Gözyaşı Kadehleri 43.Bölüm
43.BÖLÜM
İyi okumalar!
~~~
“Dayak arsızı mısın, yoksa genel bir enayilik
mi bu?”
Teoman’ın odaya arkamızdan girmiş olduğunu
konuşmasıyla birlikte fark edebilmiştim.
Yaşadığım şaşkınlığın üzerimdeki etkisi sönmüş
değildi. Tutmakta olduğum elini herhangi bir kuvvetin bizi ayırması mümkün
olmayacak şekilde kasan Cevahir ise kıpırdamadan karşıya doğru bakıyordu.
Cevahir’i bu tepkiye sürükleyenin de tıpkı
bende olduğu gibi şaşkınlık olduğunu sanıyorken Teoman’ın konuşmasıyla birlikte
son günlerde beni sık sık terk eden aklımı bir anlığına toparlamış ve parçaları
birleştirmeye çabalamıştım.
Sanki Teoman konuşmamış, odada etrafa yaydığı
enerjiyle duvarları devirecekmiş gibi sarsıntılar yaratan Cevahir hemen yanımda
değilmiş gibi bakışları benden hiç ayrılmayan Yener’in hissettirdiği
rahatsızlığı görmezden gelmek güçtü.
“Seray…”
Adımı yıllardır hiç duymadığım o sesten
dinlediğimde ne yapmam gerektiğini düşünmeme pek gerek bırakmayacak bir an
doğmuştu hızla.
Cevahir elini elimden ayırdığı anda öne
atılmış ve Yener’i yakasından kavrayarak duvara öyle hızlı çarpmıştı ki sırtı
duvarla buluşan benmişim gibi olduğum yerde geriye doğru yalpalamıştım.
“Adını anmak yasak dememiş miydim, piç
kurusu?”
Yener’i çenesinden sertçe tutup başını duvara
sokması mümkünmüş gibi geriye bastırdığında dudaklarım aralandı. “Teo,”
diyebildim.
“Yaşamayı seviyorum, yenge.” diye mırıldandı
arkamdan. Üstü yarı kapalı ‘müdahale etmeyeceğim’ açıklamasıydı.
“Ne zaman söylemiştin?” diyen Yener’i
duyduğumda bakışlarım Cevahir’in üstündeydi. “Tam bir hafta önce nerede
olduğumuzdan ona bahsettin mi?”
Duraksadım. Karşı karşıya geldikleri ilk anı
değil, öncesini bilmediğim bir zamanın rövanşını mı izliyordum?
Bir hafta önce… Takvim yapraklarını geriye
doğru açtığımda bu bir haftanın örtüştüğü günü bulmakta zorlanmamıştım.
Cevahir’i uyandığımda yanımda bulamadığım
gündü, öncesinde ‘kızman umurumda değil, bildiğimi okuyacağım’ demişti.
Telefonlarımı açmayarak beni delirtmişti ve aynı akşam göğsümde bir bıçakla
Vita’ya getirilmiştim.
Derin bir nefes almayı denedim. Başarılı
olamadığımda ise kulaklarım uğuldamaya başlamıştı.
Sırf benziyorlar diye miydi? Cevahir’in öfkesi
neyle besleniyordu, neyle bu kadar büyümüştü? Geçmişimde karanlık bir siluetten
fazlası olmayan adama ne diye böylesi bilenmişti?
“Cevahir,” dedim olağan bir andaymışız gibi.
Planladığım derin nefesi alamamıştım ama kendimi sakin tutmak için inanılmaz
bir çaba sarf ediyordum.
Cevahir kilitlenmiş gibi asla bakışlarını bana
çevirmeden Yener’i kaçması mümkünmüş gibi sertçe tutmaya devam ediyordu. Onun
sessizliği konuşmasına hak doğurmuş gibi Yener’i duydum tekrar. “Benden sonran
bu mu? Öfke kontrolü olmayan, şiddet olmadan hareket edemeyen bir adam mı? Beni
bırakırsan ne olacağını söylemiştim sana.”
Söylemişti, evet.
İçinde sıkışıp kaldığım ilişkiden son bir
çırpınışla kurtulmayı ve zihnimi serbest bırakmayı başardığımda, yalnız olma
korkumun onunla olmaya devam etmenin yanında hiçbir şey olduğunu geç de olsa
gördüğümde uzaklaşma kararı almıştım.
Cehennemsin
sen Seray. Bir insanın karşısına ölmeden çıkabilecek en gerçekçi
cehennemsin, bundan başka bir şey de
olamazsın. Kandırma kendini.
Cehennem olmuştum o anda. Cehennemdim ve beni
kimse, en azından benden daha iyi olan kimse hayatına kabul etmezdi. Yener’in
taviz vererek bana her şekilde katlanmasına vefasızlık etmiştim. Onun kendinden
emin bir şekilde beni uğurladığı
cümleleriydi bunlar.
Yener’i gördüğümde aklıma bunlar üşüşmemişti
aslında. Az önce odaya girdiğimde hiçbir cümle aklımda belirmiş değildi. Ama
şimdi… Bile isteye bana bunları hatırlattığında ağır bir nefesle birlikte başım
hafifçe omuzuma doğru eğilmişti.
Yener Soylu aklımla da kalbimle de çok oyun
oynamıştı. Bir noktada ikisini de ele geçirip keyfince beni kalıplara sokmuş,
ne istediğini kendi de bilemediği için o kalıpların içinde olduğumda da memnun
kalmamıştı.
“Cehennemden farksız bir kadına güllerle
ziyarete mi geldin?” diye mırıldandım. “Oyuncağı elinden alındığında değil,
başkasına verildiğinde çıldıran şımarık bir çocuk musun ya da?”
Cevahir’in soğuk bir sesle attığı kahkaha
odayı doldururken irkilmek yerine sakince onlara bakmayı sürdürdüm. Yener’in
başı bir kez daha duvarla buluşurken sayılı beyin hücrelerinin kaçının daha onu
terk ettiğini hesaplamakla yorulmadım.
“Kafanı sikeyim,” diye soludu Cevahir
kahkahasının sonunda. “Cenneti vadedebilecek bir kadını cehenneme mi
benzettin?”
Yener’in buraya gelmekle ne aradığını az
önceki sorularıyla çoktan anlamıştım. Yüzünü bu hale getirenin Cevahir olduğunu
da akışta çözmek zor olmamıştı.
“Odamı da Vita’yı da terk et,” dedim Yener’i
birkaç saniyeliğine göz hapsine alırken. “Kaybolmaman için Teoman eşlik edecek
sana.”
Teoman omuzunu yasladığı duvardan doğrulup
üstündeki görünmez tozları silkeledi. “Seve seve,” dedi yalancı bir keyifle.
Vereceğim büyük bir tepkiyi, o tepkinin Cevahir’e
olmasını ve odada kopacak kıyametin izleyicisi olmayı düşleyen Yener’i hiçbir
isteğini gerçekleştirmeyerek ne ölçüde afallattığım umurumda değildi. Son
birkaç cümlemle Cevahir’i duvardan Yener’i ayıracak şekilde afallatmış olmak
ise tam aksine fazlasıyla umurumda olmuştu.
Göz açıp kapayana kadar Teoman Yener’i odadan
dışarı çıkarttığında ve kapı arkalarından kapandığında ise odamda artık iki
kişiydik.
İlk konuşan olmadım, olmamakta ısrarcıydım.
“Seray-…” diyerek konuşmaya başladığında ise
elimi havaya kaldırarak durması için hareket etmiştim. Bu kesinlikle
işlevsizdi.
Konuşmaya devam etmekle kalmamış, bir de bana
doğru adımlayarak dibimde bitmişti. “Dilediğin kadar kızabilirsin,” dedi başını
ağır ağır sallarken. Ona bakmak biraz başımı kaldırabildiğimce ancak mümkündü,
öyle yapmıştım. “Ne pişman olacağım ne de senden bir adım uzağa gideceğim.”
Dudaklarımı kıvırdım. Sinirlerimin hopladığını
yeterince belli eden, alaylı bir kıvrılmaydı bu.
