Sen Başkasın 24.Bölüm
24.BÖLÜM
İki bölüm aynı
anda yayımlandı. Önce 23.bölümü okuduğunuzdan emin olun :)
Ve bölüm sonu
açıklamasını da okumadan geçmeyin lütfen, sonraki bölümler için önemli bir
duyuru bıraktım oraya
İyi okumalar!
~~~
- 4 yıl önce, 29
Mart
- Ateş
Çalışma
odamın kapısı kapalıydı. Kapalı olan kapıya ve içeride yalnız olmama rağmen
kulaklarıma ulaşan sesler yüksekti. Aşağıdan gelen, yüksek ihtimalle merdivene
yakın bir yerde doğduğundan bana kadar ulaşan sesleri tam olarak ayırt
edemiyordum ama kime ait olduklarını biliyordum.
Esila ve
Sinan’ın seslerine ara ara Doğan’ın sesi karışıyordu, onlar daha yüksek yüksek
bağrışırken Doğan sakindi. Sinan’ın Esila’yı delirtmekte olduğunu anlamam için
yeterli veriye sahiptim.
Parmaklarımın
arasında evirip çevirdiğim kırmızı kadife kutuyu son bir kez kapatıp açtım.
Açık bıraktığım kutunun içinde duran, parlaklığı gözümü alan pırlanta yüzüğe
sanki her an değişecekmiş gibi dikkatle bakmaktaydım.
Kutunun
ağırlığı yok denecek kadar azdı ama yükünü zar zor taşıyabiliyormuşum gibi parmaklarım
uyuşuyordu. Birkaç gündür çekmecemde saklı duran, aklıma düştüğü zaman ise
birkaç günden çokça eskiye götürülebilecek olan yüzüğü kutudayken değil onun
parmağındayken izlemeye başlamak istiyordum artık.
Uzaktan
gelen sesler birden kesildiğinde ve hemen ardından merdivenleri döven adım
seslerini duymaya başladığımda yüzük kutusunu aceleyle kapatmış, benden başka
kimsenin açmayacağını bildiğim işlevsiz çekmecelerden birine kaldırmıştım.
Çekmeceyi
kapatmam ve odamın kapısının açılması arasında birkaç saniyelik fark vardı.
Yakalanma korkusuyla hızlanmış olan nefesimi kontrol altına almaya çalışırken
kapıdan içeri süzülen bedeni gördüm.
Esila
odaya girmiş, kapıyı usulca kapatmış ve hiçbir şey söylemeden bana doğru
adımlamaya başlamıştı. Bakışlarımı yüzünden ayırmadan bana doğru gelmesini
bekledim. Masama yakın duran sandalyenin tekerleklerini geriye doğru iterek
masayla aramda biraz boşluk bıraktığımda Esila onun için hazırladığım boşluğu mayışmış
bir kedi gibi doldurdu.
Kucağıma
yan bir şekilde oturup kendisini dengelediğinde bir kolum belini bulmuş, onu
sıkıca sarmıştı. Yanağını omuzuma yaslayıp nefesleri boynuma çarpıyorken
kendisine soluklanmak için zaman tanıdığında onu bölmedim.
Beline
sardığım kolum sabitti, diğer kolum ise benim bacağımın üzerinden aşağı sarkan
bacaklarının üzerinde öylece duruyordu. Bir elini uzatıp boşta duran elimi
tuttuğunda parmaklarımla oynamak istediğini düşünerek ona aradığını verdim ve
elimi serbest bıraktım.
“Sinan
çok mu abarttı?” diye sordum sesimi biraz yükseltsem rahatı bozulacakmış gibi
kısık bir tonla. Kucağıma sinmesine ve sessizliğine bakılırsa sakinleşmeye
çalışıyordu, gerilmesine neden olanı bulmak o konuşmadığında benim için çok
zordu.
Başını
ağırca iki yana salladı. Yüzünün omuzuma sürtünmesine neden olan bu tepkisine
karşı belini destek verir gibi sıktım. “Neyin var o zaman bebeğim?”
Ona ilk
kez bu soruyu soruyor değildim. İlk kez böyle sesleniyor da değildim.
