Sen Başkasın 20.Bölüm

 20.BÖLÜM



İyi okumalar!

 

 

~~~

 

 

Kuzey, tabağına annesi tarafından doldurulmuş olan her şeyi bir solukta bitirirken hiç zorlanmamıştı. Yenebilir durumda olan her türlü yemeği midesine doldurmakla ilgili hiçbir problemi yoktu ki bu akşam önünde olan her şey de gayet lezzetliydi.

Tabaktaki son birkaç parçayı da ağzına doldurup onları yutar yutmaz yanında oturmakta olan annesinin koluna hafifçe dokundu. Duygu, masadaki sohbetle olan ilişiğini bu dokunuşla birlikte kesmişti. “Söyle canım?”

Kuzey, annesine boş olan tabağını işaret etti başıyla. “İçeri gitmek istiyorum.”

“Biraz daha yemek istediğin bir şey varsa…” diyerek teklifte bulunan Duygu oğlu tarafından kısa bir olumsuz baş hareketi ile yanıtlandığında iç çeker gibi oldu. “Gidebilirsin o zaman.”

Kuzey fazlasıyla sesli olan odadan bir an önce çıkabilmek için sandalyesinden hızlıca indi ve direkt kapıya yöneldi. Arkasına bile bakmadan yemek odasından çıktıktan sonra yerini bildiği bir diğer oda olan salona doğru yürümeye başladı.

Buraya gelmemekte direttiği, kendi evde olmak istediği için bir süre babasıyla inatlaşmıştı ancak konuşmanın sonunda Kuzey’in istediği olmamış ve bir de öfkelendiği için yanına kendisini bu akşam oyalayacak olan herhangi bir oyuncağını da alamamıştı.

Evde olmayı seviyordu. Diğer çocuklara göre daha az sıkıcı bulduğu birkaç arkadaşının evlerine zaman zaman gidiyor olsa da Kuzey için hiçbir yer yeterince konforlu değildi. Bulunduğu yer kendi evi olmadığı sürece inceleyecek yeni bir şeyler çıkıyor ve sürekli aklı etraftaki farklılıklarla meşgul oluyordu.

Salonuna adımladığı bu ev de özellikle son haftalarda sık sık geldikleri bir yer haline gelmişti. Yine de Kuzey için yeterli değildi tabii. Çevresini gözlemleyip durmaktan alıkoyamıyordu kendisini.

Rastgele bir koltuğa oturduktan sonra içerideki yoğun gürültünün aksine derin bir sessizliğe sahip salonda o sessizliğe uyum sağlayarak beklemeye başladı. Bunun kısa kesileceğinden, sessizliğin birkaç dakika içinde kaybolacağından habersizdi.

Salonun kapısından gelen adım sesleri sessizliği ilk bölen şey olmuştu. Kuzey kimin geldiğini görmek için oraya döndüğünde kapıda herhangi birinin olmadığını düşünmüştü birkaç saniyeliğine. Zira kapıdaki kişi öyle az yer kaplıyordu ki görebilmek için özel bir çaba sarf etmesi gerekmişti.

Gelen bebekti.

Kuzey bir şey söylemeden öylece kapıya doğru bakarken onun tepkisizliğine aldırmadan salona paytak adımlarıyla dalan Umay’ın aklında kesinlikle rahatsız verdiğine dair bir düşünce yoktu. Aksine Kuzey’i yalnız bırakmayarak önemli bir görev üstlendiğine inanıyordu.

Umay yalnız kalmayı hiç sevmiyordu. Ona kalırsa kimse bunu sevemezdi hatta. Bu nedenle Kuzey’e eşlik etmek için peşinden gelmek istemişti.

“Meyaba,” diye mırıldanırken salonun ortasına kadar gelmişti bile. “Kuzucum senin yanına otuymuş Kusey.”

Kuzey oturacağı koltuğu seçerken kesinlikle bu ayrıntıyı özel olarak düşünmemişti. Salonu geniş açıdan görebileceği bir yere oturmuştu. Üstelik kuzunun kendisinin yanına geldiği de yoktu, Kuzey onun yanına oturmuştu. Kuzey, Umay’ın cümlesindeki yanlışlığı düzeltmek için konuşacakken koltuğa yanaşıp avuçlarını yastıklara dayayarak yukarı tırmanmaya başlayan Umay’ı fark ettiğinde bir an durdu.

Başka yer yokmuş gibi Umay’ın da bu koltuğa yerleşmesinin sebebini bilmiyordu ancak herkese yetecek kadar yer vardı, bu nedenle hiçbir şey söylemedi. Böylece ortalarında Umay’ın kuzusu kalacak şekilde koltuğa dizilmiş oldular.

Umay öne doğru uzattığı ayaklarını sağa sola sallarken koltuktan taşamayacak kadar kısa olan bacakları nedeniyle tüm bedeni hareket ediyordu. Kırmızı elbisesinin etek kısımlarına tutunan parmakları kumaşın üzerinde oyalanıyor, yerinde duramadığını belli ediyordu.

“Niden buyaya geldin?” diye sordu Umay artık dayanamayıp. Yeterince -iki dakika kadar- sessiz kalmıştı.

Bu eve geldiği zamanlarda evdekilerin sandığının aksine Umay konuşmayı seven bir çocuktu. Bir şeyler mırıldanmayı, sorular sormayı seviyordu. Konuşmayı öğrendikten sonra kendisini sadece annesinin dinlemiş olduğu ve çoğunlukla sessiz olması için öğütlendiği günler geçirmiş olması Umay’ı sessiz olmaya itse de özünde öyle değildi.