“Bana
kızacak olman umurumda değil diye saçmaladığında konu Yener’di,” dedim
günler öncesini işaret ederken. “Ansızın evden kaybolup telefonlarıma çıkmazken
konu yine oydu.”
Çenesi kasıldı. “Adını anma,” dedi delirmiş
bakışlarla.
“Beni de mi duvara çarparsın yoksa?” diye
fısıldadım. Burnumu biraz daha havaya dikmiş, başımı daha da geri yatırmıştım.
Gözlerinin içine içine bakıyordum.
“Saçının teline zarar vermeyeceğimi, sana
gelecek zararı önlemek için neler feda edeceğimi uzun uzun anlatmam mı
gerekiyor aklına kazınması için?” Tane tane konuşuyor görünse de dudaklarından
çıkan her kelime vurguluydu. Aksini kimsenin iddia edemeyeceğinden emin, itiraz
kabul etmez şekilde konuşuyordu.
Başı hafifçe bana doğru eğik durduğu için az
önceki öfkesinden arta kalan sık nefesleri dudaklarıma çarpıyor, tenimi
okşuyordu. Gözlerim istemsizce biraz kısılırken sağ elimi kaldırıp göğsünün
ortasına doğru bastırdım. Daha fazla yakınıma gelmesine engel olacakmışım gibi
elimi aramıza set çektiğimde bakışları bir saniyeliğine elime doğru kaymış ve
hemen sonra yeniden yüzümü bulmuştu.
“Onunla hiçbir ilgim kalmadığını bilmene
rağmen aklına estiği gibi adam alıkoyamazsın,” dedim allak bullak bir ifadeyle.
Dünyanın kontrolünü parmaklarının ucunda tutuyor hissettiğinin ve gücünün bunu
desteklediğinin farkındaydım ama işler böyle yürümüyordu. “Bu ucuz bir mafya
filmi değil, Cevahir. Yok yere kendi başına iş açamazsın.”
Girişteki duvara yakın, sırtım oraya dönük
şekilde duruyordum. Konuştuklarımın sonunda Cevahir’in yumruğu birden arkamdaki
duvara sertçe yaslandığında yakınlığıma rağmen irkilmemiştim. Az önce ‘aklına
kazımak için uzun uzun anlatmam mı gerekiyor’ dediği şeyden adım kadar emindim
çünkü.
“Yok yere…” dedi sinirli bir alayla. “Yok yere
öyle mi?”
Yavaşça yutkundum. Elim göğsünün ortasından
ayrılmamıştı, aksine avucumu ona daha kuvvetlice bastırmaya başlamıştım.
“Birkaç gün önce aynanın karşısında çığlıklar
atarken, gözümün gördüğü en güzel kadını delice aşağılarken derdin neydi
Seray?” Bağırmıyordu. Sakince, olağan bir şeyler söyler gibi konuşuyordu ama
sesi herkese ulaşacak kadar yüksekmiş gibi zihnime sızıp sarsılmama neden
olmuştu. “Saçlarını düzleştirmekten neden korkuyorsun, unutup tenini bin türlü
kreme bulamazsan ne olur?”
Ağrılarım görünmezdi. Yaralarım görünmezdi. O
kadar uzun süre kimse beni görmemişti ki her şeyimin gizli olduğundan fazlasıyla
emindim. Şimdi karşımdaki adam önünde tertemiz bir cam varmış gibi beni
dikkatle okuyabildiğinde donakalışım da bundandı. Çünkü ona kendimden parçalar
göstersem de çabalayıp birleştirmesi bir zorunluluk değildi.
Gözlerini bir anlığına sımsıkı kapattı.
Yeniden gözlerini görmeme izin verdiğinde irisleri koyulaşmıştı. “Gitmeyeyim
diye yakardın,” diye soludu. Yüzünü yüzüme biraz daha yaklaştırdı, birkaç
santimle burunlarımız birbirini teğet geçiyordu. “Tek endişem canınken, seni o
halde görürsem giderim sanıp bana ‘gitme’ diye kaç kez seslendin biliyor musun?
Kendinde bile değildin, sayamazdın. Ben hepsini saydım. Hepsini aklıma yazdım.”
Devam etmeden önce nefretle kaplı bir iç çekiş
sıyrıldı dudaklarından. “O piçin nefes almaya devam etmesine izin veriyor olmak
beni yeterince yoruyor, yüzündeki iki üç çürük içimi bir gram soğutamadı. Konu
sensen ben her şeyim, yavrum. O an ihtiyacın olan neyse, oyum.”
Gözlerimi ağır ağır kırpıyorken ona bakıyordum
ama baktığım yeri net göremeyecek kadar sarsılmıştım.
“Neden yapıyorsun?” diye fısıldadım
bulabildiğim kuvvet kırıntısına tutunarak. “Bunun bir gün sona ermeyeceğine
nasıl inandıracaksın beni? Hiç bilmediğim, hayal etmeyi bile öğrenmediğim
korunaklı duvarların arkasına geçmeme izin verip bir gün beni oradan kovmayacağına
nasıl ikna olacağım?”
Göğsünün ortasında duran elimi bileğimden
usulca yakaladı. Elimi kendi soluna doğru yönlendirip kalbine doğru çektiğinde
direnmedim. Avucumun altında hızlanmaya başlayan kalbini hissediyorken kendi
kalbim de ona eşlik etmek için bu haberi bekliyormuş gibi hızlanmıştı.
“Bendeki
hiçbir zaman nefret değildi,” dedi avucumun altındaki yeri kastettiğinin
altını çizmek ister gibi elimi göğsüne iyice bastırırken. Beni taklit ediyordu.
Bendeki artık nefret değil deyişimi,
bir hafta önce dilimden ona dökülenleri taklit ediyordu.
Garip, tarif edilemez bir heyecanla
kaplandığımda ilk yaptığım refleksle nefesimi tutmaktı. Alnını alnıma yavaşça
bastırıp bakışlarımızın birbirinden ayrılmasına izin vermeden yüzümü sabit
tuttuğunda onun dudaklarıma doğru farkında olmadan üflediği nefeslerle
ciğerlerimi besliyordum.
“Pençesinde kıvrandığım, karşı koymayı
başaramadığım bir hayranlıktı; benim olmayışına karşı gıcık bir öfkeydi belki
ama hiç nefret olmadı.”
“Cevahir…” diye fısıldadığımda devamında ona
bir şey söyleyeceğimden değil, ihtiyaç dolu bir dürtü ile adını havaya
karıştırmıştım.
Parmaklarını yukarı kaldıramazmış gibi,
parmağını dokundurarak kapatabileceği dudaklarıma dudaklarını bir iki
saniyeliğine bastırarak beni susmaya sürüklediğinde gözlerim kısılarak
kapanmaya yüz tutmuştu. “Şşt, dinle beni karım.”
Titrek bir nefes aldım. Elimi göğsünde tutan
elini kıpırdatmadan diğer koluyla belimi yavaşça ama sımsıkı sardığında ağırlığımı
ona bırakırken bir an bile tereddüt etmemiştim. Her şeyimi ona emanet edebilir
ve bunu yaparken bir an bile endişe duymazdım, güven eşiğini çoktan aşmıştım.
“İnsan hiç tanımadığı, hatta var olduğuna bile
inanmadığı bir hisle sarındığında onun adını koyabiliyormuş.”
“Adı neymiş?” diye mırıldandım dibimde olduğu
halde ona zar zor ulaşan sesimle.
“Adı aşkmış,” dedi beni tutuşu mümkünmüş gibi
daha da sıkı bir hal alırken. “Sana
aşığım, Seray. Ne zaman başladı bilmiyorum ama sonunun hiç gelmeyeceğini çok
iyi biliyorum.”
Dudaklarımdan sızlanır gibi bir inleyiş koptu.
Kollarında kanlar içinde gözlerimi bir daha hiç açamayacağımı düşünerek
kapatırken ona âşık olduğumu söylememe izin vermemiş, beni bu gerçeği sesli
olarak söylemekten alıkoymuştu. Bunu bilen tek kişi olarak öleceğimi sanmıştım.
