Sen Başkasın 21.Bölüm
21.BÖLÜM
Bu bölüm ile
birlikte bir sonraki bölüm de yayımda, onu da okumayı unutmayın
İyi okumalar!
~~~
Bazı yüzleşmeler doğru zamanı beklediğinden
gecikirdi, bazılarının geç kalma sebepleri ise kötü tesadüflerin üst üste gelmesinden
ibaretti.
Esila adımladığı odada, Esila’nın bu evde
belki de en az bulunduğu dört duvar arasında, bir sandalyeye oturtulmuş olan
kadını gördüğünde gerçekleşen yüzleşmedeki gecikmenin sebebinin azımsanamayacak
kadar kötü tesadüfler olduğunu biliyordu.
Geçen yıllar boyunca bu kadın ile yüz yüze
geldiği anlar elbet olmuştu fakat buna bir yüzleşme diyebilmek için rollerinin
değişmesi gerekmişti. Dört duvar arasında sıkışıp kalmış olan Esila iken bu
mümkün olmamıştı. Şimdi onunla aynı konumda Jülide vardı, kaçmaya muhtaç olan
tarafın Esila olmadığı bir karşılaşma ikisi için de yeniydi.
Jülide, odaya giren kadını görür görmez
oturduğu yerde hareketlendi. Kollarını ve bileklerini saran ip onu sandalyeye
sabitlediğinden bu çabası boşunaydı ancak bu önlenemez bir tepkiydi. Karşısında
Esila’yı gördüğünde başına gelebilecek birden fazla kötü senaryo aynı anda
aklına doluşmuş, korkuyla titremesine neden olmuştu.
Esila’nın hemen arkasında, odanın kapısını
sınır bellemiş gibi durmakta olan biri daha vardı. Ateş, Esila buraya yönelir
yönelmez peşinden adımlamıştı ancak öne atılmıyor, birkaç adım geride hareketsizce
bekliyordu. Başka kimsenin salondan ayrılmasına izin vermemiş, her ihtimale
karşı ayaklanacak gibi olan ikizleri dahi kabul etmemişti.
“Yeniden karşılaşmamamız için dilekler
diliyordum aslında,” diyerek sessizliği parçalarken Esila fazlaca dalgındı.
“Karşılaşırsak bu beni yeniden o duvarların ardında esir eder sanıyordum,
karşılaştığımız anın böylesi farklı olabileceğini düşünmemiştim hiç.”
Jülide gözlerini bile kırpmaktan ürker halde
Esila’ya bakıyorken yutkundu. Bir şeyler söyleyebilmek için fazla korku
doluydu. Soğukkanlı kalmak Esila özgür değilken ve kızına zarar gelmemesi için
kılını bile kıpırdatmazken kolaydı, Kerem’in yarattığı sisin etkisini
kullanarak korkusuzmuş gibi davranmak Jülide’yi zorlamamıştı o zamanlar.
“Neden?” dedi Esila az önceki dalgın hali
birden kaybolmuşken. “Onun hastalıklı aklına uyman nedendi?”
Esila hemen cevap alacağını düşünmemişti
elbette ama yine de sabırsızlanır gibi öne doğru bir adım attığında Jülide geri
kaçabilmesi mümkünmüş gibi sandalyede kıvrandı. Bu sonuçsuz çaba Esila’nın
başının omuzuna doğru hafifçe eğilmesine yol açtı. “Benden mi korkuyorsun?”
dedikten sonra yorgunca dudakları kıvrıldı. “Hiçbir şeyi olmayan, hiç kimsesi olmayan bir kadından mı
korkuyorsun Ayça? Tanıdık geliyor mu bu söylediklerim?”
Esila’nın bastıra bastıra söyledikleri bizzat
Jülide’ye aitti. Jülide ona yardım etmediği gibi, günden güne umut öldürmekten
de keyif alırmış gibi böyle atıp tutardı. Esila bunlara bağışıklık kazandığını
sansa da bir yerden sonra artık bunların doğru olduğuna kendi de inanmaya
başlamıştı.