Özüne bu çatı altında kavuşabilmiş, yeni yeni korkularını aşmaya başlamıştı.

“İçeride çok ses var,” dedi Kuzey. Hızlıca cevaplamış ve bunun yeterli olacağını düşünmüştü ancak yanıldığı küçük bir kısım vardı: Umay için cevaplar çoğunlukla yetersizdi.

“Şes vaysa ney oluy?”

Kuzey başını yavaşça çevirip sol tarafında oturmakta ve kendisine garip gözleriyle bakmakta olan bebeği süzdü. “Başımız ağrır.”

Umay refleksle elini başına doğru götürdü. Küçük avucunu saçlarıyla alnı arasında bir yere kapatmıştı. “Başımıs acıy,” diye tekrarladı kısık bir sesle. “Hasta oluyuz mu o zaman?”

Kuzey gözlerini kıstı. Bebek olmak zor bir şeydi. Hiçbir şeyden anlamamak üzücü olsa gerekti.

“Çok ağrırsa hasta olabilirsin,” dedi Kuzey tam doğru cevabı bilmediği için kendisi de emin olamayarak. Babasına bunu soracaktı, aklına not etti.

Umay üzülerek başını salladı. “Hasta oluysan bana söyleyebiliysin.”

“Niye?” dedi Kuzey anlamsızca. “Doktor değilsin ki.”

Umay kendisini doktor olmamakla itham eden Kuzey’e sesli olarak yanıt vermek yerine aralarında duran kuzusunun zarar görmemesine dikkat ederek biraz sağına doğru yaklaştı. Dizlerinin üzerinde yükselmesi gerekmişti ama bir şekilde başarmıştı.

Doktor olmasına gerek olmadan nasıl bir tedavi uyguladığını Kuzey’e -hasta olmasa da- göstermiş, yanağına dudaklarını bastırıp geri çekilmişti.

Kuzey, Umay’ın ayaklanır gibi yaparken amacının ne olduğunu bilmediği için hiçbir şekilde durumu öngörememiş ve yanağına küçük bir öpücük bırakan küçük kızın ani hareketini de engelleyememişti.

Fazla sıkı sarılmaktan, sürekli birilerine temas etmekten hiç haz etmeyen Kuzey’in buna öylece izin vermesi normal şartlarda imkânsızdı. Hızla geri çekilir ve mutlaka engel olurdu ancak Umay’dan asla böyle bir şey beklemediği için hazırlıksız yakalanmıştı.

“Böyle yapaysak iyileşiysin, hasta oluysan üsülme.”

Umay her şey normal akışındaymış gibi yerine tekrar oturmuş ve güven verir gibi gülümsemişti. Uyguladığı tedaviden hiç şüphe duymayan bir doktordu şu anda.

“Niye üzüleyim?” diye patladı birden Kuzey. Annesi dışında kimsenin yaklaşmasına karşı sakin kalamıyordu, babasına karşı dahi pek sıcakkanlı olduğu söylenemezdi temas konusunda. Şimdi bu bebeğin birden kendisine yaklaşmış olması nedeniyle boğulmuş ve garip hissetmişti.

Umay irkilerek sırtını koltuğa yasladı. Kuzey bağırmamıştı ama sesi ve bakışları kaba olduğu için Umay çekinerek geri kaçmıştı. “Bilmiyoyum,” diye mırıldandı.

Kuzey kendisine gülümseyerek bakan ve genelde meraklı görünen bebeğin birden gözlerini kırpıştırarak geri kaçmasına karşı duraksadı.

“Korktun mu?” diye sordu şaşkınca. Bağırmamıştı bile. “Ağlama tamam mı?”

Kuzey’in etrafında çok bebek yoktu fakat arkadaşlarının küçük kardeşleri vardı ve onların anlattıklarından yaptığı çıkarımlar sonucu bebeklerin ağlarsa susmadıklarını biliyordu.

Umay sessizce başını salladı olumlu anlamda. Ağlamıyordu.

Ağlamıyordu fakat az önce biraz üzülmüştü tabii… Üzüntüsü irislerine usulca yaşlar toplanmasına neden olduğu için gözleri biraz daha parlak bir hal almıştı hemen.

Kuzey ilk gördüğü andan beri garipsediği, başka kimsede görmediği için hiçbir açıklama getiremediği Umay’ın farklı renkteki gözlerine bakarken ne yapacağını bilemeyerek kendi yanağını kaşıdı hafifçe.

“Gözlerin neden böyle?” diye sordu Kuzey. Soru soran taraf birden o oluvermiş, sessiz kalan ise Umay olmuştu. Bir araya geldiklerinde bu pek rastlanır bir durum değildi. İçerideki yetişkinler görse şok içinde kalabilirlerdi hatta.

Umay avuçlarını gözlerine kapattı. Gözlerinin yerini biliyordu ancak Kuzey’in sorusunun cevabını bilmiyordu. Ne vardı gözlerinde?

Kuzey ellerini yüzüne kapatan kız çocuğunun ne yapmaya çalıştığını anlamaya çabalarken Umay da az önce kendisine küstüğü için biraz kaba davrandığını düşündüğü Kuzey’den kaçmak için ellerini inatla yüzünden çekmemeye devam etti.

Birkaç dakika sonra ilk pes eden elbette çoktan sıkılmış olan Umay’dı.

Ellerini indirmiş, başını omuzuna doğru eğerek Kuzey’e dönmüştü. Gözlerini kapalı tuttuğu sırada Kuzey ile arasındaki iletişimi(!) şenlendireceğini umduğu bir plan kurmuştu çünkü.

“Şişekley…” diye mırıldandı Umay. “Şişekleyime bakmak isteysin mi?”