Uyandıktan sonra zaman kaybetmeden konuşabilirdim
ama yapmamıştım, o anki cesaretimi tekrar bulamadan bu konu hiç var olmamış
gibi susmuştum. Şimdi ise bana aşk itirafıyla gelen oydu. Kimse ölümle kucak
kucağa değildi, hiçbir baskı yoktu ve öylece karşımda bana âşık olduğunu ve hep
öyle kalacağını dile getirmişti.
Tek bir anlamlı hece bile seslendirmeden öne
atılıp dudaklarımı dudaklarına bastırdım. Belimdeki koluyla beni kendisine
doğru hafifçe kaldırırken gözlerim çoktan kapanmış ve tüm algımı az önce
duyduklarıma ve şimdi dudaklarımda olan dudaklarına bölüştürmüştüm. Başka
hiçbir şey anlam ifade etmiyor, aklıma sızamıyordu.
Alt dudağını emerek kendime çektiğimde kısık
inlemesi ağzımın içinde yankı bulmuştu. Avucumun altında çırpınan kalbini
tutabilecekmişim gibi parmaklarımı oraya saplamış haldeydim. Belimi tutan
parmaklarıyla benim göğsüne yaptığımı oraya uyguluyordu o da.
Öpüşmenin sonunun gelmeyeceğini, dudaklarımı
ondan ayırmak için kıpırdamazsam burada ben kaybolana dek beni öpüp
tüketeceğini hissederek nefes nefese de olsa geri çekildim. Dudaklarımız ıslak
bir sesle birbirinden koparken gözlerim de usulca aralandı.
“Ben de,” diye soludum nefeslerimin düzene
girmesini beklemeden. Hâlâ belimdeki kolu sayesinde hafif yüksekte ve yüzüne
yakın konumdaydım. “Ben de sana aşığım.
Öleceğimi sandığımda tek gayem bunu sana duyurmak olacak kadar, daha önce bu
duyguyu tattım sanarak sadece kendimi kandırdığımı seninle fark edecek kadar…”
Cevahir aşkın var olmadığına inanıyordu. Ben
ise aşkı daha önce yaşadığıma…
Yanıldığımızı öğrenmemiz için tek ihtiyaç
birbirimizdik. Yollarımız kesiştikten sonra pek gecikmeyişimizin sebebi buydu,
parçalar yerine upuzun bir zaman sonunda değil dört-beş aydan ibaret bir sürede
dosdoğru yerleşebilmişti.
O bana aşkını itiraf ederken yüzümde nasıl bir
ifade bulmuştu bilmiyordum ama benim dudaklarımdan aynı itiraf döküldükten
sonra yüzünde beliren ve hiç kaybolmayacakmış gibi hissettiren sıcak ifadeyi
kolay kolay unutmayacaktım.
“Âşıksın,” diye tekrarladı kısık sesle.
“Aşığım, âşıksın.”
Onaylamadım. Sadece gözlerine sakin, huzurlu
bir halde bakmakla yetindim.
“Benimsin,” diye ekledi. “Sonsuza kadar
benimlesin, Avcıoğlu.”
Parmaklarım usul usul göğsünde kıpırdadı.
Diğer elim havalanıp yüzünü bulmakta gecikmemişti. Yanağını kavradığımda daha
önce görmediğim kadar uzattığı sakalları tenimde tatlı acı çizikler bırakıyordu.
“Benim olduğun kadar seninim, benimle olduğun sürece
seninleyim Avcıoğlu.” demiştim açıkça. Bu bir yemin olabilir miydi henüz bilmiyordum
ama tutmak için çabalayacağım bir söz olduğu kesindi.
~
Son bir haftada kendimi farklı bir dünyaya
gözlerimi aralamışım gibi hissettiğim birden fazla an yaşamıştım. Önceden
yaptığım tüm hesaplar elimde patlıyor ve tam tersi sonuçlarla baş başa
kalıyordum sanki.
Bugünün tek ziyaretçisinin Fahri Avcıoğlu
olacağını hesap edişim bile elimde kalmıştı mesela. Oldukça basit ve sunulu
verilere dayalı bir tahmindi ama odamın ortasında birden Yener belirmişti.
Sonrası… Evi neden özlediğimi bir kez daha
anlamama neden olmuştu. Sana aşığım deyişine
bu odada hapsolmuşken değil, bir anda içeri alakalı alakasız insanların
giremeyeceği ve daha bize ait hissettirecek bir yerde şahit olmayı dilerdim.
Yüz bulmuşken astarını da istiyor olduğum söylenebilirdi belki, elimde olanla
yetinmem gerekirdi mantıken ama arada yoklayan ağrılarım eşliğinde uzun süre
dik konumda bile kalmaktan acizken hayatımda böyle derin bir an yaşanacağını
hiç düşünmemiştim daha önce.
Oturuyor sayılamayacağım ama dümdüz uzanıyor
halde de olmadığım bir açıda duran yatakta başımın altındaki yastığa yanağım
gömülü şekilde bekliyordum. Sırtım tam olarak yatağa yaslı olsa da başım
dönüktü, döndüğüm yönde bakmam gereken bir yer vardı çünkü.
Kısık bakışlarla Cevahir’i izliyordum.
Oturduğu yer bana uzak değildi ama az önce onu yanıma uzanması için teşvik
etmeye çalıştığımda ikna olmamasına biraz huysuzlanmış ve sessizlik kartımı
oynamıştım.
Tek kişilik yataktan da sıkılmıştım. Eve dönüp
beş kişilikmiş gibi duran yatağımızın sadece bir buçuk kişilik kısmını işgal
edip üst üste uyuduğumuz zamanlara kavuşmak istiyordum.
“Kaşlarını niye çattın?” diye sorduğunda
yüzüne daldığım için önce gözlerimi kırpıştırmıştım. Biraz kendime geldiğimde
dudaklarım aralandı. “Çatmadım.”
“Gördüğümü de inkâr ediyorsun, hayal mi
ediyorum ben?”
“Evet,” dedim hiç umursamadan. “Kafayı
yemişsin sanırım.”
Başı biraz geriye düşecek şekilde güldü.
Kolları göğsünde çaprazlanmış, sandalyede
hafif yayılmış şekilde oturuyorken yeterince ilgimi çekmiyormuş gibi bir de
gülüyordu. Ağzımdan bu görüntüye karşı birtakım homurtular döküldüğünde asıl
kafayı yiyenin kim olduğu da açığa çıkmış sayılırdı.
Başımı umutsuzca diğer tarafa çevirip onu
görmeyeceğim bir açıyla bakışlarımı kapı tarafına doğru diktiğimde aklım
geçmişin tozlanmış köşelerinde değil, henüz üzerinden pek zaman geçmeyen
yepyeni andaydı.
Cevahir o andan beri tekrar tekrar aynı şeyi
söylüyormuş gibi zihnime cümleleri doluyordu. Sessiz kalsam da konuşsam da ona
baksam da bakmasam da aklımda tekrar edenler aynıydı.
Odanın kapısı açılır umuduyla çevirmemiştim
başımı aslında ama ben döndükten kısacık bir süre sonra kapı tek bir kez ve
düzgün bir şekilde çalınıp minik bir duraklamanın ardından açıldığında yönüm
işime yaramıştı.
İçeriye kimin gireceğini görmek için bir iki
saniye yeterli olur sanmıştım fakat odaya birden o kadar fazla kişi doluşmuştu
ki şaşkınca sayı saymaya başlamak üzereydim.
Günün beklenen tek misafiri Fahri dedeydi. En
önde de o vardı. Buraya kadar her şey yolundaydı. Arkasından koyun sürüsü gibi
adımlayanlar şaşkınlığımın kaynaklarıydılar.
Beste ve Levent görünmüştü önce. Arkalarından
Teoman ve Ecevit amca içeri girmişti. Burada sonlanacağını düşündüğüm
kalabalığa Nilgün teyze de eklenince istemsizce yerimde doğrulmak için
hareketlenmiştim.
Bir anda sırtımı doğrultamamıştım tabii.
İmdadıma koşan Cevahir’di. Avucunu sırtıma bastırarak yükümü hafifletmiş ve
ağrısız kalkmamı sağlamıştı.
“Müsait misin güzel kızım?” diyerek Fahri dede
sessizliği sonlandırdığında biraz olsun gülümsemeyi denedim. “Hoş geldiniz,”
dedim sorusunu açıkça yanıtlamak yerine davet eder gibi.