Jülide titreyen dudaklarını aralamaya
uğraşırken konuşmaların diğer şahidi ondan daha karmaşık bir ruh halindeydi.
Ateş çatılan kaşlarıyla, yaslandığı kapıya yıktığı ağırlığıyla görünürde
ayaktaydı ama yıkılalı çok oluyordu.
“Özür dilerim,” diyerek zar zor duyulan bir
yükseklikte mırıldandı Jülide. Bu samimiyetten uzak, korkudan beslenen özrün
Esila üzerinde hiçbir etkisi yoktu.
Esila bir başkasına zarar verebilecek, o
zararı verirken vicdanını kolayca susturabilecek biri değildi. Ancak üzerinde
biriken haksızlıklar o kadar ağırdı ki vicdanının sesi boğuk bir uğultudan
fazlası değildi artık.
“Özürlerinin bir anlamı yok,” dedi Esila
hafifçe omuz silkip. “Ya konuşmaya başla ya da…” Devamını Esila da bilmiyordu
bu cümlenin aslında. İliştirebilecek bir tehdit yoktu aklında ama Jülide’nin
bunu fark edebilmesi mümkün değildi.
Jülide yutkunarak sesini bulmaya çalışırken
kendisine bakmakta olan iki çift bakıştan daha az ürkütücü olana karşılık
vermeyi seçmişti. Bir anlığına göz attığı Ateş’in yüzündeki nefreti ve öfkeyi
görmektense Esila’ya bakıyor olmak daha az korkutucuydu o an için.
“Kerem benim üvey abim,” diye başladığı cümlesi Esila’yı duraksatmaya yetti.
Onlara dair hiçbir şey bildiği yoktu, bunca yıl bilinmezlikler arasında
kıvranmıştı. “Beş yıl önce annem ve onun babası evlendiler. Öyle tanıştık. Aynı
evde yaşamıyorduk, yine de sık sık bir aradaydık. Kullandığı bazı ilaçlar
olduğunu biliyordum ama görünürde hiçbir şey yoktu. Abilik yapıyordu, her şeyi
konuşuyorduk.”
Esila kollarını kendine doğru sarma ihtiyacı
hissetti. Kerem’den bahsediliyor olması ürpermesine neden olmuştu. Birkaç saat
önce yaşadığı korkunç anlar, Umay’ın yeniden onun yanında olduğunu sandığı ve
bilinci kaybolana kadar geçirdiği dakikalar ölümden farksızdı.
“Ben o zamanlar küçük bir ajansa kayıtlıydım,
ufak tefek işlere çağrılıyordum. Kimsenin umurunda olmayan, unutulup gidecek ve
bana hiçbir şey kazandırmayan projeler… Mutsuzdum. Bu konuda sürekli
söyleniyordum, sızlanıyordum. Sen… Senin Karmen’in yüzü olduğun zamanlar geldiğinde ve
birden piyasada senden başka kimsenin adının duyulmadığı dönem başladığında
neyi senden farklı yaptığımı, bende yanlış olanın ne olduğunu anlamak için
çabaladım. Yıllarca olduğum yerde sayıp durmuşken sen hem kendini hem de bir
markayı parlatıyordun.”
Esila titrek bir nefes alırken aynı anda Ateş
de konunun Karmen’e gelmesiyle
birlikte gerilerek yerinde hafifçe kıpırdandı.
“Bu mu?” diye mırıldandı Esila. “Ondan beni
piyasadan kazımasını mı istedin? Yaşanacak boşluğu akıllıca kullanıp kendini
öne çıkartmak için…”
Jülide panikle başını iki yana salladı. “Hayır,
hayır öyle değil.” dedikten sonra ilk kez garip bir utançla sarındı,
dudaklarını yeniden aralamadan önce gözlerini Esila’dan kaçırdı. “Ben bir gün
senin olduğun konumda olabileceğimi umuyorken, sürekli seninle ilgili şeyler
okumaya ve incelemeye başlamışken Kerem bunu fark etti. Ben… Yemin ederim onun
sorularının ve merakının nedenini kendimle ilgili sandım en başta. Mutsuzluğum
onu da üzüyordu, bu yüzden konu ilgisini çekti sandım.”
