumu saçlarına doğru bastırdım. Saçlarını ensesinde dağınık bir şekilde topladığı için bu haldeyken dahi yüzü benden saklı değildi, yanaklarına tırmanmaya başlayan kızarıklığı anbean izlerken gülümseyişim büyümüştü.

Umay’la birebir paylaştıkları bu özelliklerine bayılıyordum.

Dakikalar sonra, Esila’yı aynı şekilde göğsümde tutuyorken ve Erdem’in sorduğu bir şeyi cevaplamakla uğraşıyorken salondan içeriye peş peşe girenler dikkatimin dağılmasına ve cümlemin yarım kalmasına neden olmuştu.

En önde Umay vardı. Bir koluyla oyuncak kuzusunu kavramış, kuzuyu bir nevi bağrına basmıştı. Umay’ın bacaklarının dibinde Köpük bulunuyordu ve bu ikilinin arkasında da tamamlayıcıları olarak Sinan vardı. Sinan’ın yaramaz çocuk ifadesine, Köpük’ün bir buçuk beyin hücresi taşıyormuş gibi boş bakışlarına aldırmadan beni ayağa kaldıran ifadeye odaklandım hemen.

Gözleri dolup taşmış, burnu kızarık halde duran Umay’ı gördüğümde ayağa kalkmakta bir saniye bile gecikmemiştim.

“Umay?” dedim kaşlarım rahatsızca çatılırken. Ne olmuştu?

Sesimle birlikte burnunu çektikten sonra adımlarını hızlandırıp bana yaklaştı. Kucaklayabileceğim mesafeye geldiği anda kollarının altından tutarak bedenini havaya kaldırdım. Kuzusu ile birlikte göğsüme sindiğinde dudaklarımı şakağına bastırdım. “Ne oldu babacım? Niye ağlıyorsun?”

Umay’ın cevabı sakinleşmeme yeterli olmayacağından teyit edebilmek için Sinan’a baktım. Şu konumda gerekirse Köpük’ü bile sorguya çekebilirdim. Kızım neden ağlıyordu?

“Düştü mü?” diye sordum Sinan’a bakarken.

Başını iki yana salladı. “Yok,” dedi hemen. “İyi gayet.”

Umay’ı bırakmadan az önceki yerime oturdum. Esila ne zaman nereden bulduğunu bilmediğim bir peçete ile Umay’ın yüzünü temizlerken Umay dudakları bükülmüş halde dizimde oturmaktaydı.

“Buradan bakınca öyle görünmüyor gibi,” dedi Erdem bir Umay’a bir Sinan’a bakıp. “Ne yaptın da ağlattın fıstığı?”

Sinan yanağını kaşıdı. En yakınındaki koltuğun kolçağına kalçasını yasladı. Tam olarak oturmamış, her an gitmesi gerekecekmiş gibiydi.

“Şaka yaptım sadece,” dedi Umay’a bakarken. “Pek gülesi yokmuş sanırım.”

İç çekerek Umay’a döndüm. “Bebeğim,” dedim dikkatini çekebilmek için çenesini parmaklarımla nazikçe tutup yüzünü kaldırırken. “Ne söyledi Sinan sana? Niye üzüldün güzelim?”

Umay gözlerini kırpıştırıp bir iki damla yaşın daha düşmesine yol açtıktan sonra bir eli kuzusuna sarılı, diğeri benim tişörtümü kavramış şekilde konuşmaya başladı. “Kuzucum çok üsülmüş, baba.”

“Niye üzülmüş, babacım?” dedim kuzunun üzüntüsü zerre kadar kalbime dokunmasa da. O üzülünce Umay da üzülüyorsa, kuzunun üzüntüsünü de geçirmek için elimden geleni yapardım gerçi.

“Çünküsü… Ben Köpükümle oynayken kuzucumu bazen çayırmadım. Odamda otuyuyken kuzucum çok üsülmüş.”

Umay’ın içli içli kuzusunu sarmasına ve dertli dertli konuşmasının ardından konu herkesçe anlaşılınca salonda birkaç sessiz gülüş birbirine karışmıştı.

“Kuzun Köpük’ü kıskanıyordur dedim sadece, odasına girince kuzuyu yatakta mazlum mazlum otururken gördüm diye. Kalan kısmı kendisi oluşturdu, vallahi üzülür demedim.”

Sinan aceleyle kendisini savunurken ona göz ucuyla baktım. “İyi halt ettin,” dedim dudaklarımı kıpırdatarak. Sevimli olmasına özen göstererek abartıyla gülümsedikten sonra en yakınında Duygu olduğu için onun omuzlarını tutarak kendisini saklamaya çalıştı.