Kuzey elleri yüzüne örtülü halde ağlamaya başlayacağını ya da kendisine küsüp asla konuşmayacağını düşündüğü Umay’ın hiçbir şey olmamış gibi kendisine böyle bir teklif ile gelmesine hayretle baktı.

“Çiçekler..?” diye sordu şaşkınca.

Umay hevesle başını salladı. Az önce hasta olan birine nasıl yardım ettiğini gösterdiğinde bir anda gerilen Kuzey’in bu kez sakin bir tepki vermiş olmasına karşılık cesareti iyice büyümüştü.

Umay koltukta birden ters dönüp kayarak yere inerken panik içindeydi. Yavaş olursa Kuzey’in vazgeçebileceğini -ki henüz onay vermiş bile değildi- düşünüyordu.

“Dışayda şişekley vay, bissürü şişek.”

Birden salon kapısına koşturan kız çocuğunun arkasından birkaç saniye bakakaldı Kuzey. Ne oluyordu?

Birkaç saniyenin sonunda ise Kuzey’in yaşına oranla fazla gelişmiş olan sorumluluk bilinci kendisini göstermişti. Bebeğin dışarıya çıkabileceğini, buna engel olması gerektiğini anlayarak koltuktan hemen kalktıktan sonra dışarı koşturdu Kuzey de.

“Bebek!” diye seslendi koridora çıkar çıkmaz. Yemek odasındaki sohbetin yüksekliği ve sıcaklığı arasında Kuzey’in koridordaki sesi kaybolmuş, oradaki kimseye sesi ulaşamamıştı.

Kuzey yemek odasından gelen uğultular arasından seçebildiği, kime ait olduğu çok belli olan tıkırtıları duyduğunda hızla koştu. Sesler mutfaktan geliyordu.

Kuzey mutfağa girdiğinde Umay’ı mutfağın en uzak ucunda, bahçeye açılan cam kapının önünde bulmuştu.

“Ne yapıyorsun?” diyerek çatık kaşlarıyla konuştuğunda Umay sesini duyduğu için hemen arkasına döndü. Ancak yüzünde herhangi bir rahatsızlık ya da üzüntü ifadesi mevcut değildi. Saf bir hevesle doluydu.

“Bak şişekley!”

Mutfağın bahçeye bakan cephesinden görünür olan, kış nedeniyle bir seraya dönüşmüş olan alanı iri iri açtığı gözleriyle izlerken bir yandan da Kuzey’e göstermeye çalışıyordu.

Kuzey Umay’ın yanına doğru adımladı. Onun işaret ettiği yere doğru baktığında camla kaplı bir yapı görmüştü ancak bahçenin loş ışıklandırmasından dolayı çiçekleri göremiyordu. “Baktım,” dedi geçiştirir gibi.

Umay avuçlarını cama dayamış halde uzağındaki çiçeklerini izlerken onları şu an göremiyor olsa da manzara ezberindeydi; renklerini, şekillerini, hangi çiçeklerin yakın arkadaş olduklarını çok iyi biliyordu.

“Güsel şişekley,” diye kısık sesle konuştu Umay kendi kendine.

Kuzey, çiçeklerle haşır neşir olabilen bir çocuk değildi. Ölümcül bir alerji sayılmazdı ancak çiçeklere yaklaştığında fazlasıyla rahatsız edici yan etkilerle boğuşuyordu. Akan burnu, tıkanan nefesi… Bir anda ağır bir soğuk algınlığına kapılmış gibi enerjisi çekiliyordu, dolayısıyla Kuzey için çiçeklerin öyle hayran olunası bir güzellikleri yoktu.

Çiçeklere karşı umursamazlığının aksine, Umay çiçeklerine doğru dalgınlaşmışken bambaşka bir şey fark etti Kuzey.

Yağıp yerde biriken karlar arasında, karın rengine zıt bir şekilde simsiyah bir tüy yumağı görüyordu biraz ileride. Pek büyük durmayan, kapkara bir kedi bir köşeye sinmiş ve ağaç dallarına benzer bir yığına takılı kalmıştı.

Kuzey başını kaldırıp önünde durdukları cama baktı. Kapının nasıl açılacağını anlaması uzun sürmemişti, kendi evlerinde de balkona açılan kapı buna benziyordu.

“Beni burada bekle, geleceğim.”

Kuzey kapıyı kendi geçebileceği miktarda aralayıp kediye doğru adımlamadan önce arkasında bıraktığı küçük kıza onun için yeterli olduğunu düşündüğü bir telkinde bulunmuştu.

Bu telkinin Umay’ın içini herhangi başka bir cümleden çok daha panik yaratıcı olabileceğini bilmiyordu.

Umay birinin ‘bekle, geleceğim’ demesine güvenemez, aksine bunu uzun bir süre o kişinin gelmeyeceğine yorardı. Ve öyle de oldu.

Kuzey birkaç dakikadan kısa sürecek olan işi halletmek için kediye doğru adımlarken Umay da açık duran kapıdan hızla dışarı çıktı. Soğuğu hissettiğinde bir an neye uğradığını şaşırmıştı ancak aklı Kuzey’i geri çağırmaktaydı.

Bahçenin ön kısmında, kullanılan ana kapıda duran ve dikkatleri fazlasıyla dağınık olan güvenliklerin ise bu iki kaçaktan kesinlikle haberleri yoktu.

Haftalardır hiçbir hareketlilik olmaması, başta çok ciddi bir durum sandıkları Kerem meselesinin hepsi tarafından daha az riskli görülmesine sebep olmuştu. Yılbaşı akşamını -ev kalabalıkken ve ön kapıya yakınlarken- kendi aralarında yakın bir çember halinde sohbet ederek geçirme rahatlıkları da bundandı.