Geçen bir haftada gördüğüm yüzlerin tümünde
yorgunluk izleri, pişmanlıklar, hüzünle karışık bakışlar görmüştüm fakat Fahri
dedeyi benzer şekilde görmek canımı yine de sıkmıştı. Bu ifadelere alışmış
değildim.
Yatağa doğru yaklaştı. Adımları sarsak değildi
ama pek düşürmediği omuzlarının şimdi dikleşememesinden ne halde olduğu
belliydi.
“Gelemedim ama haberlerini saat saat aldım,
iyiymişsin. Daha da iyi olacaksın inşallah.”
Levent’in ileride boş duran bir sandalyeyi
yatağımın boş tarafına doğru bırakmasına aldırmadan ayakta kaldı. Beni yakından
incelemek ister gibiydi. “İyiyim, Fahri dede. Gelmene çok sevindim ama
yorulmasaydın keşke, eve çıktığımda gelirdin rahat rahat. Burada kalıcı değilim
ki.”
“Değilsin tabii,” dedi başını ağır ağır
sallarken. “Orasını biliyorum ama geciktirmek istemediğim bazı meseleler
vardı.”
Duraksadım.
‘Bazı’ meselelerden kastının Cavit ile ya da
Zerrin ile ilgili olabileceğini düşünmüştüm hemen. Bu konunun aklıma düşmesiyle
birlikte de kasılmıştım.
Ani kasılmalar, beklenmedik duygu geçişleri
ilk olarak dikişlerime yansıyordu. Yine öyle olmuştu. Refleksle elimi göğsüme
götürmemek için dirensem de yüzümün hafifçe ekşimesine engel olamamış olacağım
ki bu konuda sensörlü olan kocamı dikenlerin üstüne sürüklemiştim.
“Seray?” diyerek durumu yoklarcasına adımı
seslendiğinde başımı bir iki saniyeliğine ona çevirdim. Gözlerimi yavaşça
kapatıp açarak iyiyim sinyali vermemin yetmesini umuyordum şimdilik.
“Konuşabiliriz tabii,” dedim Fahri dedeye
yeniden bakmaya başladığımda. İstemsizce bakışlarım onun arkasında dizili kalan
gruba doğru çevrildi. Yalnızca Nilgün teyze ve Ecevit amca yatağın karşısındaki
koltuğa geçip oturmuşlardı. Beste, Levent ve Teoman yan yana düzgünce dizili
halde ayakta duruyorlardı.
“Beste,” diye seslendi Fahri dede.
“Efendim Fahri Be-… dede?”
Beste’nin saniyelik karmaşasına başka bir anda
olsak uzun uzun gülebilirdim ama şu an ne duyacağımı bilemediğimden kasılı
kalmaya devam etmekteydim. Fahri Avcıoğlu bana ölen oğlu hakkında ya da göğsüme
bir bıçak saplayan eski gelini hakkında ne söyleyecekti?
“Arkamdan kuyruğum gibi hepiniz odaya
geldiniz, niye burada olduğumu anladığınız belli. Senden istediğim şeyi de
hazırladın mı o halde?”
Kafa karışıklığımı saklamadan en kolay göz
göze gelebileceğim kişiye doğru baktım. Teoman’la bakışmayı ve bir şeyler
anlamayı umarken onun bakışlarının arkama doğru sabitlenmiş olduğunu görmüştüm.
Cevahir’e sıkıntıyla bakıyordu.
Garipseyerek Cevahir’e döndüm. Kollarını
göğsünden indirmemiş, duruşunu hiç değiştirmemişti. Ne olacağını biliyor
gibiydi. Ancak rahat mıydı değil miydi anlayamıyordum.
“Baba…” diyerek araya giren Ecevit amca oldu.
“Beste’yi de zor durumda bırakıyorsun, hazırlamadı elbette dediğin anlaşmayı.”
“Gelinini başka birine karşı savunursun,
Ecevit. Ben soruyu ona sordum,” dedi Fahri dede direkt. Beste de boğuk bir
sesle öksürüp tıksırmaya başlamıştı bu ikazdan hemen sonra. Levent bu cümlenin
tek sarstığı ismin Beste olduğunu kanıtlayarak sırtına hafifçe vurup onu
düzeltmeye çalışırken ben beynim yanmış halde durumu analiz etmekle meşguldüm.
“Ne anlaşması hazırlayacaktın ki?” dedim
Beste’ye bakarken başım hafifçe omuzuma düşmüşken. Zor bir şey olsa da Fahri
dedenin ricasını kıracağını pek sanmıyordum aslında. Vakti olmamıştı belki de.
“Boşanma anlaşması,” dedi Fahri dede sakince
bana döndüğünde.
Gözlerimi birkaç kez kırptım. Kim için..?
“Ailede evli olan kim kal-…” diyerek sorumu
tamamlayacağım sırada cevabı yarı yolda bulmuştum.
İşaret parmağım yavaşça kendimi gösterir
şekilde göğsümün ortasına doğru havalandı. Sonra parmağımı biraz kaydırarak ve
bakışlarımı Fahri dededen ayırmayarak Cevahir’i de işaret ettim.
Kalbim endişeyle çarpmaya başlarken aklıma
üşüşen ihtimallerin haddi hesabı yoktu.
“Ben… Özür dilerim,” diye mırıldandım
sessizce. Ailelerine fiziken dahil oluşumla birlikte aralanmaya başlayan ve
sonu gelmek bilmeyen sır perdesi tonla felaketi de peşinden getirmişti. Ama ben
zaten bu kadar merkezde kalmak istememiştim ki.
Bu anın bir ‘aileden atılma’ seremonisi
olduğunu düşünmüştüm. İlk aklıma gelen buydu. Fahri Avcıoğlu boşanmamızı
istiyordu çünkü uğursuzluktan başka bir şey olmamıştım onlar için.
Beyazlamış kaşları bir anda derince
çatıldığında avuçlarımı sıkıca kapattım.
Bakışlarım diğer yanıma çevrildi. Müdahale
etmeden, hiçbir şey söylemeden beklemekte olan Cevahir’i gördüğümde onun da
benim gibi duyduklarına afallamış bir tepki vermiş olmasını beklemiştim ama
sadece duruyordu. Bunun anlamı belliydi. Bu konudan şu an haberi olan tek kişi
bendim, herkes zaten haberdardı.
“Özür mü dilersin?” dedi Fahri dede.
Başımı salladım olumlu anlamda.
“Niye?” dedi kaşları henüz normal haline
dönmemişken. “Benim torunum insanların zayıf yönlerinden yararlanan, onları
seçeneksiz bırakan dağdan inmenin teki diye sen mi özür dileyeceksin? Yok,
kabul etmiyorum.”
Dudaklarım söyleyecek bir şey bulmuşum gibi
aralansa da aslında henüz duyduklarımı aklımda işleyebilmiş değildim.
“Hım?” dedim kendimi tutamadan.
“Evliliğinizin nasıl başladığını biliyoruz,”
diye mırıldanarak araya giren Nilgün teyze oldu. “Hepimiz öğrendik.”
Beste’nin az önce yaşadığından daha beter bir
öksürük silsilesine tutulduğumda onun aksine ben göğsümde henüz kapanmayan bir
yara ile yaşadığım için durum biraz daha ciddileşmişti.
Cevahir kıpırdamak için bunu beklemiş gibi
sonunda ayaklandığında ilk yaptığı çenemi kavrayarak başımı biraz geriye
yatırmak ve sırtımı hafifçe bastırarak sıvazlamaya başlamaktı.
Ara ara tutan kuru öksürük krizlerimle nasıl
başa çıkması gerektiğini Muhsin’den öğrenmişti. Bir kez onun yapışına şahit
olduktan sonra bir daha buna izin vermeyeceğimi kestirdiğinde yeni öksürük
önleyicim olmuştu.
“Tamam mı baba?” dedi Ecevit amca bıkkınlıkla.
“Rahat ettin mi? Şu kızcağız bir iyileşsin diye boşuna bekletmiyorduk seni,
gördün mü?”