Jülide yanılmıştı.
Kerem’in ilgisini çeken üvey kız kardeşini
hayallerine kavuşturma fikri değildi; önünde tonla fotoğrafı ve röportajı olan
kadını, herkesin odağında olan bir kadını kendisine ait kılma fikriydi.
“İlgisini çeken sendin,” dedi Jülide sessizce.
Esila tepki verememişti. Onun aksine Ateş’in kendisini sıkmaya dayanamayarak
kapının pervazına vurduğu darbe odada bir gürültü kopmasına neden olmuştu.
“Aşık olduğunu sanıyordu ama ilk görüşte aşk mümkünse de o aşkın takıntıya bu
kadar bulanması mümkün değildi.”
“Ve bunu bile bile hiçbir şey yapmadın, öyle
mi?” diye fısıldadı Esila. “İlaç kullandığını bildiğin, takıntılı bir manyak
olduğundan haberdar olduğun adamın beni günbegün izliyor olduğunu bile bile
durdun.”
Jülide kendisini savunacak bir şey
bulamadığında gözlerinden peş peşe akmaya başlayan yaşlar eşliğinde dudaklarını
birbirine bastırıp susmuştu.
Ateş’in öne doğru attığı adım Jülide’nin
dudaklarından korku dolu bir nida fırlamasına neden olurken Esila bitkinlikle
sola doğru kayarak Ateş’in önünde duvar olmuştu. Sırtının yarısı onun göğsüne
değmekteyken ufacık bir baskı ile yıkılması kolay bir engeldi ama Ateş önünde
taştan bir duvar örülüymüş gibi durmuştu.
“Nasıl başarabildin bilmiyorum ama ondan daha
korkunç bir canavarsın,” dedi Esila başını iki yana sallarken. “Aklı yerinde
olmayan bir adamdan çok daha fazlasısın çünkü tüm sonuçları da tüm çözümleri de
biliyorken her şeye göz yumdun.”
“Özür dilerim,” diye sayıkladı Jülide bir kez
daha. Yüzü akan yaşlarla sırılsıklam olmuş, bilinci zar zor ayaktaymış gibi
bakışları titremeye başlamıştı.
“Kapana kısıldığında yalandan özür dilemek
neye yarıyor?” diye öfkeyle soludu Ateş. “Her şeyi… Boktan bir şöhret için
yaptığın her şeyi anlayıp seni affediyor olsak dahi kızımın kalbine ektiğin
korkular için af dilenebileceğini mi sanıyorsun?”
Esila’nın boynunu kopartır gibi Ateş’e
dönmesine sebep olan son cümleydi. “Ne?”
Ateş boğulur gibi iç çekti. Umay’ın banyo
yaparken ona anlattıkları hiç solmadan aklında duruyordu haftalardır. Her yeni yapboz
parçası birbiri ile uyuştuğunda yeni bir karanlık ortaya çıkmıştı. Ateş’in
sonuçlandırabildiği parçalar birkaç taneden ibaretti, geriye kalan sayısız
parçayı hiçbir zaman tam olarak birleştiremeyecekti belki ama bu kadarı bile
kalbine çok çok fazlaydı zaten.
“Umay’ı senin geri gelmeyecek olmanla
korkutarak bastırmış sürekli,” derken kurduğu cümleden oldukça rahatsızdı Ateş.
Esila daha önce Kerem’in kendisiyle yalnız kalmak istediği zamanlarda Umay’ı
Jülide ile bıraktığını zaten söylemişti, Umay’ın ağzından kaçan birkaç anlatı
da bunlarla kolayca birleşiyordu.
“Onu bulduğum yere bırakılırken de… Olduğu
yerde uslu bir şekilde beklerse senin geleceğine inanmıştı. Seninle ilgili
sorular sorduğumda ‘uslu uslu beklersem annem gelecek’ diye mırıldanmıştı
bana.”
