Sen Başkasın 19.Bölüm

 19.BÖLÜM



İyi okumalar!

 

~~~

 

- Esila

 

“Biras daha şikolata koyabiliyiz mi?”

Gözü masadaki damla çikolatalarda olan Umay’ın bir türlü yeterli bulmadığı miktar sonucu önümdeki karışım bir yığın çikolataya dönüşmek üzereydi.

“Annecim biraz fazla olabilir gibi o zaman, kalan çikolataları başka bir şeye kullanırız olur mu?”

Gözlerini kırpıştırdı. Bir kâseye döktüğüm damla çikolatalara minik işaret parmağını bastırıp parmağının ucuna yapışan birkaç çikolata tanesini hızla ağzına taşımaya çalışırken yarı yolda tüm çikolatalar parmağından düşmüştü. Boş parmağını yaladığını fark ettiğinde kaşları hafifçe çatılmış halde bana baktı. “Şikolata neyde?”

Başımla kucağını işaret ettim. “Döküldü bebeğim.”

Onu ada tezgâha, ayakları hafif dışarı sarkacak şekilde oturtmuştum. Ben de ona yakın bir konumda önümdeki kurabiye hamuru ile boğuşuyordum. Umay beni izlerken bol bol yorum yaptığı için kendimi bir yemek programında asla beğenilmeyecek bir ürün hazırlamaya çalışır gibi hissediyordum. Malzemelerin hiçbirini mantıklı bulmamış, sadece çikolatadan emin olabilmişti.

Umay kucağındaki çikolataları tek tek özenle yakalayıp ağzına atarken güldüm. Babasının kızı olduğu bazı konular varsa da bu konu onlardan biri değildi belli ki. Ateş’in kumaşlara değmiş çikolataları yemesine içi gitse de izin vermeyeceğini düşünüyordum.

Dünkü karlı hava bugün de etkisini sürdürüyordu. Yılın son gününün karla birlikte gelmesi, bu yılla birlikte yaşanan her şeyin üstüne beyaz bir örtü örtüleceğini ve gelecek yılın tertemiz başlayacağını anlatmak istiyor olabilir miydi? Öyle olmasını diliyordum.

“Esila?” diye uzaklardan sesi yükselen Ateş’i duyduğumda tam ağzımı açacaktım ki benden önce davranan Umay oldu. “Baba!” diyerek yerimizi yeterince belli ettiğinde çok geçmeden Ateş mutfak kapısından girmişti zaten.

Tezgâha yayılmış olan Umay’ı ve bir eli kurabiye hamurunun içinde duran beni gördüğünde yüzünde yumuşak bir ifade belirmişti. “Bitmedi mi işiniz?”

Başımı yavaşça iki yana salladım. “Az kaldı ama,” diye ekledim ardından. Kurabiyeleri yuvarlayıp tepsiye dizmekten başka bir işim kalmamıştı.

Ateş bize doğru adımladı. Umay bu yakınlaşmanın bir yan etkisiymiş gibi direkt yerinde kıpırdanmaya başlamıştı. Ateş onun haline güldükten sonra dudaklarını saçlarının üzerine bastırdı. “Çikolata kokmuşsun bebeğim, annene çok mu yardım ettin?”

“Hanımefendi artık bir çikolata bağımlısı,” dedim tezgâhın ilerisindeki tepsiyi kendime doğru çekerken. Kurabiyeleri yuvarlamaya başlarken bakışlarım onlardaydı. “Dünden sonra oldu galiba.”

“Sufle mi istiyor?” diye sordu Ateş kaşları hafifçe havalanırken. “Gidebiliriz bugün de.”

İç çekerek omuzlarımı düşürdüm. “Gidemeyiz, Ateş. Akşam misafirlerimiz var ya hani.”

Umay hangimiz konuşursak bakışlarını onun yüzüne çeviriyor ve tenis maçı izliyormuş gibi başını sağa sola döndürmek zorunda kalıyordu.

“Baba biliyoysun mu Kusey gelcek?”

Sessizce kıkırdadım. Akşam gelecek olan tek kişi Kuzey değildi ama Umay, Duygu ya da Erdem için pek hevesli durmuyordu.

“Gelmese de olur,” diye homurdanan Ateş’e gözlerimi kısarak baktım. “Ateş,” diyerek uyardığımda çocuk gibi omuz silkti.

“Niye sadece Kuzey’in geleceğini söylüyorsun bana kızım? Duygu ve Erdem de gelecekler.”

Umay soruya cevap bulamamış gibi kafası karışmış halde bana baktığında göz kırptım. “Kuzey arkadaşın olduğu için daha çok heyecanlanmış olabilir misin annecim? Oyuncakları da var hem…”

Umay başını salladı hızlı hızlı. “Aykadaş olduğu için. Oyuncakı da olduğu için.”

“Ben de olabilirim arkadaşın,” diye mırıldanan Ateş’e bakabilmek için Umay başını iyice geriye doğru attı. Kaşları çatıldı. “Sen aykadaş deyilsin, babamsın.”