Öksürüklerim yavaşlayarak kesildiğinde odadaki
diğer yüzlere bakmadan önce bakışlarım yanı başımda ayakta duran Cevahir’in
gözlerinde takılı kalmıştı önce.
Gözlerimdeki soru işaretlerini görmemesi
imkânsızdı. Derin bir nefes almaya çalıştı. “Ben söyledim,” diye kısık sesle
benim sessiz sorumu yanıtladığında aydınlanmak yerine daha da aklım karışmış
haldeydim.
“Sen söyledin..?” dedim şüpheyle. Teoman’ın ya
da belki en yeni öğrenen isim olan Beste’nin bir şekilde ağzından kaçırması çok
ama çok daha fazla olasıydı. Kaynağın Cevahir olmasını hiç beklemiyordum.
“Rahat mı edeceğim?” diye yükseldi birden
Fahri dede. “Benim gözüme girmek için torunum bir kadının hayatını altüst
etmiş, bu sayede aylarca beni kandırmış diye mi rahat edeceğim oğlum?”
Her yeni gün bana bilincim kapalıyken değişen
bir başka dengeyi sürpriz olarak sunuyordu. Bugün Yener geldiğinde yaşananlar
yetersizmiş gibi şimdi çok daha kalabalık ve karmaşık bir anın ortasındaydım.
Uyandığımdan beri herkes her şeyi biliyordu ve
kimse hiçbir şey belli etmemişti bana. Bu muydu? Fahri dedenin gelişi biraz
daha gecikseydi ben bütün olan bitenden habersiz olmaya devam mı edecektim?
“Seray,” diyerek bana döndü Fahri dede.
“Çekineceğin hiçbir şey olmasın, hiçbir açıdan ve hiç kimseden. Ben arkandayım.
Bir Avcıoğlu olsan da olmasan da…”
Gözlerimdeki ince ince hissedilir hale gelen
yanmanın az önceki öksürük krizimin kalıntısı olduğuna kendimi inandırabilirdim
belki ama bu koca bir yalandı. Sebebi duyduklarımdı. Duyduklarımın gerçek
oluşuydu.
“Boşanmak istesem…” dedim soru sorar gibi.
“Torununuzun değil benim yanımda olacaksınız, doğru mu anladım?”
Duraksamadı, oyalanmadan başını ağır ağır
salladı. “Çok doğru anladın.”
Sandalyesine geri yerleşmemiş olan,
öksürdüğümde kalktığı gibi yatağın dibinde ayakta duran Cevahir’e doğru tam
olarak dönmedim ama bakışlarının yüzüme saplandığını hissetmemek mümkün
değildi.
Cevahir’e bakmayı biraz daha erteleyip
bakışlarımı acele etmeden odadaki diğer yüzlerde dolaştırdım. Hepsinin odağında
ben vardım ama hiçbirinin yüzünde olumsuz bir ifade bulamamıştım.
Beste dışında kalan herkes hayatıma Cevahir
ile birlikte dahil olmuştu, bu yüzden onlardan beni koruyan bir tavır beklemek
abartılı bir iyimserlikti ama her nasılsa ben tam olarak bu beklentinin karşılandığı
anı yaşıyordum.
“Yalnız kalabilir miyiz?” diye mırıldandım
bakışlarım Fahri dedede iken.
Bir iki gergin nefes sesi duydum. Levent ve
Teoman’dan yükseldiğini az çok tahmin ediyordum.
Kulağıma çalınan bir sonraki ses ise
Cevahir’in yutkunuşuydu. Gerekmediğinde üstün zekâlı olan, gerektiğinde ise
ortalamanın altında sürünen bir zekâ örneğiydi.
Gereken bir andaydık mesela şu an… Bir iki
saat bile geçmeyen aşk itirafının -ve aşk itirafımın- ardından Fahri dede
arkamda duracağını açıkladı diye onu boşamaya cesaretleneceğimi mi düşünüyordu?
Uzun bir süredir ondan boşanmama engel olan
şey sır olmaktan çıkmıştı zaten. Yedi düvel Muhsin Paker’in babam olduğunu
öğrenmişken Cevahir’de hiçbir koz kalmamıştı. Haftalar önce arkamı dönüp
hayatından çıkabilir ve onu öylece bırakabilirdim. Yapmamıştım.
“Kalın tabii,” dedi Fahri dede yavaşça ayağa
kalkıp.
Kapıya doğru hepsi aynı anda hareketlendiler.
Omuzlarının üstünden bize doğru kaçamak bakışlar atmaktaydılar tabii.
Henüz kimse tam olarak odadan çıkamamışken
hepsinin duyabileceği yükseklikte konuştum. “Boşanmak gibi bir niyetim yok, bu
arada.” dedim onları ikilemde bırakarak yolculamamak için. Birkaç derin nefes
sesi geldi, rahatlamış nefesler olduğu açıktı.
Kaşları hafifçe havalanan Fahri Avcıoğlu
adımlamayı bırakıp bedenini buraya doğru çevirmişti. “Çünkü..?”
“Çünkü hatırı sayılır bir süredir beni bu
evlilikte tutan şey ne sır ne de şantaj,” dedim dürüstçe.
Cevahir’in sırtımdan çekmediği eli kasılır
gibi oldu. Sessizliği fırtına öncesi bir sessizlik olmaktan uzaktı, tüm ipleri
benim elime bıraktığını gösterir bir sessizlikti bu.
Fahri dede birkaç saniye yüzümü izledi, bir
şeyden emin olmak ister gibi bakıyordu. O birkaç saniyenin sonunda da sessiz
kalarak, yalnızca gözlerindeki ifadeyi yumuşatarak odadan ilk çıkan isim
olmuştu.
Onun arkasından Ecevit amca ve Nilgün teyze de
dışarı çıktığında kapıya yakın bir yerde dizili duran üçlüye bakındım.
Teoman ve Beste’yi es geçerek bakışlarımı
Levent’e dikmiştim. “Bakma öyle,” dedi omuz silkerek. “İlk aile yemeğinde
yaptığım çıkarımın doğru olduğunu öğrenmek bana da sürpriz oldu.”
Dayanamayıp güldüm.
Levent’in ilişkimizin bir falsosu olduğuna
dair imaları aylar öncede kalmıştı. “Cevahir’in kısacık bir sürede kimseyle
işleri ciddiye bindirmeyeceğini biliyordun.” dedim göz ucuyla Cevahir’e
bakarken. Bakışları bendeydi ama bir şey söylememeye devam ediyordu.
“Tanıyorum çünkü,” dedi Levent gururla nefes
verirken. Teoman yüzünü buruşturarak araya girmişti. “Bok tanıyorsun,” dedi rahatça.
Hepimiz ona döndüğümüzde devam etti. “İlk karşılaşmalarına şahit olsaydın o
anın normal bir Cevahir Avcıoğlu anı olmadığını anlar ve devamında
gelişenlerden hiç şüphelenmezdin.”
Cevahir boğazını temizler gibi kısaca öksürdü.
Teoman ona göz ucuyla baktı. “Yok abi,” dedi omuzlarını düşürüp. “Ben bu yükle
yaşayamıyorum, ağzıma da sıçsan söyleyeceğim.”
Yerimde merakla kıpırdandım. “Neyi
söyleyeceksin?”
“Malum sırrı ben tesadüfen öğrenmedim, yenge.”
dedi Teoman bir avazda. Başıyla Cevahir’i işaret etti. “Karşılaştığınız
toplantının çıkışından beri adına duyarlı bir sensördüm zaten, emir büyük
yerden gelince...”
Beste’nin keyifli kahkahasını duyarken başım
çoktan omuzuma doğru düşerek Cevahir’e doğru dönmüştü.
“Gel sen, gülmeye odamda devam edersin. Cevahir
üstümüze atlayacak şimdi.”
Levent, Beste’yi sarmalayıp kapıya
yönlendirirken yalnız kalmıştık odada. Zira Teoman cümlesi biter bitmez koşarak
odadan çıkmıştı bile. Cesareti cümlesinin sonunda tükenmişti sanırım.
Cevahir’in hareket edip etmeyeceğini izlemeden, risk almamış ve koşmuştu.