Ama
birden dudaklarından küçük bir iç çekiş kopup bedeni titrediğinde bir şeyi ilk
kez yaptığımdan emindim. “Ateş,” diyerek kısıkça bana seslendiğinde yüzümü
yüzüne doğru çevirmeye çalıştım.
Konuşması
için beklentiyle gözlerinin içine baktım. Birbirine geçmiş olan parmaklarımızı
mümkünmüş gibi daha da sıkılaştırdım. Yüzünü boynuma bastırdı.
“Seninle
bir şey konuşmam gerekiyor,” diye mırıldandığında gerilmiştim. Dip dibe
olduğumuz için gerginliğimi direkt olarak hissettiğinden olsa gerek buna deva
olmak ister gibi dudaklarını boynuma bastırdı.
“Yarın,”
dedi ertelemek beni durultacakmış gibi. “Yarın konuşuruz. Bugün konuşmak
istemiyorum.”
“Kötü
bir şey mi oldu?” diye sordum kaşlarım çatılırken. Birkaç saniye sessiz kaldı.
Dudakları aralandığında önce titrek bir nefes kaçırmıştı dışarıya. “Olmadı.
Olmayacak.”
Aklım
öyle çok karışmıştı ki dilim tutulmuş gibi sustum, susmak zorunda hissettim.
Söyleyecek bir şey bulamadım ve öylece kaldım.
Yarın ne
duyacağımı tahmin edebilmem imkânsızdı. Öyle imkânsızdı ki, Esila birleşmiş
duran ellerimizi karnına doğru çekip orada tutmaya başladığında dileğinin
sadece beni hissetmek olduğunu sanıyordum.
Elimi
‘bebeğimize’ dokunmam için usulca çektiğinden de, söyleyemediği o şeyin
hamileliği olduğundan da, ertesi günün bizim için kıyametin perdelerini
aralayacağından da bihaberdim.
Kadife
kutunun yıllarca çekmecemde saklı kalacağını, bilinçsizce ve onun teşvikiyle
gerçekleşen dokunuşumun aslında kızıma ilk temasım olacağını ve bir sonraki
fırsat gelene dek dünyamın tersine döneceğini bilmiyordum.
~
- Günümüz, 14 Şubat
- Ateş
Işığından hiçbir şey eksilmemişti.
Onu ilk gördüğümde etrafa yaydığı parlaklığın
sadece benim görebildiğim bir sanrı olduğunu düşünmüştüm. Bu, kendimi
inandırmak istediğim güçsüz bir yalandı.
Esila’nın her gören gözü kendine hayran
bırakacak bir ışığa sahip olması çoğu zaman sınavımdı. Kalan zamanlarda ise ışığı Karmen’in benim yapabileceğimden katbekat
daha aydınlığa kavuşması için bir tür büyüye dönüşmüştü.
Bugün de o büyünün gözle görülebildiği, hatta
elle bile tutulabileceği bir gündü.
Bunca kalabalığın -davetlilerin, davetli
olmadığı halde defileye katılabilmek için türlü yollar deneyenlerin, saymaya
vaktimin yetmeyeceği kadar fazla magazincinin- etrafta toplanmış olmasının
sebebi Karmen defilesi değildi,
bizzat Esila Yıldırım’dı.
Yıllar önce ortadan öylece kaybolan, hiçbir
yerde izine rastlanmayan ve arkasında bir enkaz olarak beni ‘bırakan’ Esila ile
ilgili o günden bugüne yapılan haberlerin haddi hesabı yoktu. Her türlü fikir
öne sürülmüş, aklımın almayacağı teoriler etrafta uçuşmuştu.
Umay’a kavuştuğum günden bu yana -ve Esila
bulunduğundan beri ağızdan ağıza yayılanlar eşliğinde- her şey daha da
karışmıştı. Oturup hazırlayacağım kısa bir basın açıklaması tüm bu karmaşayı
durdurmaya yeterdi ancak bunu yapmamıştım. Bundan çok daha öncelikli karmaşalarla
uğraşmıştım.
Tüm bunlar sonucunda da mankenleri arasında
Esila’nın adı bulunan bu defile duyan herkesin izlemek isteyeceği bir gösteriye
dönüşmüştü.