Mutfak çıkışını kullanan çocukları da, daha önce belli yerlere yerleştirdiği kameralar sayesinde bahçede olan biteni her an izleyebilen Kerem’in her an eve yaklaşacak kadar tetikte olduğunu da değerlendiriyor değillerdi.

Umay, Kuzey’in gittiği tarafa doğru giderken ikili iyice kör bir noktadalardı artık.

Kuzey kediyi dolandığı dalların arasından çıkartırken kedinin suratsızlığına karşı homurdandı. “Kurtardım seni,” dedi ters bir sesle. “Niye öyle bakıyorsun?”

Kuzey arkasından yaklaşmakta olan Umay’ı fark edene dek, bir başkası tarafından daha hızlı bir farkındalık yaşanmıştı.

Umay, her gördüğünde korkması gerektiğini ve kaçması gerektiğini bildiği Kerem’i fark etmiş; aylar sonra onun varlığını biraz ilerisinde görmek zorunda kalmıştı.

Kerem bahçeye girmek üzereydi, güvenliklerin tümü ön tarafta yığılıydı ve bulundukları nokta kameralar açısından kör bir noktadan ibaretti.

Umay’ın bir adım önünde duran Kuzey ise şu an için Kerem ile Umay arasındaki tek engeldi. Ve Kerem’in sınırsızlığı düşünüldüğünde aşılmaz bir engel olmadığı açıktı.

 

 

~

 

 

Esila’nın her an bayılacakmış gibi sayıklayan bedenini salona yönlendirmek Sinan’ın fikriydi. Kapının önünde Ateş aklını yitirmiş şekilde güvenliklerin tepesindeyken Esila’yı onun bağırışlarından uzaklaştırmak daha doğru gelmişti Sinan’a.

Ateş Karmen’in sesi yükselmezdi. Öfkelense de, başka bir nedenle hisleri kaynasa da sesi sabit kalırdı ancak bu gece normal bir gece değildi. Bu nedenle Sinan da elinden gelen tek şeyi yaparak Esila’yı ve panikle titreyen Duygu’yu salona yönlendirmişti.

Esila’nın koltuklardan birinde duran oyuncak kuzuyu gördüğünde iplerini geri dönülmez halde kopartacağını ve bilincini kaybedeceğini hesaba katamamıştı. Esila, Umay’ın ailenin bir üyesiymiş gibi benimsediği kuzusunu görüp dokunduğu anda yere yığılmıştı.

Duygu, Esila’nın anlattığı kadarıyla tanıdığı Kerem’in yanında olan Umay’ın ve Kuzey’in akıbetini düşünürken Esila’nın ne kadar kötüleştiğini gördükçe daha da titriyor ve daha da korkuyordu. Sinan onları mecburen yalnız bırakıp salondan çıktığında arkadaşının omuzuna doğru kapanıp içli bir şekilde ağlamaya başlamış, çaresizce dudaklarından dualar dökmeye başlamıştı.

Evin etrafı güvenliklerce henüz içeriye haber verme cesareti bulabilmelerinden önce zaten taranmış olsa da Ateş’in yakınında durmamak için neredeyse hepsi tekrar çil yavrusu gibi dağılmış ve uzaklaşıp bir iz aramaya dönmüşlerdi.

Erdem endişeden kavrulsa da soğukkanlı kalmaya çalışarak polise haber vermiş, Sinan da tam bu sırada geri gelmişti yanlarına.

“Esila bayıldı,” diye mırıldandı Sinan sessizce.

Ateş’in keskin bakışları ona çevrilmiş, gözlerindeki yangın mümkünmüş gibi harlanmıştı. Ateş’in kapıdan ayrılmamasının tek nedeni Esila’ydı. Tüm bunların Esila’nın yalnız kalacağı bir an oluşması için yapılmış bir plan olabileceğini bağıran mantığı yerine çakılmasına neden olmuştu. Kızını nerede araması gerektiğini bile bilmiyordu.

Sinan telefonu çalmaya başladığında Ateş’in bakışlarından kaçarak telefonuna sarıldı. İkizinin aradığını gördüğünde hızla yanıtladı aramayı Sinan. Sinan durumu anlatmak için aceleyle konuşacakken ondan daha aceleci olan Doğan konuşmuştu birden.

“Jülide yanımda!” demişti Doğan hararetle. Sinan şok içinde duraksadı. “Ne?” diyebildiğinde karşı taraftan bu kez daha ince bir ses yükseldi. “Kes artık sesini ya!” diye bağıran Yeliz’di. Sinan’ın daha önce sesini bile yükselttiğini duymadığı kadın bağırıyordu ve anladığı kadarıyla hedefinde Jülide vardı çünkü telefona dolan ağlama sesleri bir kadına aitti fakat kesinlikle Yeliz’e ait değildi.

Sinan, Ateş’e döndü. “Jülide-…” diyecekken düzeltti hemen. “Ayça, Doğanların yanında. Nasıl oldu bilmiyorum.”

Ateş, Sinan’ın telefonunu hızla elinden çekip aldıktan sonra kulağına yasladı. “Buraya getir.” dedi kısaca. “Umay yok. Kerem eve yaklaştı ve Umay yok, Doğan. O kadını buraya getir.”

Doğan telefonun diğer ucunda direksiyon hakimiyetini sağlamakta zorlandığı bir an yaşadı. Umay yok ne demekti?

Doğan, Kerem’e dair bir ipucu olacağını düşünerek Jülide’yi bulmuş ve bununla rahatlamışken aynı gece Kerem’in Umay’a ulaşması ne demekti?