“Karımı bırak,” diyerek kendisini ittiren Erdem nedeniyle koruma kalkanı elinden alındığında ise ters ters ona bakmıştı. Onları kendi hallerinde bırakıp Umay’a döndüm. “Bence kuzun hiç üzülmemiş,” dedim net bir şekilde.

Umay kendi inandığı gerçeklikten hemen sıyrılamasa da tereddütle bana baktı. Kuzunun üzüldüğüne olan inancı kırılsın diye çok net, kendimden emin bir şekilde konuşmuştum zaten.

“Bak,” dedim kuzunun kafasını göğsünden ayırıp oyuncağın yüzünü açığa çıkartırken. “Gülümsüyor. Üzülse gülemez ki.”

Kuzunun ağzının bir parça ipten ibaret olması ve o ipin her zaman konumda olması Umay’ın bana inanması için engel değildi. Umay parmaklarını kuzunun yüzüne dokundurduktan sonra dikkatle ifadesini incelemiş ve biraz sonra omuzları gevşemişti. “Üsülmemiş, gülüyoy.”

Bunu kutlamak ister gibi kuzuya yeniden sarıldıktan sonra ikisi birlikte göğsüme yayıldılar. Umay’ı sıkıca sarmışken bir yandan da bana bastırdığı oyuncağın pamuklu dokusunu hissediyordum.

Çenemi Umay’ın saçlarına yaslayarak bakışlarımı bir an hissettiğim ağırlıkla Esila’ya çevirdim. Ağırlığın sebebi onun hiç ayırmadan bize sabitlediği bakışlarıydı.

Bakışlarımız kesiştiğinde dudaklarında tembel bir gülümseme peydahlandı. Arka fonda Kuzey’in izlediği videonun sesi, Erdem ve Sinan’ın atışması, Duygu’nun kıkırdamaları ve Doğan’ın mesaj sesleri varken benim kulaklarım sadece onun fısıltısını dinlemek için açıktı.

“Yanında olduğum halde, krizleri çözmek için gözlerin beni aramıyor.” diye fısıldarken kolu koluma sürtünecek kadar yakınımdaydı. “Kızımıza neyin iyi geleceğini biliyorsun.”

Ağlayan Esila olduğunda dahi krizi çözmesi için ona beklentiyle bakan, hisleri okuyamayan ve anlayamayan bir adamdım. Yıllar önce böyle bir adamdım ve şimdi gözlerinin içine baktığımda ne aradığını bildiğim biri vardı.

“Tartışmalı kalacak çok konu var belki ama babalığını hiçbir zaman tartışmamız gerekmeyecek,” derken yanağını omuzuma doğru bıraktı. Artık yüzünü göremiyor olsam da son fısıltısı da kulaklarımı bulmuştu. “Sen korkağın teki olup aksini sansan da, ben biliyordum. İyi bir baba olacağından emindim, Ateş.”

 

 

~

 

 

“Uykun gelmedi mi Umay?”

Esila, bugünkü küçük Sinan şakası nedeniyle bir kolunda kuzusu ve arkasında köpeği eşliğinde etrafta gezinen Umay’a koridorda denk geldiğinde konuşmuştu. Saat dokuza geliyordu, Umay’ın mayışma saatleri çoktan gelmişti.

“Hayıy,” dedi Umay hiç düşünmeden. Gözleri biraz kısılmış, bakışlarına uyku çökmüştü ama dilinden itiraz dökmüştü yine de. Köpük’ten ayrılası yoktu.

Esila elindeki bitki çayıyla dolu fincanı ile birlikte kızını süzdü. “Ben çayımı içene kadar biraz daha oynayabilirsin ama sonra sütünü içip uyuman gerekecek. Anlaştık mı?”

Umay Köpük’ün kafasını kendi yöntemleriyle severken annesine başını omuzuna eğerek baktı. “Babamla uyucam.”

“Çok sevinirim, olur.” dedi Esila hiç beklemeden. Tavuk gibi erkenden yatası yoktu, Umay’ın babasını istemesi canına minnetti bu gece için.

Umay el çırptıktan sonra Köpük ile birlikte gözden kaybolurken Esila da gülerek koridordan çıkmış, salona adımlamıştı.

İkizler evde değillerdi. Dolayısıyla içeride bulmayı beklediği tek bir isim vardı. Ateş’i koltuklardan birinde, bacakları açık ve bedeni biraz aşağı kaymış şekilde yayvan bir şekilde otururken gördüğünde henüz adımlarını ona duyurmadan önce kapı eşiğinde bir an durup sessiz ve derin bir nefes almıştı.

