Sen Başkasın 22.Bölüm

 22.BÖLÜM



İki bölüm aynı anda yayımlandı. Önce 21.bölümü okuduğunuzdan emin olun :)

İyi okumalar!

 

~~~

 

 

- Ateş

 

 

Gözlerimi güne aralarken önüme sunulan ilk manzaranın yanı başımda uyumakta olan Umay ve Esila olmasına çoktan alışmıştım.

Yanlarından kalkıp gitmem gereken günlerin çok nadir olması, işe gitmem gerekiyorsa da acil bir şey yoksa bunu kahvaltı sonrasına ertelemem de manzaranın tadını olabildiğince uzun çıkartabilmek içindi.

Yılın ikinci Cumartesi sabahıydı. İki hafta önce tam da bugün, yılın son gününde, bir daha hissetme ihtimalimin olmasına dahi göğsüm sıkışacak kadar korkuyla dolduğum anları yaşamıştım. O günden bugüne bir başka fırtına esmiş değildi ama o akşamın ağırlığını yaş fark etmeksizin evdeki herkesin taşıdığını biliyordum.

Yetişkinlerin korkularının üstünü kapatmak zordu, hatta belki de imkânsızdı. Ruha müdahale etmek mümkün olmuyordu. Esila’ya yetemiyormuşum gibi hissetmemin nedeni buydu. Umay’ın korkularıyla savaşmak ise küçük kalbine ferah nefesler üflemek ve aklını biraz dağıtmakla birlikte mümkündü.

“Yünaydın!”

Gözlerimi açtığım anda, henüz görüşüm bile netleşmeden kulaklarıma dolan cıvıltının sahibi aynı zamanda göğsümdeki yarı hissedilir ağırlığın da sahibiydi.

Umay avuçlarını göğsüme yaslamış, kendisini bu şekilde dengede tutuyorken yüzü yüzüme denk gelecek şekilde göz kırpıştırarak beni süzüyordu.

“Günaydın bebeğim,” derken uykudan saniyeler önce sıyrılmanın etkisiyle sesim boğuktu. Ben konuştuktan hemen sonra yatağın diğer tarafı sarsıldı, sağımda uzanmakta olan Esila’nın da çoktan uyanmış olduğunu bu şekilde fark etmiştim. Refleksle ona döndüğümde bakışlarımız kesişti, kısık bakışlarla bize doğru bakıyordu. Bakışlarının altından sızanın ne olduğunu bulmak için oyalandığımda bunu -annesinin yararına- yarıda kesmek isteyen Umay tarafından çekiştirildim.

Göğsümdeki elleriyle beni sallaması mümkünmüşçesine güç harcamış, dikkatimi çekmek için yüzünü dibime sokmuştu.

“Uykun bitti di mi baba?”

“Bitti kızım,” dedim şakağına doğru düşen birkaç tutam saçı geriye doğru parmağımla iterken. “O zaman kaykmamıs lajım.”

“Acıktın mı?” diye sordum merakla. Niye aceleyle kalkıyorduk?

Başını iki yana salladı hiç beklemeden. “Köpüküm bisi öslemiş.”

Özleyen tarafın köpek değil Umay olduğu açıktı ama aksi olsa da şaşırmazdım çünkü Umay uyku saatleri dışındaki tüm zamanını Köpük ile geçiriyordu. Uyurken de bizimle olması için ilk bir iki gün dil dökse de ikna olmadığımızı gördüğünde pes etmişti. Bunun yerine uykudan gözlerini açamayana kadar köpek yavrusu ile birlikte oturup en son onun üzerinde sızıp kalıyordu.

On gündür bizimle olan Köpük’ün de gün geçtikçe Umay ile olmaya bağımlı olduğunu düşünüyordum. Umay’ın banyo saatlerinde dahi kapıda dikiliyor, bir an önce koşturmaya devam etmek ya da bir kenarda birlikte uyuklamak için onu bekliyordu.

Köpükün biraz beklesin,” dedim onu taklit ederek. Bahsettiğim kişi Umay’dı tabii. Esila’nın kısık gülüş sesi kulağıma doldu aynı anda. “Son bir saattir sabrediyor,” dedi Umay’ın sırtını okşarken. “Sen uyanana kadar durabilmesi bile mucize.”

Umay göğsüme tutunmaktan yorulmuş olacak ki olduğu yere kendisini bırakıp yüzünü boğazıma doğru bastırdı. Esila sırtını okşamaya devam ediyorken ikimizi aynı anda hissediyor olduğu tüm anlarda olduğu gibi Umay’ın mayıştığının farkındaydım.