Esila birden Ateş ile olan temasını kesmiş, az
önce onu durduran kişi değilmiş gibi öne fırlayan kendisi olmuştu.
Jülide’nin başının omuzuna doğru düşmesine
neden olan, sesi odada yankılanan tokadın sertliği Esila’yı tanıyan kimsenin
tahmin edemeyeceği kadar fazlaydı.
Bu tokat hiçbir şeye yetmemişti elbette. Esila’nın
ne öfkesi sönmüştü ne de ruhundaki fırtına dinmişti.
Yüzü omuzuna dönük halde durmaya devam eden,
düzensiz nefeslerle bedeni sarsılan Jülide’yi saçlarından kavrayarak kendisine
bakmaya zorlarken Esila’nın bileklerindeki güç kızının kalbindeki hiç hak
etmediği korkulardan besleniyordu.
Esila karşısındaki kadına yukarıdan
bakmaktayken saçlarını canını acıtmaktan çekinmeden sıkıca tutmayı sürdürdü. “Kerem
nerede saklanıyor?”
“Bilmiyorum-…” diyerek hiç düşünmeden konuşan
Jülide’yi sarsar gibi salladı Esila. “Yalan söyleme!” diyerek bağırdığında Ateş
tereddütle ona uzandı. Bir avucunu karnına doğru sararak onu tutmuştu ama Esila
tepki bile vermemişti.
“Yemin ederim bilmiyorum. Tek bir yerde
durmaz, duramaz. Herkes peşinde, biliyor.”
“Nasıl iletişim kuruyorsunuz?”
Jülide bu soruya iletişim kurmuyoruz yanıtı
vermek için dudaklarını araladığında Esila gelecek yanıtı erken hissederek
kadının saçlarını aksine teşvik eder gibi sıktı. “Kerem’i arayacaksın ve beni
yalnız yakalayacağı bir fırsat olduğunu söyleyeceksin. Hiçbir şey belli
etmeden, bunca yıl nasıl onun planlarına köpek olduysan öyle oluyormuşsun gibi
konuşacaksın Jülide.”
Jülide panikle yutkundu. “Yapamam,” dedi
korkuyla. “Mahveder beni, yalan söylediğimi anlarsa… Biterim. Konu senken yalan
söylersem, delirir.”
Esila dudaklarını kıvırdı. “Kerem’in
yakalanmasını sağlarsan korkmana gerek olmayacak aptal,” dedi boş bir ifadeyle.
“Ama beni dinlemezsen elin kolun bağlı oturduğun bu odada yaşanacaklardan
korkman gerekecek. Beş dakika boyunca düşün. Eminim doğru seçeneği seçecek
kadar beynini kullanabilirsin.”
Esila aniden onu tamamen bırakıp kapıya
yönelirken Ateş birkaç saniye put gibi dikilmiş, ardından hızla arkasından
fırlamıştı. Esila’yı bir alt kata inen, yatak odalarının bulunduğu kata uzanan
merdivenlerin ortasında yakalamıştı. Koluna tutunarak onu durdurduğunda Esila
bir basamak altta, Ateş ise üstteydi.
“Efendim?” diyerek sakince konuşan Esila
Ateş’e az önce yaşananların hayalden ibaret olduğunu düşündürecek kadar ani bir
değişim yaşamıştı.
Ateş şaşkınlıkla duraksadığında Esila
sabırsızlanmış gibi başını salladı. “Jülide’nin telefonda hangi adresi
vereceğini de ben mi bulmalıyım yoksa bu kısma yardımın dokunacak mı?”
Esila’nın derdi karşısındaki adamı yakıp yıkmak
değildi ancak değil birkaç sözcüğü, tek bir bakışı bile bunu yapmaya
yeterliyken Ateş’in sağlam durabilmesi mümkün değildi.