İzleyicilerin üzerinden alınan, sahneye
yoğunlaşan ışıklar çıkış için birkaç dakikadan az kaldığını işaret ediyorken
oturduğum yerde kaskatı kesilmiştim.
Sahne arkasında değildim. Yıllardır
düzenlenmeyen ve ekibin bir kısmı için ilk olan defilede herhangi bir soruna
karşı olabilecek en ulaşılabilir konumda beklemeliydim belki. Ama podyumu en
net açıyla izleyebileceğim, hiçbir şekilde görüşümün kapanmayacağı bir
sandalyede oturuyor ve kalabalığın defileden önceki odağı olmayı
umursamıyordum.
Odak haline gelmemde büyük katkısı olan kızımı
da anmadan edemezdim. Sırtı göğsüme yaslı halde bir bacağımı sandalyesi olarak
kullanan Umay da şüphesiz bakışların yarı yarıya sebebiydi.
Annesinin birazdan önümüzde belireceğini
söylediğim için gözünü kırpmadan podyuma bakınan Umay ışıkların ve kalabalığın
uğultusunun etkisiyle sessizdi. Bense… Birazdan ağzımı açıp herkese içimdeki
her şeyi haykıracakmış gibi tetikteydim.
Uğultuların bir anda yok denecek kadar
azalmasına sebep olan podyumdaki ışığın değişir gibi olması ve arka plandaki
kısık melodinin yerini daha yüksek bir müziğe bırakmasıydı.
Bir an sonra ise belirlenen sıra ile tek tek
podyumu baştan sona yürümeye başlayan modeller arasında aradığımı bulamamıştım.
Çizdiklerimin etraftakilerde nasıl tepkiler yarattığına bakmadım. Zira o an
aklımda herhangi bir şekilde koleksiyonun beğenilip beğenilmeyeceği merakı bulunmuyordu.
Modellerin her biri ilk turu tamamlayıp içeri
dönmüş, sonuncu kişi dönerken ilk model yeniden başka bir tasarım ile yürümeye
başlamıştı.
Daha önce herhangi bir defilenin sonlanması,
daha doğrusu sona yaklaşması için bu denli sabırsızlandığımı hatırlamıyordum.
İkinci turun son modeli içeri girdikten
saniyeler sonra ise Umay’ın mırıltısını zar zor duyabileceğim kadar çok ses
yaratan flaş sesleri hiç beklemeden başlamıştı. “Annem geliyoy,” diyerek gözümü
ayıramadığım görüntüyü seslendiren Umay’ı dikkat dağınıklığım nedeniyle
düşüreceğim sanarak kolumla sımsıkı sarmıştım.
Podyum ışıklarının altında, tüm bakışlar
üzerindeyken ait olduğu yerin orası olduğunu haykırıyordu. Ses yoktu; haykırışı
attığı kendinden emin adımlarla, üzerindekini alelade bir kumaştan tapılası bir
esere çevirmesiyleydi.
Kalabalıktan yükselen fısıltıların hiçbirinin
olumsuz hiçbir şey içermediğinden emindim. Adımdan emin olduğum kadar kuvvetli
bir eminlikti bu.
Göz alıcıydı.
Üzerine çektiği bakışlar bir daha ondan
ayrılamasın diye yaratılmış gibiydi.
Üstündeki kırmızı elbise, ateş kırmızısı elbise onun yokluğunda onu beklemiş olan
tasarımlarımdan yalnızca biriydi.
Defile yapılmasa da onun bedeninde can
bulacağını düşleyerek karaladığım birden fazla elbise vardı. O elbiselerin
kâğıt üzerinde kalacağından, hiçbir zaman Esila’nın kıvrımlarına sarılıyor
olmayacağından korktukça bunu kesmem gerekirdi belki ama yapmamıştım.
Tıpkı bundan önceki kapanış elbiseleri gibi bu
elbise de ona özeldi. Seri üretime gitmeyecekti. Yegâneydi.
Esila podyumun ucundan geri dönerken, giderken
bakışlarını ileriden ayırmamasının aksine, oturduğumuz yere yakınlaşırken kalın
dalgalar halinde omuzlarından dökülen saçlarını tek bir tarafa toparlar gibi
elini kaldırıp saçlarını hareketlendirmiş, o boşlukta bize dönük geçirdiği bir
iki saniyeyi de göz kırpmak için kullanmıştı.