“Sen mi ben uyanana kadar beklemesini söyledin?” diye sordum Esila’ya doğru başımı çevirirken. Yastığa yanağı yaslı halde bana dönüktü, başını olumsuz anlamda zar zor da olsa sallayabilmişti.

“İnebileceğimizi söyledim ama hanımefendi babasıyla yünaydın yapması ve yüzünü yıkaması gerektiğini belirtti.”

İçimin ondan önce buz gibi olduğunu böyle anlarda daha iyi anlıyordum. Umay’ın en ufak hareketinde, bir iki heceden ibaret kelimelerinde içim öyle sıcak bir hisle doluyordu ki eski benin bunu hiç bilmediğinden normalini o buz hali sanmasına acıyordum.

Başımı hafifçe eğip Umay’ın saçlarına dudaklarımı bastırdım. Baştan ayağa gevşememe yol açan bebek kokusunu solurken gözlerim istemsizce kapanmıştı. Gözlerimi açmama gerek olmadan bir elim havalanıp onun sırtını, Esila’nın orada usulca hareket etmekte olan elini buldu. Diğer kolumu uzatıp onu tamamen bize doğru çekmek ve göğsümde kalan boşlukta ağırlığını hissetmek istemiştim ama sürekli sayıklayıp duran ve bir türlü cesaret bulamayan yanım beni durduruyordu.

Bu çaresizlikle birlikte kısık bir iç çekişle göğsüm havalanırken Umay’ın da sarsılmasına neden olmuş olacağım ki bunu bir oyun varsayarak kıkırdadı. Kıkırtısı boynuma çarpıp bir an benim de huylanıp gülmemi sağladı.

Esila’yı bize doğru çekmenin en kısa yolunun birbirine karışan gülüşlerimiz olduğunu bilmiyordum. Bilseydim… Çok daha önce bu yola başvuracağım kuşkusuzdu.

Umay kıkırdasın diye bir kez daha göğsümü sarstığımda gülüşü katlanarak arttı, yanağını bana yaslayarak yüzünü annesine doğru çevirdi. Esila kızımızın gülüşlerine daha yakından şahit olmak ister gibi yatakta kayıp bana doğru yaklaştığında onu sarmak için beklentiyle uyuşan kolum da aradığı cesareti aniden buluvermişti.

Beli ve yatak arasında kalan boşluktan kolumu geçirip bedenini bize doğru iyice çektiğimde Esila direnmeden yüzü omuzuma denk gelecek şekilde öylece durdu. Huzurla derin bir nefes aldım.

İçinde saklı kalmayı, değişmeyip böylece donmasını istediğim anı yaşıyorken tarif edilemez bir huzurla çevrilmiştim.

Başımı çevirsem dudaklarım Esila’nın alnını teğet geçecek kadar yakındık şimdi. Bunun gerçekleşmesi için teşviklerde bulunan ses en açgözlü tarafımdı. Yakınlığıyla yetinemiyor, bir fazlasını isteyip duruyordu.

Aniden kalkıp gitmesi riskini alıp almamakta birkaç saniye beyin fırtınası yaptıktan sonra direnemeyerek bir anda dudaklarımı ağırca Esila’nın alnına bastırdım.

Onu beklemediği bir hamleyle avlamışım gibi donup kaldı önce. Ne bakışları yüzüme çevrildi ne de hareket etti.

“Ben de!” diye hevesle şakıyan Umay ikimizi donduğumuz andan koparttığında keyifle gülerek dudaklarımı bu kez Umay’ın alnına bastırmak için hareket etmiştim ki Umay göğsüme tutunup kendisini doğrulttuğu gibi annesinin alnına yapıştı.

Yapıştı derken abartmıyordum.

Dudaklarını Esila’nın alnına şap diye yaslamış, sulu bir sesle kocaman bir öpücük bırakmıştı oraya. Benim öpücüğüm bu öpücüğün yanında küçük bir selamlaşma bile sayılamazdı.

‘Ben de’ derken kastettiğinin benim onu öpmem değil, benim yaptığım gibi annesini öpmek olduğunu geç de olsa anladığımda ne tepki vereceğimi şaşırmıştım. Benim aksime Esila keyifle kahkaha atarak Umay’ı üstümden alıp yatağa yatırmış, üstüne kapanarak onu gıdıklamaya başlamıştı.

“Yiyeceğim seni!” diyerek gerçekten bunu yapmaktan kendisini zar zor alıkoyuyormuş gibi sesini yükselttiğinde Umay sarsıla sarsıla gülüyordu.

Daha net görmem gerekliymiş gibi onlara doğru dönüp göz bile kırpmadan izlemeye başladığımda dudaklarımda sakin, hiç olmadığı kadar huzurla kaplı bir gülüş asılıydı.