Ateş’in bakışları öyle hızlı çözüldü ki ileride Umay tek kelimeyle onu nasıl böyle etkileyebildiğini fark ettikten sonra başımıza neler geleceğini merak etmeye başlamıştım. “Babanım,” diye sessizce tekrarladıktan sonra Umay’ı tekrar tekrar öptü Ateş.

Birkaç dakika sonra ise Umay beni yeterince başıboş bıraktığını hatırlamış olacak ki aniden yaptığım işe odaklandı. “Şikolata koyabiliyis mi şimdi anne?”

Son birkaç kurabiye parçasını yuvarlamakla uğraşırken dudaklarımı büktüm. “Koyamayız annecim daha, kurabiyeleri pişireceğiz artık.”

İçine olması gerekenden çok daha fazla çikolata koyduğumuz için üstlerine serpmeye kalkarsam yiyenleri şeker komasına sokmam olasıydı.

Umay bir kurabiyelere bir de bana baktıktan sonra pek memnun olmasa da baş salladı. Düşünürken bir parmağı ağzındaydı. “O zaman ben yiyim şikolata.”

Parmağını -ki bu az önce ağzında duran parmağı idi- çikolata kâsesine daldırıp çıkarttığında bu kez çikolatalar kucağına dökülmemiş ve parmağına asılı kalmışlardı.

Umay çikolataları ağzına götürmeden önce elini babasına doğru uzattı. “Şikolata?” diye teklifte bulunduğunda nemli(!) parmağı ile servis ettiği damla çikolatalar Ateş’in gözünün önündeydi.

Ateş’in konu Umay olduğunda ‘hayır’ diyememesine bu da dahil miydi diye merak ederek müdahale etmeden bekledim.

Ateş ‘sen ye, ben yemeyeceğim’ deseydi Umay’ın pek umursayacağını sanmıyordum. Daha fazla çikolata yiyeceği için mutlu olurdu hatta muhtemelen ama Ateş’in aklından geçenler belli ki bundan uzaktı.

Ateş Umay’ın işaret parmağına yapışan çikolataları tek lokmada yediğinde Umay huylandığı için kıkır kıkır gülmeye başladı.

Ben kurabiyeleri halledip mutfaktaki tüm işimi bitirene dek aralarında küçük bir oyuna dönüşen çikolata ikramı son bulmamış, kâsede bir şey kalmayana kadar ikisi de bol bol çikolata yemişlerdi.

Mutfaktan çıktığımızda Umay, Ateş’in kucağındaydı. Ateş mümkün olduğunca sık Umay’ı kucakladığı yetmiyormuş gibi bazen beni de bir anda tutup kaldıracak ve göğsüne yapıştıracak gibi bakıyordu. Sanki gözünün önünde olmamız, bizi hep görmesi yeterli değildi ve bir şekilde varlığımızı bize temas ederken kendisine kanıtlaması gerekliydi.

Salondan gelen tıkırtıların sebebinden ben haberdardım. Birlikte oraya yöneldiğimizde ve içeri girdiğimizde bu nedenle şaşkın değildim ancak benim aksime şaşkınlıktan donakalan biri vardı tabii.

Umay bu sabah uyandığımız andan beri salona girmemişti. Buna özel olarak biz engel olmuştuk ama kendisi başka şeylerle oyalandığından hiç garipsememişti bu durumu.

Babasının kucağında ona sıkıca tutunuyorken gözlerini iri iri açmış halde bakındığı yerde salonun yüksek tavanına rağmen kocaman duran yapay ancak bilmesem gerçek sanabileceğim gösterişlilikte bir çam ağacı vardı.

“Bu ney?” diye şaşkınca mırıldandı. “Ağaç evimise gelmiş.”

Kendimi tutamayarak gülerken sesime Sinan ve Doğan’ın sesleri de karışmıştı.

“Kendisi gelse iyi olurdu,” diye homurdandı Sinan gülüşü son bulduğunda. “İçeri sokarken çürüdüm açıkçası.”

“Sen mi çayırdın ağaçı Şinan? Bisimle mi otuycak?”

Sinan, Umay’a bakarken başını iki yana salladı. “Baban istedi çiçeğim, bu bir yılbaşı ağacı. Süsleyeceğiz üzerini.”

Ateş’in yılbaşı ağaçlarıyla özel bir bağı yoktu tabii. Amaç tamamen Umay ile geçireceği ilk yılbaşının onun keyif alabileceği her etkinlik ile dolmasıydı. Umay’ın çiçeklere olan ilgisi ağaçları da kapsıyordu ve evin içinde koca bir ağaç olmasına bayılacağı da bir sır değildi.

Ateş daha erken aklına gelmediği için bile dertlenecek olduğunda artık araya girmiş ve ne zaman yaptığımızın Umay için anlam taşımadığını, yılın ortasında süslese de keyifleneceğini uzun uzun anlatmıştım.

Umay Sinan’ın cevabının ardından direkt babasına döndü ve kollarını boynuna sararken kıpırdandı. “Ağaçımıs vay.”

Ateş, Umay’ın yanağını sesi bize ulaşacak şekilde koklayarak öptü. “Senin ağacın,” dedi hemen. “Üzerine ne istersen onu koyacağız.”

Sonrası ise fazlasıyla keyifliydi. Yani… En azından izlemesi oldukça keyifliydi.