Kapı yankılı bir ses eşliğinde kapandığında
kıpırdamadan Cevahir’e bakmaktaydım.
“Anlatmak istediğin bir şeyler var mı?” demem
ve dudaklarımın onun tarafından esir alınması arasında bir saniyeden fazla
zaman yoktu. Üstüme doğru eğilerek dudaklarımızı birleştirmiş, bir elini yatağa
doğru bastırırken diğeriyle beni sırtımdan tutmaya devam ediyordu.
Konuşmaktan korkup sık sık geri duran bir adam
olduğunu söyleyemezdim ama bir şeyler sorduğumda konuşmak yerine beni öptüğü
ilk anda olmadığımızdan da emindim, istisnalarının birçoğunda imzam olmasından ne
kadar memnunsam o kadar emindim.
~
Kısa bir süre öncesine kadar ait bile
hissetmediği bir yeri en fazla ne kadar özleyebilirdi insan? Bu soruya cevap
bulmak için yapılan bir deneyde tek denekmişim gibi hissediyordum.
Aylardır altını çize çize sadece Cevahir’in
evi olarak hem kendime hem ona ezberlettiğim yere gitmek için sabırsızdım. Son
yıllarda evimden çok bulunduğum yerdeydim üstelik, Vita’dan kaçmaya çalışacağım
aklıma bile gelmezdi ama tam olarak bunu yaşıyordum.
“Bir sorun yok,” dedim kılı kırk yararak
yapılan çekimlerin ve ölçümlerin sonuçlarına erişimim olmasa da. Raporlar benim
elime geçmemişti henüz ama iyi -en azından uyandığım ilk günlere kıyasla-
olduğumu hissediyordum.
Yatağımda sırtım dik bir konumdayken
oturmaktaydım. Sol tarafımda Cevahir ayakta duruyor, kolları göğsünde dikkatle
bekliyordu. Sağımda, yatağın biraz daha ucuna doğru duran isim ise çıkışım için
onayını(!) beklediğimiz Muhsin Paker’di.
Ağrılarım azaldıkça, anlık krizlerim
nadirleştikçe onu daha az görür olmuştum. Vita’dan ne kadar uzaklaşmıştı ve
hangi gün neredeydi bilmiyordum. Kimseye, gün aşırı odama konuk olan İzel’e
bile onu hiç sormamıştım.
Yokluğuna maruz kaldığım yaklaşık otuz yılın sonunda
birkaç günden fazla üst üste yanımda diye varlığına birden bağımlı hale
gelmemiştim elbette. Varlığını hiç aramamıştım bile odanın kapısına bakınıp.
Bir ihtimal… Bu odada, dört duvar arasında
yalnız olsaydım aklım onun var olmaya başlamasına karşı daha çok mu yalpalardı
diye düşünmüştüm ve cevabı da bulamamıştım. Gözümü açtığımda, kapattığımda,
hiçbir anda yalnız değildim çünkü. Cevahir
yanımdaydı.
“Bir sorun yok,” diyerek beni tekrar etti
Muhsin. Başını elindeki kâğıtlardan yavaşça kaldırıp bize doğru bakmaya
başlamıştı aynı anda da. “Her şey iyiye gidiyor gibi görünüyor.”
Cevahir’in aldığı rahat nefesin sesi bana
kadar ulaşmıştı. Gözünün önünde günden güne iyileştiğim açıktı ama yine de bu
nefesi alabilmek için başka bir ağızdan duymayı beklemiş gibiydi.
“Eve gitmek istiyorum artık,” dedim bunalmış
halde.
“Tamam,” dediğinde bu kez rahat nefes alan
bendim. Uzanıp Cevahir’in koluna dokundum. “Hadi gidelim.”
Cevahir kolunu benden çekmeden bedenini bana
doğru çevirdi. Aceleciliğimi süzdükten sonra göz ucuyla Muhsin’e baktı. “Eve
gidebileceğinden emin misin? Acil bir şey olursa… Birkaç dakika bile
kaybetmemem gereken bir şey olursa-…”
Cevahir’in felaket senaryolarının devam
edeceği belliydi. Muhsin’in araya girerek bir noktada onu durdurması iyi
olmuştu. “Görünürde böyle bir ihtimal yok, ilaçlarının bir kısmını kullanmaya
devam edecek zaten. Buna rağmen ağrıları katlanılmaz hal alırsa ilk durağınız
burası olsun. Benim de mutlaka haberim olsun.”
“Vita’da o an görevli olan doktorlar yeterli
olacaktır,” dedim sakince. “Bana bir şey olsa da burada bulunmana gerek yok.”
Derdim ne onu yaralamaktı ne de içimdekileri
kusmak. Bu aslında kendimi koruma mekanizmamdı. Ona karşı sınır belirlemezsem o
belirsizliğin beni boğacağını düşündüğümden yerimde sabit durmak yerine geri
adımlamayı seçmiştim.
Muhsin’in benden bunları net bir şekilde
duymayı beklemediği belliydi. Sessizce bana bakmakla yetinse de bakışları onu
ele veriyordu.
“Ben iyileştim, iyileşiyorum. Bunda öyle ya da
böyle senin payın var biliyorum, bana seçim hakkı sunulsa bu yardımı asla kabul
etmeyeceğim için hiç teşekkür etmedim sana.” dedikten sonra kısa bir nefes alıp
duraksadım. “Teşekkür etmediğim gibi aksini de yapmadım. Bu kapıdan girmene
müsaade etmemeliydim belki… Yapmadım.”
“Seray-…” diyecek olduğunda elimi hafifçe
kaldırarak devamını getirmesine engel oldum. Bakışlarımı Muhsin’den çekmedim.
Cevahir’e bakmamaya çalışıyordum çünkü ona bakarsam sesimi sabit tutmaya devam
edebilmem mümkün değildi, biliyordum.
“Ben iyileşiyorum ama biz iyileşemeyiz,” dedim
usulca. “Daha önce yaptığını yap, vaktini de gücünü de ailene sakla.”
O başını itiraz eder gibi iki yana sallarken
gözlerindeki pişmanlığı görmekten kaçarak bir anlığına bakışlarımı kaçırdım
ondan.
“Ailemin bir parçası da sensin, Seray.
Kızımsın sen benim.”
Tüm çabam boşa çıkmıştı. Cevahir’e bakmamaya
direnmem de aklımdan geçenleri kontrol etmeye çalışmam da boşunaydı. Tek
kelimesiyle dağılmıştım. Kızımsın…
Bunu ne ondan ne de annemden hiç duyamadığım
için ne kadar eksik büyüdüğümden haberi var mıydı? Anlatsam aklı alabilir
miydi?
O hiç benim eksikliğimi hissetmemişti. İki kız
babasıydı zaten. Benim varlığım yokluğum bir olurdu hayatında. Bense hep
eksiktim. Onun varlığı yokluğu aynı hissettirirdi demem mümkün değildi çünkü
varlığıyla büyüyebilsem her şeyin başka olacağını görmemek için kör olmak
gerekirdi.
En çok da buna kırgındım. Olamadığım o farklı,
daha az yorgun, daha az kızgın Seray adına kırgındım.
“Bir babaya ihtiyacım yok,” derken içimden
geçenin de tam olarak bu olup olmadığını kestirmeye çalışıyordum. “İhtiyacım
olan zamanlar oldu, kandırmayacağım ne seni ne kendimi ama artık bir anlamı
yok.”
Elindeki kâğıtları daha sıkı tuttuğunu,
kenarlarının buruşmaya başladığını gördüm. “Karşıma çıktığın ilk anda doğru kararı
verebilen bir adam olsaydım da bir şansım olmayacak mıydı?”
Durumun bir geç kalış değil, son birkaç yılda
yaşananların sonucu olduğunu bastırır gibi sorduğunda dudaklarımda buruk bir
gülümseme peydahlandı. Sesli bir cevap vermedim ama gülüşüm yeterince büyük bir
yanıttı.
Babasıyla aynı hastanede çalışmakta olduğunu
öğrenen ve kalbi bu bilgiyle birlikte heyecanla atmaya başlayan Seray’ın ona
şans vermek için mantığımı yerle bir edeceğinden emindim fakat o Seray’ın
heyecanını günbegün söndüren bizzat Muhsin Paker olmuştu. Bana düşmanıymışım
gibi bakıp davrandıkça ne heyecanım kalmıştı ne de hevesim.