Fincanındaki rezene çayından yudumlarken çayın kendisini biraz da olsa sakinleştirmesini dileyerek içeri adımladığında Ateş’in koltuğun sırt kısmına doğru yasladığı başı da ona doğru dönmüştü.

“Umay seninle uyumak istiyormuş, çayımı içtikten sonra sütünü yapacağım.”

Ateş iş yükünü dinlerken güldü. “Seve seve,” dedi gülüşü henüz kaybolmamışken.

Televizyonda açık duran ancak sesi tamamen kısık olan programın ne hakkında olduğunu anlamak için Esila kumandaya uzanmış ve sesi biraz yükseltmişti. Ateş pozisyonunu bozmadan kadının hareketlerini izliyordu, televizyondan çok daha ilgi çekici bir manzarası vardı ona kalırsa.

Esila’nın çayı da televizyondaki program da henüz bitmemişken Ateş’in koltukta duran telefonu çalmaya başladığında ikisinin de bakışları refleksle aralarında kalan telefon ekranını bulmuştu.

Dış kapıdaki güvenlik kulübesindeki hattan gelen bir arama olduğunu gördüklerinde Ateş kaşları hafifçe çatılırken doğrulmuş, Esila da dudaklarına yasladığı fincanı öylece tutarak yudum alamadan beklemişti.

Ateş aramayı direkt yanıtlayıp telefonu kulağına yasladı.

“Evet?” diyerek açtığı telefonun karşı tarafından gelen sesin telaşlı ya da gergin olmaması az önce bir anlığına yaşadığı yoğunluğu dağıtmıştı. “İyi akşamlar Ateş Bey,” diyen güvenliklerden biriydi. “Bir misafiriniz var, haber vermediğiniz için geçişini sağlamadım. Ne yapmamızı istersiniz?”

“Kimmiş?” diye sordu Ateş. Bu saatte misafir bekledikleri yoktu. Eve bu saatte ikizlerden ve gündüz zaten saatlerce burada olan Erdemlerden başka gelecek kimse de yoktu hatta. Bu kişiler de güvenliklerin sormadan iç kapıya kadar alacakları kişilerdi zaten.

“Adem isimli orta yaşlı bir beyefendi,” dedi güvenlik. “Soyadını belirtmedi, sormamı isters-…”

Ateş’in boynuna ani bir ağrı saplanmasına neden olan isim, cümlelerin devamını dikkatle dinlemesine gerek bırakmamıştı. Esila, Ateş’in omuzunu kasmasından boyun ağrısını algıladığında fincanını oyalanmadan bir kenara bırakıp bedenini ona doğru çevirdi. Gerilmesine neden olan bir şey olmuş olmalıydı.

“İçeri almayın,” dedi Ateş. “Ben geleceğim.”

Ateş güvenliğin ona onay verdiği cümlesini doğru düzgün dinlemeden telefonu kulağından çekip kapatmış ve koltuğa doğru düşmesine tepki vermemişti.

Esila merak ve endişeye bulanan bakışlarıyla Ateş’i izlerken ağrısının başladığı yeri bildiği için elini usulca boynunun kenarına uzatmıştı. “Kim gelmiş?”

Ateş, Esila’nın parmaklarıyla nazikçe bastırdığı noktanın tam sızlayan yer olmasına rağmen ağrımayı bırakmayacağını bildiği için kadının boşuna yorulmasını istemeyerek eline uzandı. Bu, Esila’nın dokunuşuyla dahi geçecek bir gerginlik değildi. Öyle bir gerginlikti ki ve Ateş’i öyle gafil avlamıştı ki kolay kolay geçmeyeceği kesindi.

“Babam,” diye kısık bir sesle belli belirsiz konuştu Ateş. Bunu Umay’a seslenirken sık sık dilinden döküyor ve hep gülümser gibi seslendiriyordu ama bu kez sesi başka bir şeyi kastettiği için çok daha farklıydı. “Babam kapıdaymış.”

Esila birkaç gün düşünse dahi kapıdaki kişinin Ateş’in babası olacağını tahmin edemeyeceği için cevaba karşı şaşkınlıktan dudakları hafifçe aralanmış halde kalakalmıştı.

“Gitmesini söyleyip hemen geleceğim. Umay’ın sütünü hazırlayabilirsin. Geri gelip kızımı uyutacağım.”