Umay en az ağaç kadar abartılı alınmış olan süsler arasında resmen kaybolmuş, süsleri ağaca nasıl asacağını öğrendikten sonra parmaklarıyla bir süre cebelleşmiş ancak çam ağacının sert yapraklarından irkilince organizasyoncu olmaya karar vermişti.

Eline bir süs alıyor, nereye takacağına uzun uzun bakıp karar veriyor ve sonra süsü takacak şanslı kişiyi seçiyordu. Fazlasıyla da adildi bu konuda. Babasını da, ikizleri de eşit oranda uğraştırmıştı.

Astıkları şekil gözüne güzel gelmediğinde başa sarıyor, bunu bir oyuna çevirdiği için süsleme işi bitmesin diye sürekli yeni bir şey istiyordu.

Ağacın etrafında dört dönmesi ve kıkır kıkır gülüşleri salonda tatlı bir hava yaratmış, o hava beni de huzurlu bir ruh haline sürüklemişti.

Sinan ağlayacak hale gelmiş, Doğan omuzunu ovuşturmaya başlamışken Ateş hâlâ Umay’ın gözünün içine bakıp ağacın son halinden memnun olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Dizlerimi kendime doğru çekip çenemi oraya doğru yaslarken ikisinin arasındaki tatlı iletişimi izliyordum ve bundan bıkmam mümkün de değildi.

Belki bu manzaraya geç kavuşmamdandı belki de kavuşana kadar cehennemi yaşamış olmamdandı bilmiyordum ama gözlerimi onlardan ayırdığım anda tatlı bir rüyadan uyanacakmışım gibi tedirgindim.

Göz açıp kapayana kadar dünya tersine dönebiliyordu. Daha önce olmuştu, dünyam altüst olmuştu ve kısacık bir andan ibaretti bunun başlangıcı. Şimdi yeni yeni ayaklarım yere basıyorken tekrar mahvolmaktan delice korkuyordum.

 

 

~

 

 

- Ateş

 

“Umay’dan izin çıkacağına emin miyiz?” Sinan konuşurken kollarını göğsünde kavuşturmuş halde ikizini süzüyordu bir yandan.

Üzerindeki ceketi -sayabildiğim kadarıyla- beşinci kez düzeltiyor olan Doğan sıkıntıyla nefeslendi. “Benim adıma plan yapan sendin, Umay bana küserse üç saniye içinde seni satarım.”

Sinan yüzünü buruşturdu. “Ben bu planı yaparken Esila bu akşam Erdemlerin geleceğini haber vermemişti. Planım Ateş-Esila-Umay üçlüsünü yalnız bırakmaktı.”

“Kendini nereye postalayacaktın?” diye sorarak ileri adım atıp Sinan’ın yerinde hoplamasına yol açmıştım.

Rahatça konuşmalarını dinliyor olmam varlığımın farkında olduklarını düşündürttüyse… Hayır, öyle değildi.

Hazırlanmam kısa sürünce ve henüz hazırlıkları bitmeyen Esila ve Umay’ın yanına gitmem yasaklanınca aşağı inmiştim ve ikizlerin ne çevirdiğini anlamak için onları dinlemeye başlamıştım.

“Ateş… Bey?” diyerek şüpheyle konuşan Doğan muhtemelen ne zamandır kapıda bulunduğumu hesaplamaya çalışıyordu.

“Bana altı aydan uzun süre dayanabilen ilk asistanımı istifa etmesine neden olacak şekilde üzersen…” dedikten sonra sessizleştim. Devamı için uzun uzadıya açıklama yapmama gerek yoktu.

Sinan’ın zaman zaman ortaya atıp durduğu Yeliz imalarına Doğan’ın hiçbir zaman tam anlamıyla engel olmamasından bir şeyler belliydi zaten. Doğan, Sinan’ın zevzekliklerine kendisine bulaştığı anda terslenirdi ancak Yeliz ile ilgili böyle bir tepkisine asla denk gelmemiştim.

Sinan, Umay’ı dahi duruma adapte edip kendi maşası haline getirince konu belli ki kısa sürede çözülmüştü.

Doğan başını yavaşça iki yana salladı. “Böyle bir niyetim yok,” dedi kendinden emin bir sesle.

“Güzel,” dedim altını çizerek. “Olmasın.” Ardından bakışlarım Sinan’ı buldu. “Aylardır bunun için kıvranırken şimdi niye Umay’ı ortaya atıp Doğan’ı sıkıştırıyorsun?”

Sinan ofladı. “Yeliz’in bu akşam planı olmadığını bile ben öğrendim,” dedi bıkkınca. “Yani tüm cefayı ben çekiyorum sefayı da bu duvar suratlı çekecek. Biraz panik yaratmaya hakkım yok mu?”

“Yok,” dedim boş boş bakarken.

Sinan tek kaşını kaldırdı. Sonra Doğan’a baktı. “Neyse ya,” dedi omuz silkip. “Umay fark etmez yokluğunu, küçük prensi ile takılacak bu akşam sonuçta. Büyüğü olmasa da olur.”

Elime ilk geçen eşya yumuşak bir yastık yerine cam bir vazo olsaydı belki Sinan’ın sırıtışı artmak yerine azalırdı zira elime ilk geçeni kafasına sertçe fırlatmıştım.