Dünyam bu kadardı. İkisinden ibaretti, onlar tasasızca güldüğünde aydınlanıyor ve her sızılarında yeniden karanlığa gömülüyordu.

 

 

~

 

 

“Ateş Bey’in gözünü kırpmadan her yaptığımızı izlemesini pek özlememişim ben ya.”

Yeliz kulağına biraz uzaktan dolan yakınmayı duyduğunda gülmekle gülmemek arasında gidip gelmişti. Bugün birden fazla kişiden duyduğu benzer şikâyetlerin kaynağı açıkça ortadaydı. Ateş Karmen şirketteki odasında oturmak, oradan olan biteni raporlar eşliğinde takip etmek yerine bizzat sahadaydı.

Yeliz daha önce şahit olmuş değildi ancak kendisine kıyasla daha uzun süredir çalışanlardan öğrendiği kadarıyla bu tamamıyla Esila’nın etkisiydi.

“Yeliz?” diye seslenildiğini duyduğunda hemen yerinden fırlamış ve ihtiyaç duyulan alana doğru hızlıca adımlamıştı.

Göğsüne doğru bastırdığı tableti, diğer elinde duran yığınla renk kartelası eşliğinde alabildiğine geniş alanda rüzgar gibi geçip giden Yeliz, yürürken dikkat etmediyse de aslında tanıdık bir üçlünün önünden geçmişti birkaç adım önce.

“Yelis koşuyoy,” diyerek durum bildiren Umay, Doğan’ın kucağındaydı. Hemen yanlarında ise Sinan dikiliyordu. “Bilgilendirme için teşekkürler çiçeğim,” dedi Sinan. “Yormasaydın kendini ama keşke. Aramızdan biri gözünü kırpmadan kadını izliyor zaten.”

Umay boyunu aşan uzunluk ve karmaşıklıktaki cümleleri yüzünü buruşturarak dinlemiş ancak bir şey anlamamıştı. O dudaklarını büküp beklerken cümleleri yeterince anlayabilmiş olan Doğan ters ters ikizine baktı. “Sinan,” dedi sadece.

“Benim, evet.” dedi Sinan göz devirirken. Ardından uzanıp Umay’ı kollarının altından kavramış ve kendi kucağına doğru çekmişti. “Çiçeğimi bana ver, sen de sevgilinin yanına uza artık. Bir krizin eşiğinde gibi duruyor.”

Doğan son cümleyle birlikte kalan hiçbir şeyin üzerinde durmadan, sonuna kadar çattığı kaşları ile birlikte dümdüz adımlamaya başlamıştı. Doğan ve Yeliz, yılın ilk gününden bugüne geçen neredeyse bir aylık zamanda kendilerini sevgili olarak adlandırmaktan kaçınıyor olsalar da Sinan onların payını da üstlenmişti.

Sinan iç çekerek ikizinin arkasından bir süre bakındı ve sonra kucağında yan bir şekilde durmuş, omuzuna elini yaslamış olan Umay’a döndü. “Evde bizden başka bekar kalmadı gibi, çiçeğim.”

“Bekay?” dedi Umay anlamayarak. Sinan bunu biraz farklı yorumlamıştı tabii hemen. “Senin durumun bile şüpheli zaten,” dedi oyuncu bir üzüntüyle. “Tek umutsuz vaka benim.”

Umay kendi çalıp kendi oynayan Sinan’ı anlamamaktan sıkılarak gözlerini kırpıştırdı. “Çişim geydi Şinan.”

Sinan hayretle kucağındaki küçük suratı süzdü. “Madem susmuyorsun ben de bu konuşmaya işerim o zaman diyorsun yani.”

Sinan şaka yapmaya devam ederse Umay’ın buraya değil, direkt olarak onun üzerine çişini yapması ihtimalini daha fazla görmezden gelmeyerek hızla yürümeye başladı. Umay ve Sinan alandan uzaklaşırlarken etraftaki hareketlilik aynı şekilde devam etmekteydi.

Yeni ve kesin tarihi sonunda belirlenmiş olan defile, Karmen’in bir nevi yeniden doğuşu olacak olan defile, için takvimde işaretlenen gün 14 Şubat’tı.

Medyanın Esila Yıldırım’ın yıllar sonra yeniden dönüşü olacak etkinlik için çoktan ilgisi yoğundu ancak tarihi de öylesine bir gün yerine sevgililer günü olarak belirlemekten geri durmamışlardı. Daha doğrusu Ateş Karmen bu konuda hiç olmadığı kadar keskin bir karar vermiş ve kimsenin ‘biraz daha geç olsa ve daha iyi hazırlansak’ içerikli önerisine aldırmamıştı.