Esila ne söyleyeceğini bilemeyerek omuzlarını düşürdü. Ateş’e yaklaşamadığı, hiçbir zaman da yaklaşamadığını hissettiği tek konu buydu. Babası hakkında ne konuşuyor, ne de konuşulanı dinlemek istiyordu.

“Gelmemi istersen…” diye mırıldandı Ateş ayaklanmaktayken.

Ateş kalktıktan hemen sonra eğilmiş, dudaklarını Esila’nın dudaklarına birkaç saniyeliğine hafifçe bastırıp yeniden doğrulmuştu. “Gerek yok,” dedi basit bir iş halletmeye gidiyormuş gibi. Esila üstelemedi. Adımlamaya başlayan Ateş’in arkasından iç çekmekle yetindi.

Babasını erkenden kaybeden, onunla geçirdiği zamanları artık hayal meyal hatırlayabilen bir çocuktu Esila. Hatırladıkları arasında da hiçbir zaman kötü bir anı saklı değildi. Babasının hiç ölmemiş olmasını, kendisini sarıp sarmalayacağı gibi Ateş’i de kanatları altına alabilmesini dilerdi.

Çok küçükken ailesiz kalmıştı ama ailesiyle geçirdiği yıllarda sevgiye bulandığını, tatlı anılarla bezendiğini biliyordu. Ateş’e travmalar, takıntılar ve acılar bırakmaktan öteye gidemeyen anne-babasına tüm kalbiyle öfke duyuyordu.

Esila, Ateş’in koltukta az önce oturmakta olduğu ve şimdi bomboş kalan yeri dalgınca izlemekteyken Ateş çoktan kapıdan çıkıp bahçeye adımlamıştı.

Ocak ayının son bir iki gününde, akşamın bu saatinde havadan ılık bir esinti beklemek imkânsızdı. Can yakacak kadar sert ve soğuk olan havaya rağmen Ateş üstüne hiçbir şey almaya gerek duymadan çıkmıştı dışarıya. Kapıdan çıkar çıkmaz üstüne akın eden buz gibi havaya aldırmamış, geri dönmemişti.

Ateş dış kapıya doğru attığı adımların tereddütle ya da belki öfkeyle dolu olmasını beklerdi ama hissettiği hiçbir şey yoktu.

Kapıya yaklaştığında güvenliklerden biri direkt dışarı çıkmış, başıyla ona kısaca selam vermişti. Ateş adama doğru baktıktan sonra konuştu. “Kapıyı açın,” dedi dışarıdaki kişiyi içeri almak yerine kendi çıkacağını belli ederek iyice kapıya yaklaşmışken.

Kapı açıldı. Ateş dışarı adımladı ve kapı mekanik bir ses eşliğinde geri kapandı.

Kapının yakınında, ilk bakışta görünürde kimse yoktu. Ateş başını hafifçe çevirdiğinde kaldırımın sağında, beş on metre ileride duran gölgeyi görebilmişti.

Gölge, Adem Karmen’e aitti. Kapının sesini duyamayacak kadar dalgın halde, kaldırıma doğru düşen bakışlarıyla yeri izleyen adam Ateş’in en son haftalar önce başka yol bulamayarak aradığında sesini duyduğu ve o birkaç kez daha geri arasa da asla açmadığı babasıydı.

Saçlarına karışan aklar ve boyunun biraz daha kısa oluşu dışında Ateş, Adem’in kopyasıydı aslında. Yirmi yıl kadar sonra nasıl görüneceğini anlamak için ona bakması yeterliydi Ateş’in.

Ateş, aralarında bir iki adım kalana dek yürüdü. Kapı sesini duymamıştı ancak kendisine yaklaşan birini hissettiğinde başı yerden kalkmıştı.

Yüz yüze geldiklerinde Ateş her gün gördüğü bir yüze bakıyormuş gibi olağan durabilmek için dişlerini birbirine bastırarak yüzünü kastı. “Bir şey mi oldu?” diyerek ilk konuşan olurken sesi düzdü.

Adem’in dudakları aralandı ancak ilk birkaç saniye bir şey söyleyemedi. Bir şey olmadan, öylesine uğrayabileceği bir yerde değildi. Oğlunun evine gelebilmesi için bir sorun olması, bir sebep bulması gerekirdi.

“Yolum İstanbul’a düştü,” diyebildi en sonunda.

Ateş üstündeki ince tişörte rağmen soğuğun yapamadığını karşısındaki adamın sesi ile yaşamıştı. Ürpermişti.