Sinan’ı devirmek için yastığa tüm gücümü uyguladığım sırada arkamda kalan kapıdan yükselen sesi duyduğumda gözlerimi birkaç saniyeliğine pişmanlıkla kapattım.

“Baba?” diye mırıldanan Umay’ın beni Sinan’a saldırırken görmesi istek listemde bulunmuyordu.

“Efendim bebeğim,” diyerek ılımlı tuttuğum sesimle birlikte arkama döndüğümde beni kapının eşiğinde yan yana durarak karşılamışlardı.

Onları yan yana gördüğümde birbirlerine olan benzerlikleri hep ilk gözüme çarpan şeydi. Ama şimdi… Birbirine eş, tek farkı boyutları olan elbiseleri ile karşımdalarken bu öylece fark edip bir kenara bırakabileceğim bir gerçekten fazlasıydı.

Esila’nın beni neden odaya almadığını şimdi anlıyordum.

Bu bir sürprizdi. Bu beni keyiften ve huzurdan delirtebilecek bir sürprizdi.

Umay benim donakalışımın nedenini bulamayacak kadar minik ve bir o kadar aceleciydi. Öne doğru adımlayıp bacağıma doğru yaklaştıktan sonra başını geriye doğru atıp yüzüme bakındı. “Kıyafetisimi göydün mü?”

“Gördüm babacım,” diye mırıldandım. “Çok güzel.”

Yanakları pembeleşmeye başlarken yüzünü bir an bacağıma doğru bastırıp saklayacak gibi oldu ama direndi. “Kıyafetisim kırmısı di mi?”

“Kırmızı,” diyerek onayladım bir elim saçlarına doğru uzanırken. Esila onun saçlarını serbest bırakmış, buklelerinin dağınıkça yayılmasını sağlamıştı.

Esila benim için kırmızı demekti.

Üzerinde her renk güzeldi ama kırmızı özeldi. Üzerinde benim imzamı taşıyan ve rengi kırmızı olan elbiselerin sayısı diğer renklere kıyasla daha fazlaydı çünkü gözlerimi kapattığımda ve kendimi başka bir renk için şartlamadığımda onu kırmızıyla görüyordum.

Ve bu öylesine bir kırmızı da değildi. Rastgele bir ton değildi. Kırmızının her bir tonu değildi.

Umay arkamda kalan ikizleri fark edip elbisesini onlara da onaylatmak üzere koşturduğunda bakışlarımı Umay’ın ayırıp kapının eşiğinde durmaya devam eden Esila’ya doğru baktım. Omuzunu hafifçe kapının kenarına dayamış, bir eşi kızımızın üzerinde duran elbisesinin sardığı bedenini oraya yaslamıştı.

Bir adım attım. Ona attığım bir adım yeterli değildi. Ona doğru adımladığımda sıcaklığını hissedecek kadar yakınına varmak için peş peşe adımlar atmak, zaman kaybetmeksizin koşmak istiyordum.

Bir adım daha attım ve böylece onun önünde bir duvar gibi duruyordum artık. Benden başka hiçbir şeyi görmeyeceği bir açıda, tüm dünyası benden ibaretmiş gibi hissedebileceği bir yakınlıktaydım.

“Elbisen kırmızı,” dedim sessizce.

Başını çok az kıpırdattı. Göz göze gelmemiz için büyük bir çaba harcamasına gerek yoktu. Çıplak ayaklarıyla dahi benden aşırı kısa değildi ve şimdi ayağındaki topuklularla gözleri tam karşımdaydı.

“Tesadüf,” diye mırıldandı dudağının bir kenarı kıvrılmışken.

Gülümsedim. Beni bunun bir tesadüf olduğuna inandırabilecek hiçbir kuvvet yoktu.

“Bu kırmızının hangi tonu, Esila?” diye fısıldadım.

Gözleri bir anlığına parladı. Öylesine bir şey söyleyecekmiş gibi omuz silkti. Dudakları aralandı ve onun üzerinde görmeye bayıldığım tonu mırıldandı. “Ateş kırmızısı.”

İçerideki havadan çok onun kokusunu taşıyan derin bir nefesi içime çekerken ona dokunma arzusuyla uyuşan parmaklarımı avucumun içine hapsettim.

“Beş altı saat sonra yeni bir yıl başlayacak,” dedim beni sadece onun duyabileceği yükseklikte bir sesle. “O yıldan itibaren bir daha sensiz kalmayacağım. Bu sana verdiğim bir söz değil, bu kendime her şeyim uğruna ettiğim bir yemin bebeğim.”

Gözlerini birkaç kez kapatıp açtı. Bir şey söyleyeceğini, bir şeyler mırıldanacağını düşündüm ve kendimi her şeye hazırladım.

Bunca yıl neredeydin diyebilirdi, sana inanmıyorum diyebilirdi, istemiyorum diyebilirdi… Kendimi bir şekilde her cevaba hazırlamıştım zannımca.

Ama dudaklarından tek hece bile dökülmedi.

Alnı omuzuma kapanacak şekilde kendisini öne doğru bıraktığında onu taşıyamayacakmışım gibi içim titremişti bir an için.