Jülide Altun’un ve onunla birlikte paket program gibi gelen diğer modellerin her biri yerini başkalarına bırakmıştı. En büyük değişim, şüphesiz, Esila’ydı.

Yıllar boyunca ertelenen ve en sonunda da sırf yapılmış olmak için planlanan, markanın düşmekte olan imajını ayakta tutabilmek için zorunlu hale gelen o defile için olup bitenler hakkında Ateş’in hiçbir hevesi yoktu. İşleri Yeliz üzerinden, aksilik çıkmadıkça yerinden kıpırdamadan halletmekte sakınca görmemişti tüm süreç boyunca. Karmen defilelerinin imzası haline gelen, baş mankenin kapanışta taşıdığı ve satışa sunulmayan özel tasarım elbise dahi ortada yoktu. Ateş satışa sunulmayacak hiçbir şey tasarlamaya girişmemiş, kâğıdına çizik bile atmamıştı.

Şimdiyse… Sular tam tersi yönde akıyordu.

Esila, Kerem’in kalıcı şekilde yok olması ile birlikte, o evden kurtulduğunda hissedemediği özgürlüğü hissediyor hale gelmiş ve daha net bir ifade ile zincirlerinden tamamen sıyrılmıştı. Rahatça her yere koşturuyor, eskiden olduğu gibi en çok göz önünde olan kişi olmaktan asla kaçmıyordu.

Esila eskiye döndüğünde, Ateş’in de odasının dört duvarla çevrili konfor alanından ayrılması vakit almamıştı. Bu durum çalışanlara kırmızı alarmlar çaldırıyor ve Esila’nın içten içe gülmesine neden oluyordu.

Doğru düzgün görmedikleri patronlarının her saniye işlerin tepesinde olması, her detayla ince ince ilgilenmesi çalışanların ödünü kopartıyordu. Esila çaktırmadan onları sakinleştirmeye çalışsa da herkes hata yapma korkusuyla sarılmıştı.

Geçici olarak kurulmuş olan podyumun üzerinde, etrafında yarım bir çember halinde dizili duran diğer modellerle konuşmakta olan Esila’nın gözlerinin içinin güldüğü metrelerce uzaktan belliydi. En sevdiği yere geri dönmüştü, araya yıllar girmemiş gibi üzerinde bolca hayran bakış taşıyarak hareket edebiliyordu.

“İlk prova hazırlığı için içeriye alabiliriz sizi artık,” diyerek yanlarına doğru yaklaşan kadını duyduğunda Esila arkasını dönerek ona gülümsemişti. Esila diğer modellerle birlikte alanın ayrı bir bölümü olarak düzenlenen kısma yürümeye başladı. Modellerle birlikte alandaki kalabalığın neredeyse yarısı da ilerlemişti, hazırlıklarına yardım edecek olan kişilerdi bunlar.

Ateş hareketliliğe doğru başını kaldırdığında o soru soramadan yanında mum gibi beklemekte olan stajyerlerden biri konuşmuştu. “Hazırlık için içeriye geçtiler, Ateş Bey. İki saat içinde ilk provayı alacağız.”

Ateş görüş alanından çıkan Esila’yı adımlarıyla takip edip, bulunduğu her neresiyse orada da izleme güdüsünü bastırarak başını hafifçe salladı. Bakışlarına başka bir köşede durmakta olan Doğan ve Yeliz çarptığında görüntüdeki tezatlık belli belirsiz güler gibi olmasına neden olmuştu.

Yeliz elleri belinde Doğan’ın önünde dikiliyor, bir şeyden yakınıyor gibi susmadan konuşuyordu. Doğan ise önünde hareketsiz bir robot gibi durmakta ve sessizce dinlemekteydi.

Ateş, onları izlerken bir iki dakikalığına dalgınlaşmıştı. Bu dalgınlık yanındaki stajyerlerin uzaklaştığını fark edememesine, uzaklaşmalarındaki nedeni görememesine yol açmıştı.

Aynı dakikalarda, belki bir iki dakika kadar önce ise Umay’ın idrar torbası ile ilgili problemlerini halletmiş olarak alana geri dönen ikili artık yan yana yürüyorlardı. Umay kucakta olmadığı için Sinan adımlarına ona uygun olarak yavaşlatmıştı.

Daha önce bulundukları, diğer taraflara göre görece az insan olan yere yürüyüp yan yana duran sandalyelere oturduklarında biraz sonra Sinan bakışlarının çarptığı yerde gördüğü görüntüye karşı gözlerini kırpıştırdı.