Esila ince topuklular üzerinde uzaklaşmaya
başlamışken Umay heyecanla kıkırdayarak az önceki göz kırpışa ilk tepki
verebilenimiz oldu. Ben… Onun kadar başarılı değildim. Sertçe yutkunmuş, Esila’nın
etkisini bünyemden böyle atabilmem mümkünmüş gibi kendime gelmeye çalışmıştım.
Esila tamamen görüş açımdan çıkıp içeriye geri
döndüğünde, tüm modellerin hep birlikte geri çıkıp sırayla yürüyecekleri an
gelmeden önce aceleyle Umay’ın kulağına doğru eğildim.
“İşimizi hatırlıyor musun babacım?”
Umay beni duyar duymaz heyecanla yerinde
kıpırdanıp başını çevirerek bana bakmaya çalıştı. “Evet!” diye yanıtladığında
dudaklarım hafifçe kıvrıldı. Bu yanıtı birazdan tekrar duymam gerekiyordu.
Bulunduğumuz kısım loş olduğu için Umay’ı yere
bırakmak yerine onu bırakmadan kendim ayağa kalktım. Yürümeye başlayan
modellerden ışık çalmamak için adımlarımı oyalanmadan çıkışa yönlendirmiştim.
Yakınımda oturmakta olan Duygu’nun sorgular
bakışlarına karşılık vermeden, tanıdık olmayan bakışları da hiç umursamadan
hızlandım.
Kulise geçiş yapılan alanın güvenliklerinin
yanından kısa bir baş selamı eşliğinde geçtikten sonra Umay’ı dikkatlice yere
indirdim.
Elini tutarak onu gideceğimiz yere
yönlendirirken Umay’ın heyecandan sekerek yürümesine benim stresten titremeye
başlamaması için kastığım bacaklarım eşlik ediyordu.
“Hediyemisi getiydin di mi baba?” Umay
biraz(!) geç olsa da beni uyarma ihtiyacı hissederken başka bir zamanda
olsaydım belki buna gülebilirdim.
“Getirdim,” dedim başımı sallarken. Bu sırada
girmemiz gereken odaya çoktan girmiştik. Kimsenin olmadığı, rastgele eşyaların
bırakıldığı boş sayılabilecek bir odaydı.
Umay’ın elini yavaşça bırakıp telefonumu
çıkartmış ve Sinan’a kısa bir mesaj yollamıştım. Bu mesaj, odanın kapısının
birazdan aralanmasına yol açacaktı.
Öyle de oldu.
Çok geçmeden içeriye Esila süzüldü.
Üstünde hâlâ o elbise vardı. Sinan’ın onu buraya hiçbir şekilde oyalanmadan
yolladığı belliydi.
Esila odaya Sinan’dan duyduğu hangi saçmalık
yüzünden geldiğini sanıyorduysa yüzünde bıkkın bir ifade vardı. Muhtemelen
Sinan deli gibi ısrar etmiş ve Esila buraya yönelene dek susmamıştı.
Odada bizi gördüğünde ise ifadesindeki olumsuz
olan her şey hızla kaybolmuş, dudakları derince kıvrılmıştı.
“Meyaba!” diye cıvıldayan Umay’a doğru
adımlamadan önce kapıyı kapattı. Ardından attığı iki adım sonunda Umay’ın -ve
tabii benim- dibindeydi.
“Merhaba annecim,” derken elbisesinin derin
yırtmacını fırsat bilerek kolayca eğilmiş ve Umay’la aynı hizaya gelmişti.
“Birlikte izlediğimiz videolar gibi oldu mu?”
Esila ve Umay’ın Esila’nın çekimlerinin
bulunduğu dergileri karıştırdıkları gibi eski defilelerin videolarını da
izlediklerini çok sonra fark edebilmiştim.
“Evet,” dedi Umay hayretle. “Aynısı gibi
yüyüdün, çok güsel.”