“Geçmiş olsun,” derken sesindeki titreme
duyulmayacak gibi değildi. Odadan ne yavaş ne hızlı adımlarla ayrılıp kapıyı
kapattığında geride kalan da titreyen sesinin duvarlardaki yankısından
ibaretti.
“Geçmiyor,” diye sızlandım arkasından
sıkıntıyla. Boğazım düğümlenmiş halde başımı kaldırıp Cevahir’e baktığımda onu
beni izlerken bulmuştum. “Hiç geçmeyecek,” diyerek tekrarladım.
Cevahir hiçbir şey söylemeden yatağımın
kenarına kendisini sığdırabildiği kadar yerleşip oturduğunda bana dönüktü.
Henüz kollarını açmasına bile fırsat vermeden kendimi ona doğru çarpar gibi
bıraktığımda yüzümü omuzuna saklamıştım.
“Ben buradayım.” Kulağıma dudakları belli
belirsiz değecek kadar yakınken fısıldamıştı. “Geçse de geçmese de ben varım,
yanındayım.”
“Hep,” diye mırıldandım.
“Hep, karım.” dedikten sonra dudaklarını
yanağıma bastırdı.
Başımı omuzundan yavaşça kaldırıp yüz yüze
gelmemizi sağladım. Bakışlarım önce gözlerindeydi. Aramızda duran sol eline bir
anlığına kaçamak bir bakış attım. Alyansı yüzük parmağındaydı. Ölüm gibi bir
kâbus dışında o parmağını evlendiğimizden beri boş gördüğüm olmamıştı zaten.
“Parmaklarım artık daha az ödemli,” dedim
kısık bir sesle.
“Öyle mi?” diye sorarken eli çoktan ellerime
uzanmıştı. Parmaklarımı incitmekten çekinir gibi okşadığında bakışları yüzümden
ayrılmamıştı.
Onaylar bir ses çıkarttım. Cevahir birden
yerinden kalkınca birkaç saniyeliğine paniklesem de gittiği yerin odadaki dolap
olduğunu anladığımda daha sakindim. Dolabın içinde Beste’nin benim için evden
toparladığı ve günlerdir burada kullandığım eşyalar vardı. O eşyaların yanına
Cevahir tarafından eklenen bir şey daha olduğunu şimdi öğrenmiştim. Cevahir
elinde yüzüğümle yanıma geri gelmişti.
Yatağa oturmak yerine boştaki elini bana
uzattığında afallayarak eline baktım. Yüzüğüm diğer avucunda duruyorken bana
boş elini niye uzatıyordu?
“Kısa bir süreliğine ayağa kalkabilir misin?”
Elini beni ayağa kaldırmak için uzattığını
açıkladığında gözlerimi birkaç kez kırpıştırarak da olsa onu sorgulamadan elimi
avucunun içine bırakıp yataktan kalkmak için hareketlendim.
Ayağa kalktığımda beni başka bir yere
yönlendireceğini düşünmüştüm. Nereye gideceğimizi bilmesem de bir şey
sormamıştım ama kalktığım halde hareketsizce kaldığımızda garipseyerek
dudaklarımı araladım. “Ne yapıyoruz?”
Cevahir gözlerimi aradığı bir şey varmış gibi
dikkatle izledikten birkaç saniye sonra kalkmam için tuttuğu elimi bırakmadan
bir anda eğilir gibi olunca şaşkınlıkla ona baktım. Elim elindeyken bir dizi
yeri bulmuş, diğeri bükülmüş şekilde önümde diz çökerek duruyordu şimdi.
“Cevahir..?” diyerek sorar gibi konuştuğumda
bana hiç aldırmadı. Diğer elinde tutmaya devam ettiği yüzüğümü iki parmağında
dengeleyip biraz havaya kaldırdı.
“Bu kez yüzüğünü olması gerektiği gibi tak
istedim,” diyerek konuşmaya başladığında başım istemsizce omuzuma doğru biraz
eğilmişti. “Zorunlulukmuş ya da bir oyunun parçasıymış gibi değil.”
“Karına evlenme teklifi mi ediyorsun?” diyerek
durumun garipliğini dile getirip biraz dikkat dağıtmaya çalıştım. Dağıtmaya
çalıştığım kendi dikkatimdi zira dağıtamazsam ben parçalanacaktım.
Burnundan kısa bir nefes verip güler gibi
olmuştu biraz. “Senden herhangi bir anlamda ayrı olmaya kısa süreliğine
dayanabilecek olsam belki evliliğimizi de sıfırdan başlatmaya niyetlenebilirdim
ama yapamayacağımı biliyorum. Ertesi gününde yeniden karım olacağını, benim
olacağını bilsem de seni benden ayıracak bir anlaşmayı kabul etmem mümkün değil
çünkü.”
Kısık bir sesle güldüm ama gözlerim dolu
doluydu. Bana böyle bir teklifle gelse bile ben kabul etmezdim zaten. Kendi
bağımlılığını dile getirirken beni de kendisine nasıl akıl almaz şekilde bağlı
kıldığını atlıyordu.
“Karıma evlenme teklifi etmiyorum, ona bir
teklif yerine koca bir zorunluluk sunmuştum aylar önce. Ama şimdi o günden
başka, bambaşka bir adam olarak yüzüğünü sana geri veriyorum Seray. Aklımın da
kalbimin de her yeri senle doluyken, senden başka her şey anlamsızken, sana âşıkken...”
Sol elim avucunun içindeydi. Onun elimi kendisine
doğru çekmesine gerek kalmadan parmaklarımı uzattığımda önceliği yüzüğü
parmağıma geçirmek olmadı. Dudaklarını parmaklarımın üstüne bastırıp yumuşak ve
uzun bir öpücük kondururken aceleci değildi.
Günlerdir eksikliğini hissediyor olduğum yüzük
yeniden yüzük parmağıma ağırlığını bıraktığında dudaklarım tatlı bir huzurla
kıvrıldı.
Huzursuzlanabilecek konular bulabilirdim,
aklımı yoracak türlü şeyler düşünebilirdim fakat bu anın içindeyken hepsini bir
kenara itmeyi seçmiştim.
Yüzüğümle bakışmam son bulduğunda bakışlarımı
yerde durmaya devam eden Cevahir’e çevirdim. “Kalkacak mısın artık?” dedim
bilmiş bir tavırla. “Bu kısımda kalkıp beni öpmen gerekiyordu, her şeyi ben mi
söyle-…”
Cümlemin sonlanmasına zaman bırakmamıştı.
Çoktan ayağa kalkmıştı ve ben susamadan o beni susturmuştu.
Başını bana doğru eğip dudaklarımızı
birleştirdiğinde sol elimi boynundan ensesine doğru yavaşça kaydırıp saçlarını
parmaklarımın arasında hissetmeye başlamıştım. Gözlerim beni öpmeye başladığı
anda kapanmıştı ama yine de gözümün önünde o varmış gibiydi.
Belimi beni kırmaktan korkar gibi sarmasına
itiraz edip yakınmak istesem de hoyratlığını bir anda geri kazanmayacağını
kabullenmiştim. İncinecek, parçalanacak bir şeymişim gibi dikkatli ve nazikti.
Nefes nefese dudaklarından koptuğumda gözlerim
de yarı yarıya açılmıştı. “Beni öp dememi mi bekliyordun?” diye soludum boynumu
gerip başımı biraz kaldırırken. Tutuşu ne kadar nazikse öpüşü de bir o kadar
yakıcıydı.
Cevaba benzemese de cevap veriyormuş gibi
dudaklarımı bir iki kez üst üste kısa öpücüklerle uyuşturduğunda gözlerimi sık
sık kırpıyor halde ona bakmaktaydım. “Başım döndü,” diye mırıldandım.
Bunu hasta hissederek değil dağılmış
hissederek dile getirdiğimi anladığı için telaşlanmak yerine göğsü titreyerek
gülmüştü.
“Aşktan olabilir,” diyerek hafif muzip bir
tavırla konuştuğunda göz kırptım. “Olabilir,” dedim. “Aşktan ölüyordum hatta.”