“Umay,” derken Sinan’ın sesi hayretler içerisindeydi. Oyuncu sesini de, alttan altta keyiflendiğini de Umay’ın anlaması mümkün değildi. Adamın sesindeki şaşkınlığı hissedebilmişti sadece Umay. Sinan yanındaki küçük kızı parmağıyla hafifçe dürterken bir yandan da kalabalıkta sesi kaybolmasın diye zar zor konuşmaya devam etmişti. “Babanı öpüyorlar yetiş.”

Umay iri iri açtığı gözleriyle Sinan’ın işaret ettiği yere baktığında elini ağzına örttü. “Ay!” dedi panik içerisinde. Görüntüde herhangi bir öpücük yoktu ancak Umay babasının önünde durmakta olan kadını tanımıyordu. Poposunu zar zor oturduğu yerden ayırıp bir hışımla koşturmaya başladığında Sinan arkasından sessiz ama büyük bir kahkaha atmıştı.

Ateş Karmen’i kıskandırmak bir eğlenceliyse, Umay Karmen’i kıskandırmak on eğlenceliydi.

Umay bacak boyunun izin verdiği ölçüde hızlanarak babasına doğru koştururken bir yerlere çarpmamak için dikkat ediyor değildi, eğer onun hareketliliğinin farkına varıp yolundan çekilenler olmasaydı birinin bacağına toslaması olasıydı.

Son bir iki adım kala dayanamayıp dudaklarını araladı hemen Umay. “Baba?” diye seslenmiş, babasının bakışlarının kendisine çevrilmesi için beklentiyle dolmuştu.

Ateş’in algısı her şeye kapansa da bu seslenişe açık kalırdı, ki tam da öyle olmuştu. Kendisine gereğinden fazla yakın durmakta olan kadını erkenden fark edemeyecek kadar algısı kapanmıştı ama kızının sesini duyduğu anda hızla başını çevirip ona dönmüştü.

Ateş panikle Umay’ı baştan ayağa süzdü. Bir yerine bir şey olmadığına ikna olması için bunu iki kez yapması gerekmişti, ilki yetersizdi.

Umay göz ucuyla yanlarında durmakta olan yabancı kadına baktıktan hemen sonra kollarını havaya kaldırdı, babasına doğru ellerini açıp kapatarak sessiz bir istekte bulunmuştu. Birkaç saniye geçmeden de isteği gerçekleşmişti. Ateş kızını tek hamlede kucaklamış, göğsünün yarısına doğru yaslayıp beline sardığı koluyla küçük bedenini sabitlemişti.

“Sinan nerede?” diye sordu direkt Ateş. “Neden yalnızsın sen güzelim?”

Umay Ateş’in gömlek yakasına parmaklarıyla küçük kırışıklıklar armağan ederken dudak büktü. “Yanlıs deyilim, biylikteyis.”

Ateş, farkında olmadığı halde kendisini iki kelime ile eritip kızgın olmaktan alıkoyan kızına dayanamayarak dudaklarını yanağına bastırdı. “Birlikteyiz tabii,” dedi kısık bir sesle.

Bir an sonra duyulan kısa öksürük nedeniyle ikisi de refleksle sese doğru döndüler. Umay seyrek kaşlarını çatmıştı, Ateş ise dudaklarını araladı.

“Dinliyorum, İrem Hanım. Siz devam edebilirsiniz.”

Ateş’in etrafındaki stajyer yığınını tek bakışıyla çil yavrusu gibi dağıtan, şirkette de bu baskınlığıyla nam salmış olan bu kadındı. Pazarlama departmanının iki buçuk yıllık yöneticisiydi ve baskınlığı kadar işini iyi yapıyor olmasıyla da biliniyordu.

Sinan’ı az önce uzaktan bu ikiliyi gördüğünde şaşırtan da İrem’in hiçbir şekilde sahada, etkinlik alanlarında görünmemesine rağmen bugün bir anda Ateş’in dibinde belirmesiydi. Bir şey olacağından değildi ama fırsat bulmuşken Umay’ı heyheylendirmek hoşuna gitmişti tabii.

İrem az önce açtığı -acil olmayan ancak şimdi konuşmayı tercih ettiği- konuyu konuşmaya devam edecekken küçük(!) bir aksaklık daha çıkmıştı.

Umay huysuz bir sesle, hatta belki ağlamaya yorulabilecek bir sesle babasının kucağında kıvrandığında Ateş gizlemeye gerek duymadığı telaşıyla ona bakmaya çalıştı. Boynuna doğru gömülen kızını daha sıkı tutarken bir yandan da sorunun ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Sıkılmış mıydı? Bütün gün burada olmaktan bıkmış olabilirdi, evi özlemiş olabilirdi, getirmeyi unuttukları kuzusunu özlemiş olabilirdi, Köpük’ü özlemiş olabilirdi; seçenekler oldukça çeşitliydi.