Esila, kızımızın gözlerindeki hayran bakışlara
karşı keyifle kıkırdadı. Dizlerini kırarak çöktüğü yerden doğrulmadan önce
bakışlarını biraz kaldırıp bana baktı. “Siz ne düşünüyorsunuz Ateş Bey?” diye
mırıldandı. Sesindeki alevli alayı duyabilen sadece bendim. Parmağının ucuna doladığı
bir kukla olduğumu bilmiyormuş gibi konuşuyordu. “Markanıza ve çizdiklerinize
yakışır bir gösteri miydi?”
Doğrulup topukları üzerinde boylarımızı eşit
kılmaya yakın şekilde durduğunda sessizliğime karşı kaşları merakla havalandı.
“Baban neden cevap vermiyor, Umay?” diyerek kızımıza döndü. Umay başını arkaya
atıp bana doğru baktı kısaca. “Niden konuşmuyon?”
Sorusundaki anlam veremez, kafası karışık ton
Esila ile aynı anda odayı dolduran kahkahalar atmamıza neden olurken kaskatı
kesilen omuzlarım biraz olsun gevşemişti.
“Biraz heyecanlıyım, babacım.” dedim Umay’a
bakarken. Beni anlaması için ona biraz zaman verdim ve beni yanıltmayarak çok
geçmeden gözlerini iri iri açtı. “Heycanlıyıs evet!”
Esila anlamayarak ikimize sırayla baktı.
“Defile bittikten sonra mı heyecanlısınız?”
Umay elime dokunduktan sonra işaret parmağımı
küçük avucu ile sıkıca kavradı. Bir süredir -uzun bir süredir- tekrar ettiğimiz
anı başlatmak üzere dudaklarını araladı.
Bana dönüp fısıldadı. Yani fısıldadığını
sandı. Sesini tam kısamadığı için hemen önümüzde beklemekte olan Esila da
duymuştu tabii ki onu. “Hediyemisi çıkayt baba.”
Esila duyduğu ile birlikte anlamaya çalışır
ifadesini değiştirerek kıkırdadı. “Hediye mi aldınız bana?” diye sordu.
Aklından geçenin defileden sonra ona bir hediye veriyor olduğumuz olduğu
belliydi.
“Alalı biraz zaman oluyor,” diye mırıldandım.
Umay’ın sıkıca tuttuğu elimi kıpırdatmadan diğeri ile üzerimdeki ceketin iç
cebine uzanmadan önce konuşmuştum. “Neredeyse dört yıl kadar oluyor ama vermek
için bugünün gelmesi gerekliymiş sanırım. Kızımızın da buna şahit olması
gerekiyormuş.”
Ceketimin cebindeki kadife kutuyu çıkarttıktan
sonra diğer elimi Umay’da tutmaya devam ederek kutuyu tek elimle açtım. Kutuyu
Esila’nın görebileceği şekilde çevirirken bakışlarım da sonunda cesaret bularak
yüzüne yeniden odaklandı.
“Hiçbir şey planladığım gibi ilerlemedi,”
dedim gözlerimi gözlerinden ayırmazken. “Bu yüzük çekmecemde ben güzel bir
akşam planlayana kadar en fazla birkaç hafta kalır sanmıştım ama dört yıl
boyunca o çekmecede öylece bekledi, Esila.”
Yanaklarından bir bir akmaya başlayan yaşların
boynuna dökülmek için acelesi varmış gibiydi. Cümlelerim biter bitmez yaşlar
hızla akmaya başlamıştı.
Umay üzgünce iç çekti. “Güsel deyil mi? Niden
ağlıyoysun anne?”
Umay’a yüzüğü sadece ‘hediye’ olarak
anlatabilmiştim. Bu nedenle annesinin ağlayışını da hediyeyi beğenmemesine
yormuş olması kaçınılmaz olmuştu.
Esila başını itiraz eder gibi iki yana
sallarken yaşlar daha da hızlı dökülmeye başlamıştı. “Güzel,” diye fısıldadı
boğuk bir sesle. “Çok güzel.”
“Benimle evlenir misin, Esila?” diye sordum
sesimin son gücünü bu soruya ve devamına harcayarak. “Yüzüğü kabul eder misin,
bebeğim? Geç kalsam da bundan sonra ömrümün sonuna kadar benim ışığım olur
musun?”
Esila gözleri nemli halde beni izliyorken
aramızdaki mesafeye -bir adımdan ibaret olsa da- katlanamayarak ona yaklaştım.