Yarım saat içerisinde evin bahçesinde değişen çok fazla şey vardı.

Doğan’ın eve varışı polis ekiplerinden hızlıydı. Ateş’in Jülide’yi polisler duruma dahil olmadan bir nevi ardiye olan çatı katına çıkarttırması da adrenalin ile oluşan hızlı bir plandı.

Jülide çatıda tepesine dikilmiş olan Yeliz ve Doğan eşliğinde durmaya devam ederken polisler de bahçeye giriş yapmışlardı.

Olan biten polislere aktarılırken çoktan incelenmiş olan kamera kayıtları tekrar incelenmiş, bir sonuca varılamamış ve ekipler dört koldan araştırmaya başlamışlardı.

Ateş tüm bu kaosun ortasında nefes alamadığını hissederek kalabalıktan birkaç adım uzaklaştığında göğsünde ağır bir baskı vardı.

Yürüdüğü yer, Umay’ın çiçeklerini ağırlayan cam yapı olduğunda oraya bir adım kala Ateş omuzları sarsıla sarsıla hıçkırmaya başlayarak yere çöktü. Yerdeki kar tabakasına dizleri sertçe çarparken gözünün önünde çok az bir zaman önce yanı başında olan kızı vardı.

Umay’la tanıştığı ilk anları düşündüğünde kendine olan öfkesi giderek büyüyordu. Kızının korkusunu, daha yeni yeni çocuk olmayı öğrenen halini düşünüyor ve onun tekrar o adamın olmayan insafına kalmış olmasını kabullenemiyordu.

“Yapamadım,” diye sayıkladı kendi kendine. “Koruyamadım.”

Her şeyden habersizken dahi onu koruyamamak en büyük suçluluk kaynağı iken şimdi tüm tehlikenin farkında olmasına rağmen koruyamamıştı kızını.

“Ona kızıp durdum,” diye mırıldanırken kastettiği kişi kendi babasıydı. “Onu suçlayıp durdum çünkü gölgesini üstümde hiç hissetmedim. Umay da böyle mi hissetti? Güvenli bir liman olduğuma inandıktan hemen sonra yanılırken Umay da böyle mi hissetti?”

Ateş çöktüğü yerden kalkabilmek için dizlerine yüklendi ancak bu öyle kolay olmadı. Üzerine binen yük öyle fazlaydı ki kara saplanmış gibiydi.

Sonunda yerden kalkabildiğinde dalgınca bir iki adım attı. Bakışları yerde, aklı bambaşka bir yerdeydi.

Kar yağışı durmuştu, yere serili örtü henüz kaybolmasa da o örtünün üzerine daha fazla beyazlık eklenmiyordu. Ateş nereye baktığını bilmeden yerde gezdirdiği bakışlarına beyazlığa tezat bir parlama takıldığında duraksadı.

Esila’nın gücünün son damlasını alan salonda öylece duran oyuncak kuzuydu. Ateş de karların üstünde parıldayan ince, küçücük zinciri gördüğünde içindeki son sağlam parçanın bine bölündüğünü hissetmişti.

Uzanıp aceleyle yerden aldığı bileklik Umay’ın bilekliğiydi. Ateş’in ona hediye ettiği andan beri küçük kızın hiç çıkartmadığı, ara ara tereddütle kolunu kaldırıp orada olup olmadığını kontrol ettiği bilekliği…

Ateş bilekliği saklamak ve olabilecek her şeyden korumak ister gibi avucunu sıkıca kapattı. Büyük avucunun içinde gözden kaybolan bileklik bahçenin rastgele bir köşesinde düşüp kalmıştı.

Bilekliği aldığı yere buruk bir bakış attı Ateş. Baktığı yerden kopan bakışlarının ardından etrafa öylesine bakındı. Bahçenin ilerisine, bir süredir en az uğranılan yer haline gelen yapıya doğru baktı.

Kameraların görüş açısından çıkmışlar koşarak diyen Sinan’ın sesi aklında yankılanırken onun sesine Doğan’ın aylar önceki, Umay’ın gelişinden çok önceki sesi karıştı. Eski garaj tarafındaki kameraları yeniletmedim ağırlığı yenisinin etrafına vermek daha mantıklı.

Ateş öne doğru hem koşacak gibi hem de bir adım atamadan düşecek gibi fırladı. “Lütfen,” diye sayıkladı aklını yitirmiş bir sesle. “Kendimi kandırıyor olmayayım, lütfen.”

Evin en uzağında kalan yerde, kullanılmamaktan biraz solmaya başlamış olan yapının tam önünde durdu Ateş. Garajın içi dolu değildi ama araç girişi için olan otomatik kapısı kapalıydı. Anahtarı evde bir yerdeydi, bu kapının anahtar olmadan açılması mümkün değildi. Tıpkı garaja herhangi birinin o kapı olmadan girmesinin mümkün olmadığı gibi…

Herhangi birinin içeri girebilmesi mümkün değildi ama garaj kapısının çaprazındaki duvarda bir çeşit havalandırma girişi vardı. İttirildiğinde açılan, açıldığında oluşan boşluktan en fazla küçük bir çocuk ya da belki bir köpek geçebilecek kadar aralanan bir giriş…

“Umay!” diye seslendi Ateş. Çıkarabileceği en yüksek sesle haykırmıştı kızının adını.

Ateş’in bağırışıyla birlikte bahçenin diğer tarafındaki kalabalıktan da onu duyan birileri olmuştu. Erdem ve Sinan, Ateş’in bir çeşit kriz geçiriyor olduğunu düşünerek sesin geldiği yöne fırladıklarında onu kullanılmayan garajın önünde, küçük girişin dibinde çökmüş halde bulmuşlardı.