“Güzel,” dedi Ateş aynı düzlükte. Ankara’da yaşadığını biliyordu. Mesleğini biliyordu bir de. Babasına dair bildikleri sınırlıydı, Ateş bu sınırlar çerçevesinde yaşamayı ve ona dair hiçbir şeye bulaşmamayı güvenli buluyordu. “Yoğunsundur, milletvekilliği işleri falan.”

Adem göğsüne batan bir nefes aldı. Bir durakta bekleyen rastgele iki insanın daha sıcak, daha derin konuşabileceğini bilmek ve oğluyla arasında tek bir tel bile bağ olmadığıyla bir kez daha yüzleşmek ağırdı.

“Senden yoğun değilim,” dedi sonra sakince. Ona dair her türlü haberi takip ettiğini, her şeyi medya ağzıyla da olsa öğrendiğini açık açık söyleyemezdi tabii.

Ateş sahte bir sesle güldü kısaca ama bir şey söylemedi.

“Gerçekten neden burada olduğumu merak ediyor musun?” diye sordu birden Adem. Ateş susmaya devam etmesini beklediği adamın sorusuyla birlikte omuzlarını oynattı hafifçe. Boynundaki ağrı geçmiş değildi.

“Söylemek için ısrarcıysan dinlerim.”

Adem üzerindeki kabanın yakalarını düzeltirken bunu tamamen istemsizce yapıyordu, elleri oyalanacak bir şey arıyor ve aklı bulanıyordu çünkü.

“Baba olmuşsun,” diye mırıldandı Adem. Bu haberi öğreneli çok oluyordu aslında. Ateş onu ansızın aramadan önce, Umay ile ilgili haberler medyaya düşer düşmez Adem de öğrenmişti.

Ateş’in düz ifadesi, her an alaycı bir hal alabilecek gibi görünen gülüşü ortadan hızla kaybolurken birden gururlu ve huzurlu bir ifadeyle yer değiştirdi. Adem bu değişimi izlerken genzinin yanmaya başladığını hissetmiş, bunu dışarıya yansıtmamak için bir yumruğunu sıkıca kapatmıştı.

“Baba oldum,” diye onayladı Ateş. “O yüzden artık hiç anlamıyorum seni,” dedi başını iki yana sallarken. “Belki Umay’dan önceki ben bir gün gelir ve seni anlardım ama baba olan Ateş seni anlayamıyor. Dünya ondan ibaretmiş gibi, o yoksa zaten benim de olmama gerek yokmuş gibi hissediyorum. Babasıyım ve böyle hissediyorum, sen hiç mi..? Hiç mi böyle hissetmedin?”

Adem’in nefesini boğazına tıkayan Ateş’in sözlerindeki yorgunluktu. Cevap verse de vermese de onun gözündeki konumu değişmeyecekti. Kendisini savunabilecek bir parça da yoktu aklında.

“İyi bir baba olmak için iyi bir babaya sahip olmak gerekmiyormuş, baba.” dedi Ateş bakışlarını son bir kez Adem’in bakışlarına çarparken. “Bu sabah sözüne en çok inandığım kişiden duydum, iyi bir babaymışım. Ölene dek bunun değişmemesi için çabalayacağım. Aramızdaki en büyük fark da bu olacak. Senin yaptığın gibi önüne çıkan engelden kaçıp giden değil, gerekirse o engelin altında ezilen olacağım. Kızım için…”

Ateş uzaklaşıp açılan kapıdan evin bahçesine girmişken Adem olduğu yerden ne bir adım ileri ne de geri gidebildi. Dakikalar sonra Adem aynı yerde, soğuk rüzgarın altında kaldırım kenarında öylece beklemekteydi. Ateş ise göğsüne kıvrılmış olan kızını sararak onun dalacağı uyku için güven duvarları örmekteydi.

Ateş annesi yerine babasıyla büyüyebilseydi bugün nasıl bir adam olacağını bilmiyordu ve bilinmezlikte boğulduğu zamanlar çoktu. Bu nedenle kızına tam aksini hissettirme niyetindeydi. Umay’ın ‘babam olsaydı’ diye düşünmesine engel olacak kadar fazla yanında bekleyecek, yokluğuyla değil varlığıyla boğulmasına neden olacaktı.

Adem ve Ateş Karmen kimi fiziksel kimi kişisel bolca ortak özellik paylaşsalar da, babalıklarında hiçbir benzerlik olmadığı aşikardı. Ateş haklıydı, aralarındaki en büyük fark hep bu olarak kalacaktı.

 

 

~~~


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Gözyaşı Kadehleri 35.Bölüm

Gözyaşı Kadehleri 33.Bölüm

Gözyaşı Kadehleri 29.Bölüm