Ateş, Umay dışındaki tüm gerçeklikten koparak onu sıkıca sarmış halde adımlamaya başladığında huzursuzdu. Kızının huzursuzluğu kendisine direkt olarak bulaşmış, hemen kalbine sızmıştı.

Ateş kızı ile birlikte adımlamaya başlayarak dışarıya yönelirken İrem ağzı konuşmak üzereyken yarı aralı kalmış halde arkalarından bakındı. Kaşları çatık, duruşu gergindi.

Tüm sahneyi uzaktan gözünü kırpmadan izlemiş olan Sinan bıyık altından gülerken sandalyesinde kayarak iyice yayıldı. Kendisinden başka kimse duyamasa da homur homur homurdandı yerinde. “Ateş’e bir şey söylemek için dibine girdiğin an Esila’nın içeriye girdiği andan hemen sonraya denk gelmiş, ne tatlı(!) bir tesadüf.” dedikten sonra içten içe kıkırdadı. “Esila yoksa bir boy küçüğü var.”

Sinan’ın böyle kriz anlarında Esila’yı gaza getirip müdahaleye zorladığı çoktu, geçmiş yıllarda örnekleri yaşanmıştı. Şimdi Umay’ı aynı gazla Ateş’e yollayınca kendisini hem garip hem keyifli hissetmişti.

Sinan düşündükleriyle boğuşmaktayken aynı dakikalarda Ateş de Umay ile birlikte temiz hava alabilmek adına çoktan dışarıya çıkmıştı.

Umay hâlâ boynuna gömülü durmakta ve mutsuz olduğunu belli eden nefesler almaktaydı. Ateş dışarıya çıkana dek kızının sırtını okşayarak onu sakinleştirmeye çalışmıştı ama görüyordu ki çabası sonuçsuzdu.

“Bebeğim benim,” diye mırıldanarak burnunu Umay’ın sarı buklelerine hafifçe sürttü. “Babana bi’ bakar mısın?”

Umay sıcaklık ve güven sızan sesi duyduğunda refleksle yüzünü daha çok bastırdı Ateş’in boynuna.

Ateş sıkıntıyla nefeslendi. “Tamam bakmadan konuşalım,” dedi usulca. “Üzgün müsün? Neden üzgünsün babacım?”

Umay bu soruyu bekliyormuş gibi birden babasının omuzuna tutunarak kendisini doğrulttu, yüzünü onun yüzüne doğru çevirdi. “Üsüldüm!” diye patladı hemen sonrasında.

Ateş şaşkınca kızının yüzüne bakakalmıştı. Üzülmekten çok kızgınlıktan parlıyor görünen irislerini süzerken her zamanki gibi gözlerinin güzelliğine dalmamak için toparlanmaya çalıştı.

“Neden?” diye mırıldandı merakla.

“Ben… Ben senin kucağısındaydım,” dedi Umay uzun bir hikâye anlatacakmış gibi aceleyle giriş yaparken. “Sen niden beni dinlemedin? Dedin ki…” diye sızlandıktan sonra burnunu çekti nefes nefese. “…dedin ki dinliyoyum Yem Hanım.”

Ateş gözlerini yavaşça kapatıp açtı birkaç kez. Kendisine hesap soran kızının gözlerindeki gerçekten üzüntü değildi, boyundan birkaç kat büyük kızgınlığıyla yüzüne bakıyordu tam karşısında.

Umay’ın derdi henüz bitmemişti tabii. “Sen… Sen hasta olmuştuysan ben öpebiliyim. Annem de öpebiliy. Niden Yem Hanım öpcek?”

Ateş’in gözleri panikle irileşti. “Ne öpmesi?” dedi hemen. “Nereden çıktı o?” Umay’ın bu kanıya nereden vardığını bilmiyordu. Bunu Esila ile paylaşma ihtimalini ise düşünesi bile yoktu.

Umay durup düşündü. “Öpmicek mi?” dedi emin olamayarak.

Ateş başını iki yana salladı hızlıca. “Öpmeyecek, tabii. Öyle bir şey yok kızım. Senden ve annenden başka kimse öpemez beni. Hasta olmamı beklemene de gerek yok. İstediğin zaman öpebilirsin.”

Umay bir elinin tersi ile kaşınan gözünü ovuşturduktan sonra uzanıp babasının yanağına dudaklarını bastırdı. Geri çekildiği anda yanaklarına hakim olmaya başlayan kızarıklık Ateş’in olduğu yerde düşüp gidecek şekilde erimeye zar zor direnmesine neden olmuştu.