Kendimi her kötü şeye hazırlamıştım, evet; ama bana güvenmek ister gibi omuzuma usulca yaslanmasına hazırlıksız yakalanmıştım.

Burnumu saçlarına doğru bastırdım. Sözlerimi mühürler gibi saçlarından öptüm.

Bir elim beline doğru uzanmak için havalandığında parkelere çarpan adım sesleri duyuldu. “Ben de!” diye cıvıldayan Umay’ı duyduğumda göğsümü sarsacak içten bir gülüş ile yüzümü Esila’nın saçlarından kaldırdım.

Dizimin dibinde belirmiş olan ve çoktan kollarını kaldırmış halde kucaklanmayı bekleyen Umay’ı tek hamlede havalandırdığımda kıkırtıları salonu doldurmuştu.

Umay hiç oyalanmadan annesini de boynundan tutup üçümüzü bir yumak haline getirdiğinde göğsümün uzun zamandır hafiflemediği kadar hafiflediği bir anın içindeydim.

İkisi de yanı başımdalarken başka hiçbir şeye ihtiyacım yoktu ve ne olursa olsun gitmeyen ‘ya tatlı bir hayal gibi birden kaybolurlarsa’ hissi olabilecek en düşük seviyedeydi.

“Şinan, piyens?” diye birden Umay seslenince sarılmaya onları da ekleyecek diye düşünmüştüm.

“Söyle çiçeğim,” ve “Efendim prenses,” şeklinde sesleri birbirine karıştığında Umay devam etti hemen. Sarılmayı bırakmamıştı ancak kafasını benim omuzumun üzerinden ikizlere doğru uzatmıştı.

“Kuzucumu getiyebiliysiniz mi? O da sayılcak.”

Esila yüksek sesle gülmeye başlarken ben de iç çekerek yüzümü tekrar onun saçlarına sakladım.

“Bi’ o eksik gerçekten,” diye homurdandığımda Umay bana döndü. “Ney?” diye mırıldandı.

“Yok bir şey kızım,” dedim nefeslenirken.

“Babanın canlı cansız her türlü varlığını kıskanması da senin bu dünyadaki sınavın olacak demek ki Umay Karmen,” diye yalancı bir dertlenmeyle konuştu Sinan.

Doğan’ı duyduğumda onun saçmaladığı için Sinan’ı susturacağını sanmıştım aslında ama “Gelecek için hepimize sabır diliyorum,” diye dileklerini seslendirmişti sadece.

Esila başını sarılma yumağımızdan biraz çıkartıp ikizlere doğru baktı. “Ateş ve kıskançlık,” dedi yalancı bir şaşkınlıkla.

Sayıları gittikçe artan ve her biri gittikçe alay dozunu arttıran gruba kaşlarımı çattıktan sonra Umay’a baktım. “Ben kıskanç birisi miyim babacım?”

Umay ne diyeceğini bilememiş gibi gözlerini kırpıştırdı. “Kıskaç biyisi ney?”

“Bozacının şahidi şıracı,” diye söylendi Sinan. “O senden beter zaten.”

Merakla Sinan’a baktım. “Ne demek o?” Umay’dan mı bahsediyordu?

Sinan omuz silkti. “Bir ara anlarsınız, biz derin sohbetler ettiğimiz için ben erken fark ettim Değil mi çiçeğim?”

Derin sohbetler bahçedeki çiçekleri inceleme anlarında mı gerçekleşiyordu?

“Hı?” diye mırıldandı Umay. Kızımın aklını karıştırdığımızı ve sürekli anlamayacağı cümleler kurup ondan tepki beklediğimizi fark edince gülümseyerek yanağından öptüm. “Bir şey yok, bebeğim.”

“Bişi yok,” diye başını iki yana sallayıp beni tekrar etti. Sonra başını çevirip Esila’ya baktı. “Anne bi’ daha.”

“Ne bir daha?” diye sormak üzere ağzımı açmıştım ki yarıda kesildi sorum. Esila omuzuma geri gömüldüğünde Umay kıkırdayarak ona ve bana yeniden sarılmıştı.

Umay’ın erkenden sıkılmamasını ve mümkünse birçok kez daha ‘bir daha’ diye annesine teklifte bulunmasını diliyordum.

Dakikalar sonra kendimi içinde bulduğum sahne ise oldukça absürttü.

Umay, gurbete gidiyormuş gibi arkasından hiç durmadan el salladığı Doğan’ı izlerken yaşına bir elli yıl eklenmiş gibiydi.

Doğan’ın nereye gittiğini öğrendiğinde -Yeliz’e karşı ılımlı oluşu bunda kesinlikle etkiliydi- itiraz etmemiş ve bunun yerine Doğan’a Yeliz’e söylemesi gereken şeyleri tembihlemişti uzun uzun. Konular genel olarak kalemlerden, çiçeklerden ve Umay’ın bugün giyiyor olduğu kırmızı elbisesinden oluşuyordu. Doğan’ın Yeliz’e hepsini iletecek kadar vakti olup olmayacağından emin değildim.

“Gitti babacım,” dedim Doğan’ın bindiği araba çoktan gözden kaybolmuşken. “Biz de eve girelim mi artık? Soğuk burası.”