Umay’ı da Esila’yı o evden kurtaran Ateş
değildi. Bacağının yarısı boyutunda ancak aklı kendisinin birkaç kat büyük olan
bir çocuk olmasaydı bu gece Umay’ın yeniden onlardan koparılacak oluşu da acı
bir gerçek olarak tam ortalarındaydı.
Ateş uzun zamandır bütün bu karmaşanın tam
ortasındaydı ama etkisiz eleman hissi geçmiyordu.
Esila’yı, aşık olduğu ve aşkı olduğu kadını
hiç olmadığı biri olarak sorumlu tuttukları yüzünden her şey bir bir ayağına
dolanmıştı ve şimdi öyle birkaç haftada çözülüp gidebilecek de değildi. Zaman
zaman, hatta belki her zaman bunun ağırlığı ile yaşayacaktı.
Esila hatırlatsa da hatırlatmasa da Ateş ölene
dek unutmayacaktı.
~
- Esila
Önündeki renkli blok parçalarını birbirlerine
takıp çıkartmakla uğraşırken sık sık bakışları benim olduğum yeri bulan, birkaç
saniye beni izledikten sonra oyununa geri dönen Umay’ın bunu neden yaptığını
anlamak güç değildi.
Oyunlar oynamak için mutlaka herhangi birinin
olduğu bir odayı seçmesi, özellikle beni ve Ateş’i yanında ister gibi
beklentiyle etrafa bakınması ve çoğu zaman benim ya da babasının kucağında
olmak istemesi son birkaç gündür tekrar ediyordu.
Endişesini garipseyemiyordum. Onun on katı
yaşa sahip olmama rağmen olan biteni sindirmekte ve her şeyin yolunda olduğunu
kabullenmekte tam anlamıyla başarılı değildim.
Kerem artık yoktu.
Hapse atılması ya da bir akıl hastanesine
kapatılması bana Kerem yokmuş gibi
hissettirir miydi bilmiyordum ancak olanlar sonucu bunu tereddüt etmeden söyleyebiliyordum.
Jülide benim sunduğum seçeneklerden hangisini
seçmesi gerektiğini kısa sürede bulabilmiş ve Kerem’i beni yeniden esir
edebileceği bir fırsat doğmuş gibi yönlendirmişti. Planın bu kısmına
karışmamıştım.
Sonrası… Tahmin ettiğimden çok daha hızlı
gelişmişti.
Kerem beni bulmak için yaklaştığı konumda -ki
gerçekten oradaydım çünkü tereddüt etmeden tuzağa adımlamalıydı- yalnız
olmadığımı fark ettiğinde kaçmak yerine tüm kalabalıkla baş edebilecekmiş gibi
silahına sarılmıştı.
O ana dair hatırımda yalnızca uzaktaki
araçlardan birinde bekliyor olan Ateş’in çoktan yanıma varıp bana etten duvar
oluşu vardı.
Olanlar Kerem’in normal bir akla sahip
olmadığının yeni bir kanıtıydı, polislerin kalabalığına rağmen tek başına
herkesle savaşabilecekmiş gibi rastgele ateş etmeye başlamıştı. Uyarılara
aldırmadığında ise Kerem artık yok diyebilmeme
sebep olan olay gerçekleşmişti.
Onun silahından çıkan kurşunlar kimseye isabet
etmemişti ancak zapt edilmesi için sıkılan kurşunlardan ona isabet edenler
vardı.
Ateş görmeme engel olmak için yüzümü omuzuna
gömülü tutsa da bizi uzaklaştıran polislerin yarattığı küçük boşlukta
bakışlarım ileriyi bulmuştu.
Yıllar boyunca kâbusum olan adamın can çekişen
bedenini görmüş, aldığı son birkaç nefese şahit olmuştum.
Birinin ölmüş olmasının beni hafifleteceğini,
birkaç yıl önce aklım hayalim alamazdı oysa. Ne olursa olsun birinin ölmesine
üzülmekten çok sevinebileceğimi sanmazdım ama kaderin benim için çizdiği yolda kendimi
bambaşka hislerle çevrili bulmuştum.
Kerem
ölmüştü.