“Canımın içi,” diyerek dudaklarından taşan sevgisiyle kızını sarmaladı Ateş bir anda. Az önce başını kaldırsın diye uğraştığı boyun çukuruna bu kez kendi elleriyle Umay’ı sakladı. “Güzel bebeğim.”

Umay kulağına dolan sevgi sözcükleriyle iyice kırmızıya bürünürken bir eliyle babasının yakasına tutunmuş, diğerini de omuzundan aşağı sarkıtmıştı.

Ateş bu pozisyonun beş dakika sonra neye dönüşeceğini bildiğinden hiç oyalanmadan yeniden içeri yönelip sessiz bir yer aramaya koyuldu. Birkaç dakika içinde kızı derin bir uykuya dalacak, babasının kokusu uzaklaşmadığı sürece kolay kolay uyanmayacaktı.

Bu uykular gittikçe sıklaşan, Ateş’in kucağındaki güven yığını nedeniyle Umay’ın geçen yılların acısını çıkarır gibi uyuduğu keyif uykularıydı.

Umay’ın saçları uykusu boyunca sayısız baba öpücüğü ile taçlanırken, rüyaları da renklerle dolu ve huzurluydu. Ateş’in yemini Umay’ın değil gerçekte, rüyalarında bile kötü şeyler yaşamamasına dairdi. Rüyaları hiç solmasın, kâbuslar onu bulmasın ve kâbus nedir hiç öğrenmesin istiyordu.

İstemekle de kalmayacak, Ateş Karmen ömrü boyunca kızının kalbi hiçbir ağırlıkla acımasın diye uğraş verecekti.

Prova bitene dek Umay, babası hiçbir şekilde onu bırakmadığı için kesintisiz ve huzurlu bir uyku uyumuştu. Gözlerini ancak eve döndüklerinde, kapı açılır açılmaz heyecandan havlamaya başlayan Köpük’ün sesi ile aralamıştı.

Gözleri açılsa da hâlâ uyku sarhoşuydu ancak Köpük’ün sesi ile birlikte olabildiğince hızlı şekilde doğrulmaya çalışmıştı. Ateş onu yere indirmekte tereddüt etse de ısrarlarının işe yaramayacağını bildiğinden yormamış, dengeli bir şekilde ayaklarını yere basmasını sağlamıştı.

“Meyaba Köpük,” dedi Umay mayışık bir sesle. Yere bastığı gibi poposunun üstüne oturmuş, önünde kıpır kıpır durmakta olan köpeğin yumuşak tüylerine elini daldırmıştı. “Bisi ösledin mi?”

Köpük Umay’ı anlaması ve yanıtlaması mümkünmüş gibi tek bir hevesli havlama ile evi inletirken Umay kıkırdadı. Başını geriye atarak arkasında durmakta olan anne ve babasına baktı. “Ösledim diyoy mu? Ne diyoy?”

“Baban anlıyordur dilinden, ben anlamıyorum.” Umay annesinin kolları göğsünde kavuşmuş halde konuşmasına karşı herhangi bir terslik hissetmemişti. Ateş ise yediği lafın etkisiyle derin bir nefes aldı.

“Özlemiş, babam.” dedi Ateş kızına dönüp. “Çok özlemiş. Sen Köpük ile biraz otur, ben annene su verip geleceğim mutfakta.”

Umay başını salladı. “Oluy,” derken çoktan yanağını Köpük’ün üstüne yaslamış, küçük gövdesine dayanmıştı.

“Ne suy-…” diye konuşmaya girişen Esila’nın belini kavradığı gibi kadını tek bir hamlede omuzundan aşağı sarkıttı Ateş. Elinden tutup yönlendirse gelmeyecek, belinden çekiştirse direnecekti; biliyordu.

Umay görüntüye karşı kıkırdadı. Kendi yerinde annesini görmek komiğine gitmişti. Kucaklanan kişi olmaya alışkındı. Babasının kucağına aldığı ve Umay’ın kıyamet kopartmayacağı tek kişi de annesiydi zaten.

Ateş, Esila’yı mutfağa soktuğu gibi kapıyı itmiş ve kapıya hızla kadının sırtını yaslı bırakacak şekilde onu yere indirmişti.

Esila kapı ile Ateş arasında sıkışıp kalmamış gibi burnunu havaya dikip adamın yüzüne bakındı.

“Umay’ı kandırdığı yetmiyor, sen de kanıyorsun. Sonra Sinan’a kızıyorum ve suçlu ben oluyorum, öyle mi?”

Ateş elbette İrem konusunda Umay’ı ateşleyenin Sinan olduğunu öğrenmişti. Sinan yerinde duramayıp aynı konuyu Esila’ya da çıtlattığında ortaya çıkmıştı bu durum.