“Yelis’e gitti di mi?” diyerek son bir kez teyit etmeye çalıştı.

“Evet, kızım.” dedim başımı sallarken. “Yeliz’e gitti.”

“Sonya gelicek ama.”

“Gelecek, bebeğim.” derken onun bana güvenebilmesi için sesim söz verir gibiydi.

Doğan’ı kapıya kadar uğurlamayı görev edindiğinde Esila bu soğukta çıkmaması için biraz direnecek gibi olmuştu ama ben yine Umay’ın büyülü bakışlarından kaçamamış ve üç saniye içinde ikna olmuştum. Kalın montunu ve o yetmezmiş gibi salondaki rastgele bir örtüyü de bedenine dolamış ve onu kucaklayarak kapının dışına çıkartmıştım.

Sadece elini sallayabileceği kadar hareket özgürlüğü vardı, kalan uzuvlarını sarıp sarmaladığım için put kesilmişti kucağımda.

“Bekliyom,” dedi Umay başını sallamaya çalışırken. Kendimi tutamayıp güldüm. “Daha yeni gitti, hemen beklemeye başlarsan sıkılırsın.”

“Şıkılıysak oyun oynayabiliyis.”

Çözüm odaklıydı fazlasıyla.

“Önce eve girelim de,” dedim kendi kendime. Hava buz gibiydi. Kar bir yağıyor bir duruyorken havanın soğuğu hiç azalmadan yoğunlaşıyordu.

Umay ile birlikte içeri döndüğümde Sinan ve Esila’nın yüksek seslerini duymayı beklemediğim için kafa karışıklığı ile kaşlarım çatılmış ve hızla sesin geldiği yöne doğru yürümeye başlamıştım.

Sesler yaklaştıkça anlam kazanmaya başladığında Sinan’ın azar yiyor olduğunu kesinleştirmiş ve kafası karışık halden huzurlu bir hale geçiş yapmıştım.

“Hepsini yemişsin!” diye söylenen Esila’yı ellerini göğsünde kavuşturmuş halde kızgın bir ifadeyle görmüştüm salona girdiğimde.

“Ne oluyor?” diye sorduğumda onlardan bir cevap gelemeden önce sorum bir miktar değişerek yankılanmıştı.

“Ney oluyoy?” diye beni taklit eden Umay’ı duyduklarında Sinan ve Esila birbirlerine girdikleri konu her neydi ise bir anlığına unutup gülmüşlerdi.

“Sinan yaramazlık yapıyor annecim,” dedi Esila cevap vermek için benim değil Umay’ın sorusunu seçerek.

Umay da bu seçimin hakkını vererek üzerindeki mont ve örtü sarmalına rağmen başını ağır ağır salladı. “Niden yayamaslık yapıyosun Şinan?”

“Özür dilerim, çiçeğim.” diyerek tanık olduğum en ani pişmanlığını yaşadı Sinan o anda. “Çok acıktığım için biraz kek yedim sadece.”

Umay’ın seyrek, sarı kaşları çatıldı. “Kek yemek yayamaslık deyil.”

Sinan bilmiş bir ifadeyle Esila’ya baktı. “Duydun mu?”

“Bütün kalıbı yemiş, Ateş.” diyerek hızlı taraf değiştiren Umay’dan ümidini kesip bana yakındı Esila. Gülmekle ona üzülmek arasında kalmıştım.

“Çok fazla çeşit var, kekin yokluğu fark edilmez.” diyerek suçunu hafifletmeye çalışan Sinan’a göz ucuyla baktım. Tam ona bir şey söyleyecekken kucağımdaki Umay’ın sıcaktan boğulmak üzere olduğunu hatırlayarak üstündekileri çıkartmak üzere kızımı koltuğa bıraktım.

Esila, Sinan’a söylenmeye devam ederek salondan çıkarken sanırım amacı diğer yiyecekleri güvenli bir alana taşımaktı. Sinan ise konunun odağı değilmiş gibi en yakınındaki koltuğa yerleşti. Oturduğu koltukta Umay’ın odadan odaya taşımayı ihmal etmediği kuzusu vardı. Sinan otururken onu görmeyip kuzunun üzerine koca bedeniyle yerleştiği için Umay’dan içli bir haykırış koptu.

“Kuzucum…” diye içerleyen Umay şaşkınlıkla karışık bir acıyla Sinan’a doğru bakıyordu. Montunu üstünden çıkartmayı başardığımda montu bir kenara koyup ayaklandım. “Sen oyuncaklara zarar için mi doğdun?” diye homurdandım Sinan’a.

Kuzey’in robotu, Umay’ın kuzusu derken adam resmen katliam yapıyordu.

Sinan oturduğu yerde bir farklılık olduğunu sonunda fark ederek kalktığında peluş olduğu için formu bozulmayan kuzuyu da hızla tutup kaldırdı. “Bir şey olmamış,” dedi hemen. Kuzuyu doktora götürür gibi Umay’a doğru taşıdı. “Bak kolu bacağı duruyor, kafası da kopmamış.”

Umay kuzusunu kucaklayıp göğsüne bastırırken bana baktı. “Baba kuzucum ağlıyoy mu?”