Ateş bir kez daha bağırdı. Bir kez daha kızının adını seslendi. Sinan ve Erdem de bu sırada yanına koşar adım varmışlardı.

Sinan, Ateş’i geri çekmek için omuzuna uzanacakken havaya karışan kısık ses, tereddütle dolu bir fısıltıdan ibaretti.

“Ateş amca?”

Bu kez Ateş’ten farksız hale gelen Erdem oldu. “Kuzey!” diye yakardı sesin geldiği yere doğru.

Kuzey’in az önceki tereddütlü sesi bu kez daha sakindi. “Orası güvenli mi?” diye sordu Kuzey.

Sinan içeriden Kuzey’in sesi geldiği anda eve koşmaya başlamış, garajın kapısını açacak anahtarı bulduğu gibi aynı hızla geri dönmüştü.

“Güvenli oğlum,” dedi Erdem titreyecek gibi olan sesiyle. “Kapıyı açıyoruz, çıkabilirsin dışarıya.”

Ateş yerinden kıpırdamadan olan biteni izliyordu. İçeriden sadece Kuzey’in sesi geliyordu. Tutunduğu umut balonu uçup giderken garajın kapısı gıcırtılı sesler çıkartarak açılmaya başlamış, yukarı doğru yükselmekteydi.

Sinan içeri doğru girebileceği an gelir gelmez öne adımlayıp yerini ezbere bildiği ışığı açmak için uzandı. Tozlu, tek tük eşya ile öylece bırakılmış garajın içi birden aydınlandığında Sinan karşısındaki görüntüye bakakaldı.

Kaskatı kesilen bedeni öyle ani gevşedi ki kendisini sinirleri yıpranmış bir halde gülerken bulmuştu. Sinan’ın gülüyor olmasına karşılık Erdem ileri adımladı. “Ne gü-…” diye konuşacak oldu ancak birkaç adım ötesindeki manzarayı algıladığında dudaklarını birbirine bastırarak susup kaldı.

Ateş ne olduğunu anlayamadığı için çatılan kaşları ile duvara tutunarak ayaklanmış ve onların dikildiği yere doğru yaklaşmıştı bu sırada.

“Kötü bir adam geldi bahçeye,” diye açıkladı Kuzey. Karşısındaki adamların olan bitenden fazlasıyla haberdar olduklarını bilmiyordu tabii. “Bebek korktu, ben de bizi sakladım.”

Ateş, Kuzey’i duymuyordu bile. Baktığı yer sadece Kuzey’in hemen yanında ona yapışık duran ufacık bedendi. Gerçekliğinden emin olamadığı, sesi çıkmadığı için her geçen saniye bir hayal olduğuna inanmaya başladığı kızına doğru bakıyordu.

“Umay?” diye seslendi onlara yaklaşırken.

Umay’ın kaskatı kesilen bedenini serbest bırakması, nefeslerini bile sessiz alıyorken birden hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlaması da babasının sıcaklığını hissedebileceği kadar yakınına varmasıyla gerçekleşti.

Ateş onu kucakladığında bir an bile beklemeden yüzünü boynuna gömmüş, orada daha içli ağlamaya başlamıştı. Kerem’i gördüğünden beri sessiz olmaya çalışıyordu. Kuzey onu elinden tutup buraya sürüklediğinde Kerem’in içeriye giremeyeceğine ikna olmamıştı ama Kuzey’i dinleyerek kıpırdamadan beklemişti. Kerem’in onu duyabileceğini düşünerek hiç ses çıkartmamıştı.

“Geçti,” diye fısıldadı Ateş. Kızını mı yoksa kendisini mi sakinleştirmek istediği tartışılabilirdi. “Geçti bebeğim.”

Umay’ın avucu babasının üstündeki gömleğin yakasına sıkıca tutunmuş, bedenini sımsıkı ona yaslamıştı. Ağlayışlarının arasında bir şeyler mırıldanıyordu ama o kadar sarsılarak ağlıyordu ki dibinde duran Ateş için bile ne söylediği anlaşılabilir değildi.

“Nasıl girdiniz buraya oğlum?” dedi Erdem dizlerini kırıp Kuzey ile aynı boya gelirken. “İkiniz de iyisiniz değil mi? O adam yaklaştı mı size?”

Ateş, Umay’ın sırtını usulca sıvazlıyorken bir yandan da Kuzey’in söyleyeceklerine dikkat kesilmişti. Sinan yaklaşıp Umay’ın omuzundan öptükten sonra aynı şekilde geri çekilip Kuzey’e odaklandı.

“Bana camdan çiçeklerini gösteriyordu,” dedi Kuzey olanlara baştan başlayarak. “Dışarı çıkmamıştık ama ben yardım etmem gereken bir kedi görünce çıktım bahçeye. Bebeğe beklemesini söyledim ama beni dinlememiş baba, kötü bir şey olsun istememiştim.”

“Biliyorum, babam. Kötü bir şey olsun istemeyeceğini biliyorum.”

Kuzey göz ucuyla Ateş’e doğru baktı. Daha önce hiç böyle bir ifade ile görmediği Ateş amcasından biraz çekinmişti konuşmaya devam etmeden önce.

Ateş, Umay’ı bırakmadan diz çöktü. Umay’ı saran kolunu indirmeden diğeriyle Kuzey’e doğru uzandı. Başının arkasından kavrayarak çocuğu hafifçe kendisine doğru çekti. “Kötü bir şey yapmadın,” dedi pürüzlü bir sesle. “Benim yapamadığımı yapmışsın, aslanım. Umay’ı korumuşsun.”