Dört duvar arasında bir ömür kalacağını bilsem
bile her an oradan kaçabileceğini düşünerek rahatlayamayacağım az çok belliyken
belki de kalbimi ferahlatacak en kesin seçenek gerçekleşmişti. Yaşadıklarıma
karşılık gelen küçük bir özür hediyesine benziyordu bu.
Yargılanacak olan Jülide’ydi. Kerem’e yardım
etmiş, her şeyi saklı tutmuştu.
Bitmeyecekmiş gibi hissettiren zamanların
sonunda her şeyin üzerine kalın bir perde örtülmüştü. Tüm yaşananlar birden
kaybolacak değildi ama en azından o kalın perde sayesinde bazı şeyleri
görmezden gelmek daha kolay olacaktı.
“Esila?”
Adımın birkaç kere üst üste seslenildiğini
duyduğumda daldığım boşluktan aceleyle ayrılmaya çalıştım. Karşımdaki koltukta
oturuyor olan ve sesin sahibi olduğunu bildiğim Doğan’dan önce bakışlarım
Umay’a çevrildi. Elindeki mavi blokla kırmızı blok birleşsin diye dili dışarıda
çabalıyordu.
Doğan’ın bana seslenmesinin nedeninin Umay ile
ilgili olmadığını kesinleştirdiğimde kısaca nefeslenerek ona döndüm. “Efendim?”
“Dalgınlaştın, iyi misin?”
Başımı hafifçe salladım. “İyiyim, fark
etmedim.”
Beyaz bir yalandı. Dalgınlaştığımın
farkındaydım, düşüncelerim arasında kaybolduğumda zamanın akışını takip
edemiyor ve uzun süre hareketsiz kalıyordum. Psikoloğuma göre bu normaldi ama
evdekiler genelde tereddüt ediyor ve beni kendime getirmek için araya
giriyorlardı.
Doğan başka bir şey söylemeden anlayışla
gözlerini kapatıp açtığında dikkatimi ondan çekmeme neden olan Umay’dan gelen
sesti. Sesli bir şekilde iç çekerek homurtular eşliğinde ayaklanmış, ayağa
kalktıktan sonra ellerine birer tane renkli blok alıp bize doğru adımlamaya
başlamıştı.
Kırmızı ve mavi bloklar az önce dikkatle
uğraştığı bloklardı. Yürümeye başladığında daha yakında olan Doğan’ın yanına
varır varmaz durdu. “Piyens,” diyerek girizgâhını yaptı önce.
“Prenses?” diyerek hiç beklemeden karşılık
veren Doğan, Umay’ın bacağına bıraktığı bloklara kısaca baktıktan sonra yeniden
ona döndü. Umay sarı seyrek kaşlarını çatarak parmağıyla blokları işaret etti.
“Yap.”
Yardım istemeye gelmişti. İsteme şekline karşı
kaşlarım havalandı. “Umay?” dedim sakince. Avuçlarını Doğan’ın dizine
yaslayarak başını bana çevirip olduğu yerde sallandı. “Ney?”
“Yardım isterken ne diyorduk annecim?”
Ağzını açmasına gerek kalmadan her şeyi
halleden, gözlerinin içine her türlü ihtiyacı için yedi yirmi dört bakan babası
yüzünden Umay’ın rica etmeye gerek duymamaya başlamasını istemiyordum.
“Yapabiliysin mi piyens dememis lajım.”
Aferin der gibi başımı salladığımda Umay yeniden
Doğan’a döndü. “Yapabiliysin mi?”
Doğan önünde koca gözlerini açmış halde
kendisine bakan Umay’ı yanıtlamadan önce yanaklarından öpmüştü. “Yapabilirim
tabii, sen bu suratla bir şey istersin de ben yapamam diyebilir miyim sanki?”
Umay ilk kelimeden sonrasını dinlemişe ve
anlamışa benzemiyordu. Doğan blokları birleştirip birkaç saniye geçmeden ona
istediğini verdiğinde ellerini birbirine çarpıp kısaca alkışladı. “Afeyin
piyens.”