“Ağlamıyor, bebeğim.” dedim Umay’ın yanağını parmağımla okşarken. “Acımamış.”

Mırıl mırıl kuzusuna bir şeyler söyledi yine. Bunu eve ilk geldiğinden beri yapıyordu. Kuzusunun bildiği ve bizim bilmediğimiz neler vardı acaba?

Umay kuzusu ile oynarken ben de yanına oturup sessizce onu izlemeye başladım. Oturduğum anda bedeninin bir mıknatısmışım gibi bana çekilmesine ve bana doğru devrilmesine içten içe gülümsemiştim. Benimle ilgili reflekslerini ve bu reflekslerin altındaki güveni seviyordum.

Umay başını koluma yaslamış halde kuzusu ile uğraşırken Sinan da telefonuyla ilgilenmeye başlamıştı. Arada Umay’ın saçlarından öpüp durduğum ve onun keyifle kıkırdamasına yol açtığım dakikaların sonunda kapı çaldığında ben doğrulamadan koridorda topuk sesleri duyuldu.

Ben de Sinan da yerinden henüz kalkamadan Esila çoktan kapıya ulaşmıştı. Bu nedenle oraya gitmek yerine onların buraya gelmesini beklemeye karar vermiştim. Sinan da aynı fikirde gibiydi benimle. Fakat karşıt fikirli biri vardı tabii.

Umay koltuktan hızla sarkmış, ayakları yere basar basmaz salonun çıkışına koşturmuştu. Kırmızı elbisesi biraz kaymış ve saçları hafif karışmışken neye bu kadar acelesi olduğunu merak ediyordum.

Kapıda karşılamasa olmuyor muydu?

Umay’ın kapıya vardığını Duygu’nun ciyaklamasından anlamıştım birkaç saniye sonra. Muhtemelen elbisesine ve elbisesinin Esila ile aynılığına böyle tiz bir tepki vermişti.

Salona peş peşe girdiklerinde benim odağım Erdem’in kucağında duran Umay’daydı.

Umay sanki bu evde yaşamıyormuş ve Erdem’le birlikte misafirliğe gelmiş gibi bize bakıp el salladı. “Meyaba,” diye mırıldandığında gülüşümü zor bastırmıştım.

“Dünyadaki en tatlı şey olabilir misin sen ya?” diye soran Duygu ciddi bir ifadeyle kocasının kucağındaki Umay’a doğru baktı. Umay, Erdem’in omuzuna tutunarak bir süre Duygu’ya baktıktan sonra sorulan soruyu tam çözememiş olacak ki pes etmiş ve önüne dönmüştü.

“Çocuğun beynini yakıyorsun, yavrum.” Erdem, Duygu’yu ayıplayarak Umay’ı bırakmadan koltuklardan birine yerleşti. “Sen boş ver Duygu’nun söylediklerini, biz böyle oturalım biraz.”

Umay, Erdem’e göz kırpıştırarak baktıktan sonra Erdem bana döndü. “Yumuşacık bir şey, bunu nasıl kucağından indirebiliyorsun oğlum sen?”

“İndirmiyor,” diyerek aynı anda konuşan Esila ve Sinan’dı.

Ne vardı? Umay’ı mümkün olan her an kucaklıyorsam, adım atmasına pek fırsat vermiyorsam ve sürekli göğsüme yaslı gezdiriyorsam ne olmuştu?

Herkes bir yere yerleşmişken tüm konuşmalar arasında hiç sesi çıkmayan, gözüm görmese odada olduğunu asla fark etmeyeceğim Kuzey’e baktım istemsizce.

Bir çocuk gibi değil, sosyal ortamlardan hoşlanmayan huysuz bir adammış gibi takılıyordu genellikle.

Kendisine bir koltuk seçmiş, bakışlarını salonun rastgele yerlerinde gezdiriyordu. Rastgele yerlerden biri benim yüzüm olunca ona baktığımı gördü, göz göze geldik. Hiçbir tepki vermedi, ben de salondaki cansız varlıklardan biriymişim gibi bir sonraki hedefine çevirdi bakışlarını.

İnanılmazdı.

Umay’ın Erdem’in kucağında oturmaya olan kredisi dolduğunda orada kıpırdanıp inmeye çalıştığını fark ettim. Erdem onu sıkmadan direkt olarak indirmiş ve ayaklarının yere basmasına yardımcı olmuştu.

Umay’ın nereye gideceğini görmek için ona dikkat kesildiğimde varacağı yerde kendimin bulunacağını düşünüyordum aslında. Erdem’in kucağından bıkmış ve beni özlemiş olabilirdi.

İlk yaptığı şey kapıya gitmeden önce koltuklardan birinde bıraktığı kuzusunu almak oldu. Bir kolunun altına sıkıştırdığı kuzu ile birlikte yürüdüğü diğer durağı ise… Ben değildim.

Kuzey’in oturduğu koltuğa doğru yaklaşmış, bir iki adım kala tereddütle durmuştu. Umay’ı izleyen tek kişi olmadığımı salondaki sessizlikten anlamak mümkündü. Herkes ne olacağını görmek ister gibi ona bakıyordu.