Kuzey, Ateş’ten duymayı beklemediği cümleler karşısında şaşkındı ama bu konuda bir şey söylemedi. Az önce yarım kalan anlatısına devam etti.

“Bebek de arkamdan gelmiş. Ben kediyi kurtardıktan sonra onu gördüm, dışarı çıktığı için kızacaktım çünkü bebekler hemen üşür. Annem söylemişti. Ama bir yere doğru bakıyordu, beni duymadı. Baktığı yerde o adam vardı. Bahçeye girecek gibiydi.” dedikten sonra Kuzey’in sesi tereddütle kısıldı. Cümlelerinin devamını duymasından çekindiği kişi babasının koynunda ağlamaya devam eden Umay’dı. “Elinde silahı vardı adamın. Filmlerdeki gibi.”

Erdem gözlerini sıkıca kapattı. Kuzey’in laf dinlemeyip gizlice izlemeye devam ettiği yaşına uygun olmayan filmlerin böyle bir yararı olabileceğinden haberdar değildi elbette. Oğlunu yasak çiğnediği için tebrik edecek duruma gelmişti.

“Sen burayı biliyor muydun, Kuzey? Nereden buldun bu girişi abicim?” diyen Sinan oldu.

“Bahçeyi gezerken görmüştüm,” dedi Kuzey omuz silkerek. “Ben her yeri incelerim. Burası da değişik bir yere benziyordu, görmüştüm. Babam kızmasın diye önceki gelişimizde buraya girdiğimi söylememiştim.”

“Bacak kadar boyunla dünyamızı kurtarmışsın, süperzeka.” diye mırıldandı Sinan hayretle. “Seni işe alıp dışarıda dikilen çuvaldan farksızları kovmak lazım.”

Erdem oğlunun başının üzerine bir öpücük bıraktı. “Bu giriş güvenliydi, çünkü..?” diye artık anladığı son cevabı da oğlundan duymak için alan oluşturdu.

“Çünkü biz sığdık ama o adam buraya sığamazdı. Başka şeyler yapsa da sesler duyulurdu baba.”

Ateş ve Erdem kısa bir an bakıştılar. Ateş sessizce ayaklanırken Umay’ı daha sıkı sarmıştı bir an. Adrenalinin ve son bir saatte yaşananların etkisiyle yorduğu bedeninin babasına kavuştuğu anda yaşadığı rahatlamanın etkisiyle Umay olduğu yerde uyuklamaya başlamıştı çoktan.

“Sinan polisleri hallet,” dedi Ateş garajdan çıkmak üzereyken. “Çocukların burada saklandıklarını söyle, Jülide’den bahsetme.”

“Tamamdır,” diyerek başıyla onayladı Sinan. Aynı anda Ateş bu kez Erdem’e doğru döndü. “İçeri girelim biz de.”

“Girelim,” diyerek iç çekti Erdem. “Seninki baygın ama Duygu ayık, bir tur da ona hesap vereceğiz.”

“Ben anlatırım,” diye mırıldandı Kuzey aralarında adımlamakta iken. “Sorun değil.”

Tüm durum kontrolü altındaymış gibi davranan Kuzey iki adamın da duraksamasına neden olmuş fakat bu duraksamayı kendisi fark edememişti.

Kuzey’in bebek için aklını kullanıp kaotik bir durumu çözdüğü ilk an bu yılın son gecesinde gerçekleşmişti. Bunun son olmayacağı da aslında o an kimse üzerinde durmasa da fazlasıyla açık şekilde ortadaydı.

Bu aslında bir rutine dönüşecek, Umay önümüzdeki yıllarda parmağını kıpırdatmasına gerek bile kalmadan Ateş Karmen ve Kuzey Sancar’ın sunduğu tüm olanaklardan bolca faydalanacaktı.

 

 

~

 

 

- Esila

 

 

İnanamıyordum.

Aklım son bir iki saat içinde olan biteni bir türlü işleyemiyor, içinde bulunduğum anın gerçekliğinden emin olamıyordum.

Gözlerimi kapatırken yanımda olmadığını bildiğim kızım, gözlerimi araladığımda kollarımın arasındaydı. Gözlerimi açmıştım ve ilk gördüğüm şey göğsüme yaslı halde uyuyor olan Umay’dı.

Çok uzun süre baygın kaldığımı sanmıştım önce. O kadar uzun süre kendime gelememiş olmalıydım ki Ateş kızımızı bana geri getirmiş olmalıydı ama hayır, etraftaki herkes gözlerimi kapattığım anda olduğu haldeydi. Sonra aklıma gözümü kapatmadan önceki her şeyin kâbustan ibaret olma ihtimali gelmişti ama bundan da vazgeçmiştim hemen çünkü Duygu’nun yüzü de en az olanlar kadar kötü bir haldeydi.

Sonra neler olduğunu dinlemiştim. Sinan anlatmıştı her şeyi, zira Ateş’in ağzını bıçak açmıyordu. Hareket bile etmiyordu. Umay’a ve bana en yakın konumda, bir eli kızımızın sırtına diğeri benim elime yaslı olacak şekilde bekliyordu.

Umay’ın evden hiç uzaklaşmadığını, Kerem’i sadece gördüğünü ve Kuzey sayesinde o kızıma ulaşamadan önce kaçtıklarını öğrendiğimde rahatlamamalıydım aslında. Salondaki kimse tam olarak rahatlamış değildi ama ben onların aksine rahata ermiştim.