Aldığı aferinden sonra dünyayı kurtarmış gibi
göğsü kabaran Doğan’ın haline güldüm. Umay birleşen bloklarını da alıp bu kez
benim yanıma doğru geldi. Bana göstermekle yetineceğini ve oyun alanına
döneceğini düşünmüştüm ama koltuğa tırmanmak üzere hareketlendiğinde
yanıldığımı anladım. Kollarının altından kavrayarak ona yardımcı olup yanıma
oturmasını sağladığımda ayaklarını sallayarak bedenini bana doğru devirdi.
Başını koluma doğru yaslamışken bakışlarını da
yüzüme çevirdi. “Anne?”
“Bebeğim?”
“Kusey ne zaman gelicek?”
Doğan gülmemek için yanaklarını şişirirken ben
de ondan farksız şekilde dudaklarımı birbirine bastırarak birkaç saniye
bekledim.
Bayram değil seyran değil Umay Kuzey’i neden
soruyor diye düşünmem gerekirdi aslında ama günlerdir yaşanan her şeye şahit
olduğum için bu sorunun nedenini de çok iyi biliyordum.
Umay, yılbaşı gecesinden beri belli
aralıklarla Kuzey’i soruyordu. İlk günlerde buna herkes duygusal yaklaşmıştı, o
gece Umay’ı Kerem’den kurtaran Kuzey’di ve onu etrafta görmek istemesi de doğaldı.
O geceden önce bu soru sıklığına Ateş’in bir
şekilde huysuzlanacağından emindim ama son günlerde sesi bile çıkamıyordu.
Sadece bakışlarıyla bir süreliğine yıkılmışlığını belli ediyordu. Dolayısıyla
Umay’ın Kuzey’i sorması için hiçbir engel yoktu.
“Kuzey kendi evinde, annecim. Her zaman buraya
gelemez ki.”
Umay yanağını koluma doğru sürttü. “Niden?”
“Babanın ruh ve sinir sağlığı için,” diye
mırıldandım ağzımın içinde. Doğan sesli bir şekilde gülerken Umay anlamaz
gözlerle beni süzdü. Ona ne demem gerektiğini aradığım saniyelerin sonunda beni
kurtaran içeriye dolan zil sesiydi.
Bakışlarım duvardaki saate çevrildi. Malum
günden beri hiç evden çıkmamış olan, sürekli bizim yanımızda kalan Ateş bugün
işi olduğunu söyleyerek Sinan’ı da almış ve evden çıkmıştı. Umay biraz
mızmızlanır gibi olmuştu ama babasının ne olursa olsun döneceğine dair inancı
günden güne kuvvetlendiği için ağlayıp sızlanmadan kabullenmişti durumu.
“Babam!” diye şakıyan, kapı sesine kapı
sesinden daha yüksek karşılık veren Umay yerinde hemen hareketlenirken ben de
ayaklandım. Kapıyı tek başına açamazdı.
Ben de kalktığım halde Doğan’ın da neden
peşimizden geldiğini bilmiyordum, bir an garipseyerek bakmıştım hatta. Nedenini
anlayabilmem için koridoru aşmamız, kapıyı açmamız gerekmişti.
Kapıyı açtığımda göreceğim canlı sayısının iki
olacağını, Ateş ve Sinan’ın her zamanki gibi içeri gireceklerini düşünüyordum.
Kapının açılmasıyla birlikte Umay’ın şaşkın
soluklanışına benim de en az onun kadar şaşkın yüzüm eşlik etmişti çünkü
Sinan’ın kucağında yarı uyuklar halde bir köpek
yavrusu vardı.
Umay şaşkınlığını benden hızlı atlatarak
Sinan’a doğru yaklaştı hemen. Elini bacağına dokundurup kapı çalar gibi
vurduğunda isteğini kolayca anlayan Sinan diz çökerek boyunu kısaltmıştı.
Umay daha yakından görebildiği, elini uzatsa
dokunabileceği mesafedeki sarı tüylü küçük yavruya gözlerini kırpıştırarak
bakarken mırıldandı. “Sen kimşin?”