Bir saniyede ifadesi bambaşka bir hal aldı.
Çatık kaşlarla bana baktı. “Seray!” dediğinde abartıyla sırıttım. “Şaka…” dedim
yanağımı göğsüne yapıştırmak üzere öne yaklaşırken. “Gül diye yaptım.”
Mizah anlayışı zayıfsa ben ne yapabilirdim?
Bahtıma şakalarıma gülmeyen koca düşmüştü maalesef.
Cevahir’in göğsündeki rahatım çok uzun
sürmemişti. Bir saat içinde hastaneden ayrılmam için gereken ne varsa yapılmıştı,
hazırlanmıştım, ayrılmak için hevesli olduğum oda ile vedalaşmıştım ve şimdi
arabanın arka koltuğunda oturuyordum.
Sürücü koltuğunda Teoman vardı. Yan koltuğu
boştu, Cevahir benim yanıma oturmayı tercih etmişti çünkü.
Eve gidiyorduk.
Ezbere bildiğim Vita-ev arasındaki yol akıp
giderken arada camdan dışarıya bakıyordum ama çoğunlukla bakışlarım Cevahir’in
yüzündeydi. Omuzuna yanağım yaslı halde yolculuk yaptığım için ona bakmakta
zorlanmıyordum.
Araba bir kasisten geçtiğimiz için biraz
sarsıldığında ben sarsıntıyı pek hissetmemiştim çünkü Cevahir sırtıma sarılı
koluyla bedenimi emniyet kemerinden daha düzgün sabitlemişti. “Daha yavaş,
Teo.” diyerek yine de uyardığında itiraz ettim. “Yavaş değil, hızlı.” dedim
hemen. “Akşama kadar eve gidemeyiz öyle.”
Teoman dikiz aynasından bir iki saniyeliğine
bize doğru baktı. “Aranızda kalmayı hiç özlememişim, ortak karar sunun bana.”
Kıkırdayarak başımı Cevahir’in omuzuna daha
sert bastırdım. “Hangimizden daha çok korkuyorsan onu dinle,” dedi Cevahir.
Araba hızlandığında kıkırdamam kısa bir
kahkahaya dönüştü. Cevahir homurdanırken ben de bir elimi öne doğru uzatıp
Teoman’ın omuzunu patpatlamıştım. “Doğru karardı.”
Araba evin bahçe sınırlarına girene dek
kaldırmadığım başımı demir kapıdan geçtiğimiz anda Cevahir’in omuzundan
ayırmıştım. Yerimde doğrulurken sabırsızdım.
Teoman arabayı evin girişine en yakın konumda
durdurduğunda Cevahir kendi kapısını açtıktan sonra inip bana elini uzattı.
Onun tarafına daha yakın olduğum için birazcık kaydığım anda inebilecek kadar
kenara gelmiştim.
Elinden destek alarak ağırlığımı onunla
paylaşıp arabadan indiğimde yerinden oynamayan Teoman’a doğru baktım. “Sen
gelmiyor musun?”
Açık olan camından onu duyamayacakmışım gibi
kafasını da dışarı çıkarttı. “Bensizken beni özlüyorsunuz biliyorum ama bir iki
iş var halletmem gereken, akşam eve akın edecek olan kalabalıkla birlikte
dönerim yenge.”
Gülümsemekle yetindim.
Cevahir’in elini bırakmadan onunla birlikte
eve doğru kalan birkaç adımı bitirdiğimizde kapıyı açmak üzere çoktan yaklaşmış
olan güvenlik görevlisini görmüştüm.
“Hoş geldiniz,” dedi önce. Ardından
bakışlarını bana doğru çevirdi. “Çok geçmiş olsun, Seray Hanım.”
“Teşekkür ederim,” diye yanıtladığım sırada
ölçülü bir gülümseme eşliğinde kapıyı anahtarla açmış ve geri çekilmişti.
Eve girdiğimizde antreden itibaren bizi
karşılayacak olanın koca bir sessizlik olacağını, uzun zamandır kimse olmadığı
için ıssız kalmış bir eve adımladığımı düşünüyordum.
Bir iki adım attıktan hemen sonra kulağıma
dolmaya başlayan hafif gürültü ve burnuma çarpan kokularla birlikte yanıldığımı
anlayarak şaşkınca Cevahir’e dönmüştüm.
Cevahir benim gibi şaşkın durmuyordu. Durumdan
haberi olduğu belliydi. Konuşmak yerine beni mutfağa doğru yönlendirdiğinde ona
ayak uydurdum.
Mutfağın girişine vardığımız anda seslerin ve
kokuların kaynağı da karşımdaydı artık.
İçeride dört dönmekte olan kişiyi gördüğümde o
da bizi görmüştü çoktan.
“Hoş geldiniz,” diyerek direkt bize doğru
koşar adım geldi. Yanımda durmakta olan oğlunu es geçerek beni kolları arasına
çektiğinde hiç direnmeden sarılışının içinde kaybolmuştum.
Ocağın üstünde duran birkaç tencereye, hâlâ
çalışmakta olan fırına ve tezgâhtaki kaplara bakılırsa bir süredir bunlarla
uğraşıyordu.
“Neden yoruyorsun kendini?” diye mırıldandım
çenem omuzuna yaslıyken. Kollarımı da sırtına dolamıştım. “Gerek yoktu ki.”
“Sana neymiş?” dedi beni hafifçe kendisinden
uzaklaştırıp yalandan çattığı kaşlarıyla yüzüme bakarken. “Ben kızımın iyileşip
evine dönmesi şerefine iki kap yemek yapmışım burada, gereğine başlatma hiç.”
Hastanede olduğum süre boyunca neredeyse her
gün bir şekilde onu da yanımda görmüştüm. Telefonla aramaya sık sık devam etse
de bunla yetinmeyip kendisi de gelmişti hep.
Dudaklarımı birbirine bastırdım. Bir an onun
sıcaklığı çok yoğun şekilde üstüme akın ettiğinden dengem şaşmıştı.
Az önce beni omuzundan çekip geri itmesine
aldırmadan yeniden yüzümü omuzuna doğru bırakırken kollarımı da sıkıca ona
doladım.
“Teşekkür ederim,” dedim kulağına doğru
fısıldıyormuş gibi ama sesim çok kısık sayılmazdı. “…anne.” diye tamamladığım teşekkürüm kollarında olduğum kadının
donakalmasına neden olmuştu.
Planlı değildi.
Aklımdan geçirip durduğum ya da gelecekte
şöyle olur diye hesapladığım bir an da değildi. Doğallıkla, dilimden dökülmek
isteyene engel olmayarak kendimi serbest bırakmamla gelişmişti.
“Güzel kızım benim,” diyerek içli içli beni
sımsıkı sardığında ben de mümkünmüş gibi kollarımı daha da sıkılaştırdım. “Çok
mutlu ettin beni, ben teşekkür ederim annem.”
Birden ikimiz birden başka bir yere doğru
çekildiğimizde buna ne ben karşı çıkmıştım ne de Nilgün anne. Bizi çeken
Cevahir’di. Çektiği yer ise kendi göğsüydü. Sırayla saçlarımızın üstüne
bıraktığı öpücüklerin ardından kolları ikimizi sarmış, ikimize yetmişti.
Nilgün anneye sarılmayı bırakmadan bir yarımın
da Cevahir’in sıcaklığı ile kaplanmasına karşı içim şefkat ve güvenle öyle çok
dolmuştu ki daha önce bu iki hisle bu kadar yoğun sarmalanmadığımdan emindim.
Eksiklerim üstü örtülemeyecek kadar derindi
ama anne-oğul doğal bir çabayla aylardır beni bunun aksine inandırmak ister
gibi çalışıyorlardı.
Şanslıymışım gibi, şansım elimden kaymasın ister
gibi paniklediğim nadir bir anının içindeydim; biliyordum. Bunu kaybetmemek
için savaşabileceğimi, tek başıma kendimi ayakta tutmak için verdiğim savaşın katbekat
ağırını göze alabileceğimi çoktan kabul etmiştim.
~~~
Yorumlar
Yorum Gönder