Umay’ın korkmakla kalmasını, Kerem’in ona yaklaşamamasını iyiye yoracak kadar çaresizdim çünkü. Kerem’in sınırsızlığını bilen bendim, onun uzaktan yarattığı korkunun Umay’a ulaşsa yaşatacağı korkudan daha az sorun olduğunu biliyordum.

Herkesin diline kilit vurulmuş gibiydi.

Yılın son gecesi için kimsenin böyle bir kapanış hayal etmediğinden emindim. Uyuyan Kuzey’i göğsüne yaslamış sıkıca saran Duygu, onları bir koluyla sarmış olan Erdem, elleri yüzüne kapanmış halde düşünceli görünen Sinan ve ne zaman döndüklerini tam bilmediğim Doğan-Yeliz ikilisi de sessizdi dakikalardır.

Gözüm duvardaki saate kaydığında birazdan yeni bir yılın başlayacak olduğunu görmüştüm. Bu kadar kişiyi böyle karamsar bir şekilde yılı kapatmaya itmek -suçlu hissetmemem gerektiğini bilsem de- kötü hissettirmişti bana.

“Böyle sonlanacak bir akşam planlamamıştım,” diye mırıldandım sessizliği bölerek. Koltukta oturur hale geleli hayli zaman oluyordu, yanımda oturan Ateş’in ben konuştuğum anda birden bana döndüğünü hissetmiştim. İrkilmişti. Öyle dalgındı ki kısık sesle konuşmamdan dahi irkiliyordu.

Boğazım bayılmadan önceki çığlıklarım nedeniyle sızlıyordu, sesim istesem de yükselemezdi zaten.

“Çok daha kötü sonlanabilirdi,” diyen Duygu’ydu. “Herkes iyi, çok korktuk sadece.”

“Esila,” diyerek birden konuşan Ateş’i duyduğumda merakla ona baktım. Uzun süredir bozmadığı sessizliğini bozmasına neden olan neydi?

“Hım?” gibi bir ses çıkartabildim sadece.

“Jülide burada.” dedi öylece.

Bir iki saniyeliğine aklım bu ismi bir şey ile birleştiremedi. O saniyelerin sonunda ise baştan ayağa titremiştim. “Ayça?” dedim tereddütle.

Başını salladı ağır ağır.

“Kerem’in yanında mıydı?” diye sordum. Kerem’i yakalayamamışlardı ama Ayça’yı mı yakalamışlardı?

“Değildi,” diyen Doğan’a doğru baktım. “Biz bulduk.”

“Siz?” dediğimde Yeliz sınıfta söz isteyen çekingen bir çocuk gibi elini havalandırdı. “Biz.” diye onayladı.

Şaşkınlıkla gözlerimi kırptım. “Burada dedin,” diyerek Ateş’e baktım. “Polislerle değil mi, anlamıyorum.”

“Polislerin haberi yok.” dedi Ateş gözlerimin içine bakarken. Sakindi. Doğru düzgün göz bile kırpmıyordu, hareketleri yavaşlamış gibiydi. “Olmayacak da. Bizi Kerem’e ulaştırana kadar olmayacak.”

Dudaklarımı araladım. Konuşmaya fırsat bulamadan Ateş sözümü kesti. “Merhametin de etik anlayışın da beni durdurmayacak, Esila. Çabalama.”

Dudaklarım kıvrıldı. Yorgun bir şekilde gülümsedim.

“Kendim için değil masum bir bebeği kurtarması için ayaklarına kapandığım, Umay’ı sana getirmesi için usanmadan yalvardığım ama fırsatı olmasına rağmen bunu yapmayan kadına mı merhamet edeceğim?” diye mırıldandım sessizce.

Göğsümde derin soluklar ile uyuyan Umay’a baktım kısa bir an. Dudaklarım alnını buldu, oraya küçük bir öpücük bıraktıktan sonra Ateş’e baktım tekrar. “Nerde?” dedim düz bir sesle.

Beni analiz etmeye çalışıyormuş gibi izledi. Bir an sonra ise başıyla yukarıyı işaret etti. “Çatı katı.”

Koltuktan kalkmamı kimse beklemiyordu. Bunu ben ayaklandığımda aynı anda birden fazla kişiden şaşkınlık nidası döküldüğünde kavramıştım.

Bakışlarımı Umay’ın en rahat dinlenebileceği yere çevirdim, Duygu’ya doğru adımladım. Kuzey göğsünün yarısını kaplıyorken kalan yarısına da Umay’ın uzanmasını sağladığımda Duygu hiçbir şey söylemeden onu sardı sıkıca.

Umay’ın benimle olan teması kesildiği anda ise gecikmiş bir fırtına olup asıl zamanından çok daha fevri bir şekilde dışarı adımladım.

Esir olan, yalvarması gereken ve hiçbir yalvarışına kimsenin kulak vermediği kişi bendim. Yıllarca böyle yaşamıştım. Böyle bir yaşamı hak edecek hiçbir şey yapmamıştım. Ne Kerem’e ne de Ayça’ya ufak bir zararım bile dokunmuş değildi, bu esarete sürüklenmiştim öylece.

Şimdi özgürdüm.

Yalvarmam gereken değil onların yalvarışlarını dinlemem gereken konumda olmalıydım.

Merhamet hak etmeyene sunulduğunda aptallıktan ibaretti. Üstelik ben hiç yoktan kötü biri olmaya da çalışmıyordum. Sadece… Adalet arıyordum.

Yıllarca maruz kaldığım haksızlığı dengeleyecek, geç kalmış bir adalet…

 

 

~~~


Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Gözyaşı Kadehleri 35.Bölüm

Gözyaşı Kadehleri 33.Bölüm

Gözyaşı Kadehleri 29.Bölüm