“Arabadayken gördüğün köpeği hatırlıyor musun
bebeğim?” diyerek konuşan Ateş ile birlikte Umay hemen ona çevirdi bakışlarını.
“Başkasının köpükü..?”
“Evet,” dedi Ateş. “Başkasınındı. Ama bu
senin.”
Umay’ın kalp atışlarının hızlandığını
hissetmem için elimi göğsüne bastırmama gerek olmamıştı. Yüzünde öyle heyecanlı
bir ifade belirmişti ki kalbinin hızlandığını yüz adım öteden anlamak mümkündü.
“Benim köpüküm!” diye cıvıldadıktan sonra
hevesle Sinan’ın kucağındaki köpeğe bakındı. Sinan yerinde duramayan Umay’a
gülerek baktıktan sonra köpek yavrusunu yere yavaşça bıraktı. Köpek nereye
bırakıldığını anlamaya bile vakit harcamadan bir anda içeri koşturmaya başladığında
yalpalar gibi koşmasına kıkırdadım.
Gülüşlerimin artmasına neden olan ise Umay’ın
da tiz bir çığlıkla köpeğin arkasından içeri koşması ve ondan farksız bir
biçimde yalpalamasıydı.
“Hıslı gitme köpük!” diye seslenen Umay’ın bir
sonraki uyarısı omuzlarımın daha derin bir gülüşle sarsılmasına yol açtı. “Düşebiliysin.
Uf olabiliy.”
Sinan ve Doğan içeride yaşanmakta olan sahneyi
kaçırmak istemez gibi hemen gözden kaybolduklarında ben onlar kadar aceleci
değildim. Zira kapıda oraya çakılı kalmış gibi duran Ateş’in neden
kıpırdamadığını anlamadan uzaklaşmak zor gelmişti.
“Gelmiyorsun sanırım,” dedim başımı omuzuma
doğru eğerken. Bakışları yüzümde asılı kalan, dudaklarıma doğru dalgınca bakan
Ateş’i sesimle o andan koparmış ve bakışlarımızın çarpışmasını sağlamıştım.
“İçinde burukluk olmayan gülüşlerini çok
özlemişim,” diye mırıldanmasını bekliyor değildim. Dudaklarım aralanmış ancak
hemen bir şey söyleyememiştim bu yüzden.
Umay’ın köpek yavrusu ile olan hallerine
gülmüştüm az önce. Bu eve geri geldiğimden beri ilk kez gülüyor değildim
elbette, öyle ya da böyle birçok kez gülmüştüm ama hepsinde içimde bir parça
tedirginlikle ve korkuyla titriyorken kıvrılmıştı dudaklarım.
Ateş’in bunu ayırt edebildiğini, gülüşlerimin
altındaki farklılıkları kolayca hissedebildiğini hesaba katmamıştım.
Geldiğim gibi öğrendiğim aşık olduğum adamın beni daha önce hiç tanımamış gibi yargılayarak
yaşadığı gerçeği beni zaman zaman Ateş tarafından hiç tanınıyor olmadığıma
inandıracak oluyordu. Sanki bana dair bildiği her şey yanlıştı, hafızasında
kapladığım yer ufacıktı ve o ufacık yerde de doğru bilgiler yoktu.
Bir başkasına aynı hissettirecek iki gülüşümün
arasında uçurum olduğunu bilebilecek tek kişi olduğunu yeniden hatırlamama
sebep olan cümlesine karşı sessiz kalmayı sürdürdüm.
Sessizliğimi dağıtmak yerine bana eşlik
ettiğinde holü kaplayan sessizlik rahatsız edici olmaktan çok uzaktı.
Onunla neyi paylaştığımın bir önemi yoktu,
sessizliği de gürültüyü de aynı huzurla misafir ediyordum; varlığı yeterliydi.
Çünkü dile getiren tek kişi o olsa da özlem duyan tek kişi o değildi.
~~~
Yorumlar
Yorum Gönder