“Öyle,” dedi Esila hiç aldırmadan.

Ateş, kendisine meydan okur gibi bakmakta olan kadının öfkesinin bugünle sınırlı olmadığını biliyordu. Bunu bilecek kadar tanıyordu, bunu bilecek kadar ezberi tamdı. Esila’nın kendisi yokken bugüne benzer bambaşka anlar yaşanmış olduğunu düşünerek kıvrandığını, kolay kolay dışarı kusmadığı kıskançlığının bilinmezlikler yüzünden kapıları zorladığını anlıyordu.

“Ne kadar kazırsan kazı, ne kadar bakarsan bak… Senin temas ettiğin hiçbir yerin üstünde başka bir dokunuş bulamazsın, üstümde senden başkasının dokunuşunu göremezsin Esila. Üç yıl, beş yıl, on yıl… Bir ömür, ya da her neyse. Bende senden başka iz yok, olmadı. Ben sana kavuşamasaydım da olmayacaktı.”

Esila nefret eder gibi büyük bir yangınla soluklandı. Nefreti her şeyeydi ama karşısındaki adama uğrayamıyordu. Bir gün aptal gibi hissediyor, diğer gün yumuşuyordu ama her ne hissederse hissetsin kalbindeki alevler sönmüyordu.

Aşkları yıllar önce hiç ağrılı değildi. Her şey tozpembe iken, sorunlar yokken aşk sadece tatlı yüzünü göstermekteydi. O haliyle kalplerine iyice sızdıktan sonra ise fırtınalar kopmuş ve yıllar geçmişti, aşkları silinemeyecek kadar derindeydi ama artık cıvıl cıvıl olmaktan uzaktı. Biraz daha koyu, belki biraz da zehirli bir hal almıştı.

Esila çenesi kendini sıkmaktan titremeye başlamışken öfkeyle Ateş’in yüzünü itmeye çalıştı, bir şeyle savaşıyor gibi direndi. Ateş’in bir milim bile kıpırdamaması ise bardağına düşen son damlaydı.

İçinde biriken tüm elektriği boşaltmasına yarayacakmış gibi bir an eli Ateş’in yanağına doğru çarpmıştı. Bu, bir tokat olamayacak kadar hafif ancak sıradan bir temas olamayacak kadar da ağırdı. Esila’nın kızgınlığıydı, kırgınlığıydı, karşısındaki adamın pişmanlıklarıydı.

Ateş başının belli belirsiz omuzuna doğru düşmesini umursamadı. Kapıya yasladığı bedene mümkünmüş gibi daha fazla yaklaştı. Değil tokat, alnıma yaslı bir silah da olsa gitmeyeceğim demekte olduğu o kadar açıktı ki Esila’nın dudaklarından sızlanır bir inleme koptu.

“Az önceki köpek iması yerindeydi,” diye fısıldadı Ateş nefesi Esila’nın dudaklarını okşayacak kadar yakındayken. “Köpek gibi aşığım çünkü sana. Hiç geçmedi, hiç azalmadı. Ne hata yaptıysam o aşkın büyüklüğünde ezildiğimdendi, sensizlikle sınanamayacak kadar delin olduğumdandı.”

Esila bir sonraki ani hamlesinin hedefi yine Ateş’in yüzüydü. Ancak bu kez ortada bir tokat yoktu. İki avucu adamın yanaklarına öyle sert ve sıkı kapanmıştı ki Ateş hiçbir güçle ondan koparılamazdı sanki.

Esila yüzünü kendisine doğru çektiği gibi dudaklarını Ateş’in dudaklarına bastırdığında ikisinin aynı anda aldığı nefesler yıllar sonra birbirlerinden çaldıkları ilk nefeslerdi.

Ateş kendisine afallama fırsatı dahi vermeden kadının ağzını talan etmeye, dudaklarını tek ihtiyacı olan şeymiş gibi tüketmeye başladığında Esila dizlerindeki titreme nedeniyle hafifçe sallandı. Bir an sonra Ateş onu çoktan kalçasının altından kavramış, bacakları beline sarılı halde kucaklamıştı.

Aşkın belki bin türlü görünümü vardı. Bazen nefretti, bazen merhametti, bazen yalandı.

Onlar için bir süredir aşk, hatadan ve aftan ibaretti.

Ateş’e hata yaptıran, Esila’yı affa sürükleyen aşktı.

Rengi değişmiş, dengesi şaşmıştı ama adı aynıydı. Aşktı.

 

 

~~~


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Gözyaşı Kadehleri 35.Bölüm

Gözyaşı Kadehleri 33.Bölüm

Gözyaşı Kadehleri 29.Bölüm