Cevabını birazcık uzakta olsam duyamazmışım gibi korkmuştum.
“Evet,” diye mırıldandığında görüşümün bir an
için bulanıklaşmasına aldırmadım. Bu hissi geri iterek kutuyu bir elimi
tutuyorken diğer eli boşta duran, bacaklarımızın dibinde başını geriye atmış
bizi seyreden kızımıza doğru uzattım. “Yüzüğü çıkar, bebeğim.”
Umay daha önce provasını yaptığımız anın
geldiğini anladığında kıkır kıkır güldü. Yüzüğü yerinden çekiştirdikten sonra
Esila’nın bacağına pıt pıt vurdu. “Bunu parmağısına takıcaz anne, sonya… Sonya
bu hediye bisi mutlu yapıcak tamam mı?”
Esila yarı ağlar yarı güler haldeyken boş
kutuyu rastgele bir yere bırakıp sağ eline uzandım ve yüzük parmağını Umay için
diğerlerinden ayırdım.
Yüzük Esila’nın parmağına usulca yerleştiğinde
yıllarca bir yük olarak karanlık bir çekmecede saklı duran yüzük ilk kez tam
görünüyordu. Onun elindeyken, onun bana ait bir mucize olduğunun altını
çizerken yüzük ilk kez eksik değildi gözümde.
“Umay’ı kucağına alır mısın?” diye mırıldandı
Esila gözlerimin içine parlayan irisleriyle bakmaktayken. İkiletmedim,
düşünmedim. Tek kolumla Umay’ı direkt aramızda kalacak şekilde kucakladığımda
Umay bunun ne anlama geldiğini cıvıldayarak belirtmişti.
“Hep biylikte sayılmak lajım,” diyerek bu
konuma geldiğimiz her an olduğu gibi ikimizi boyunlarımızdan kavrayarak kendi
etrafına çektiğinde göğsüm huzurlu bir gülüşle sarsıldı. Esila’nın bu sarılma
gerçekleşsin diye Umay’ı kucaklamamı istediğini böylece anlamıştım.
Umay bizi doyasıya sarıyorken alnımı Esila’nın
alnına hafifçe bastırdım. Bakışlarımız birbirine tutunduğunda dudaklarım
aralandı. “Mucizesiniz,” diye fısıldadım. “Benim mucizelerimsiniz.”
Burnunu burnuma sürtüp beni iter gibi başını
oynattığında hiç kıpırdamadım. “Her şeyin miyiz peki bi’ de?”
Umay keyfi yerinde olduğundan nereden ağzına
dolandığı bilinmez bir melodiyi kendince sessiz sessiz yorumluyorken Esila bize
arka fon olan kızımızın haline gözlerinin içine kadar ulaşan gülüşü ile karşılık
verdi.
Sağ gözümden damlayan yaş, az önceki
bulanıklığı tam olarak itemediğimin kanıtıydı.
Mutluluktan yaş dökecek kadar mutlu
hissedebileceğim bir anın yaşanacağından ümidini kesmiş her hücrem şaşkınca
duraksarken Esila dudaklarını bastırarak o damlayı yarı yolda yakalamıştı.
“Her şeyimsiniz,” dedim bariz olanı sesli
olarak onaylarken. Onlardan başka hiçbir şeyim yoktu. Var olsa da önemi
olmayacaktı. Dünyam kollarımın arasındaydı.
~~~
Ve SON…
Şaka şaka son değil
tabii ki :)
Aslında bu bölüm
yarı ölçüde bir final de sayılabilir çünkü upuzun bir zaman atlaması gelip bizi
Umay’ın dünyasına bizzat onun anlatımıyla konuk ediyor olacak 25.bölümden
itibaren
Sen Başkasın’ın
Ateş-Esila çifti odaklı ve bebiş Umay’lı bölümleri bu kadardı, planlarım
aslında kitabı burada bitirmek ve bir sonraki bölümde finali yazmaktı ancak
kurgu beni başka bir yola sürükledi ve Umay’ı genç bir kızken de yazmak istedim
Umarım buraya
kadarki yolculuğumuzdan keyif almışsınızdır, eşlik ettiğiniz için teşekkür
ederim
Sizi seviyorum
Yorumlar
Yorum Gönder