“Oyuncakını getiymeyi unuttun mu?” diye sordu Umay. Kuzey genelde elinde tek bir eşyası ile, ara ara değişen ancak onun oynamasına şaşırmayacağım türde oyuncaklardan biri ile geliyordu buraya fakat bugün eli kolu boştu. Umay’ın bu detaya dikkat etmesini ‘oyuncak sevgisine’ bağlamak akıl sağlığım için yararlı olandı.

“Unutmadım,” diye dümdüz yanıtladı Kuzey. Sorulan soruya yetecek kadar konuşuyordu.

Umay kuzusunun kulaklarıyla oynadıktan sonra başını salladı. “Unutmamak için cevis yemeliyis.”

Sinan’ın kahkaha atmamak için yanaklarını hava ile doldurduğunu gördüm. Diğerlerinin de çok farklı olduğunu sanmıyordum.

Doğan, Umay’ın yemeye çok hevesli olmadığı cevizlerini yemesini sağlamak için cevizin yararlarını anlatırken biraz masalsı bir dil kullandığından Umay ceviz yemezse her şeyi unutacağını düşünüyordu. Bunu bir hayat tarzı haline getirmişti. Şimdi de Kuzey’e aktarıyordu.

“Sohbet tıkanmasın diye aklına geleni sayıyor, bayılıyorum bu kıza gerçekten.”

Duygu, Umay’ı tebrik ederken Esila’ya çarptı bakışlarım. Sevimli bir ifadeyle kızımızı izliyordu.

“Çocukları değiştirin bence,” dedi Sinan. Eliyle önce beni gösterdi. “Kuzey sana,” dedikten sonra Erdem’i işaret etti. “Umay da sana benziyor huy olarak.”

Erdem iç çekti. “Kabul ederdim Umay’ı seve seve ama Kuzey Ateş olmadan bu haldeyse Ateş ile yaşadığında neye dönüşür bilmiyorum, insan çocuğuna kıyamıyor.”

Esila ve Duygu güldüler. Ben ise tepkisizdim. Odadaki tek tepkisiz kişi olmamam ise Sinan’ın söylediği şeyi haklı çıkaracak gibi olunca sinirlerim daha çok bozulmuştu.

Aramızda neredeyse otuz yaş fark varken bit kadar çocuk nasıl benim gibi bir tavırla oturuyor olabilirdi bir kenarda? Üstelik benden de beterdi. Ben Umay önümde durup bir şeyler mırıldandığında dayanamıyor ve gülümsüyordum ama Kuzey bunu da yapmıyordu.

Umay, Kuzey’e bir şeyler söylemekten vazgeçerek ama çok da uzaklaşmadan koltuğun kenarında kuzusunun bacaklarını düzeltmekle meşgulken yetişkinler arasındaki konu da çocuklardan farklı bir yere sürüklenmişti.

Duygu ve Esila kendi aralarında duyamayacağım şekilde konuşuyorlardı ve ben de aralarında kaldığım Erdem ve Sinan ikilisini dinlemekle cezalandırılmıştım.

Saatler biraz ilerlediğinde Sinan’dan geriye kalan yiyecekleri yememiz için zaman gelmişti. Esila bir süre olmayan kek ile ilgili Sinan’ı suçladığında Erdem sırf olay kızışsın diye normalde umursamayacağı kek çok önemliymiş gibi davrandığında yemeklerden önce benden sert bir darbe yemek zorunda kalmıştı.

Her ne olursa olsun bu çatının altında seslerin yükselmesini ve yükselen seslerin keyifli olmasını yıllarca çok aramıştım. Bu akşam rahatsız olmuşum gibi görünen hiçbir şeyden rahatsız değildim kısacası.

Kuzey masadan ilk kalkmak isteyen oldu. Annesinden salona dönmek için izin aldığında kaşla göz arasında yemek odasından dışarı fırlamıştı.

Umay’ın bacağımı dürttüğünü hissettiğimde ona baktım hemen. “Ne oldu bebeğim?”

“Biz de içeyi,” diye fısıldadı çekingen bir tavırla. Gözlerimin içine bakarak bir şey istediğinde ona hayır diyecek gücü bulabilmem imkânsızdı.

“Kuzey gidiyor diye mi?” diye sordum çaresizce. Bunca insandık, Kuzey içeri gidiyor diye içeri gidesi mi geliyordu?

Umay’ın diğer tarafında oturuyor olan Esila bize doğru eğildi. “Git annecim,” dedi Umay’ın saçlarını düzeltirken. “Biz biraz daha yemek yiyelim, sonra geleceğiz. İstediğinde buraya geri gelebilirsin.”

Umay annesini dinledikten sonra bana baktığında başımı yavaşça salladım. Ellerini çırpıp ona ait olan yüksek sandalyesinden indirilmek için bana beklentiyle göz süzdü.

Kollarının altından tutarak onu yere indirdiğimde paytak paytak koşturmuş ve gözden kaybolmuştu.

“Daha önce de söylemiştim,” diye mırıldandı Esila bana. “Kuzey onun gözlemleyebildiği ilk çocuk. Onun yaptıklarını yapmaya çalışması normal, Ateş. Oyuncaklarının ilgisini çekmesi, konuşmak istemesi, peşinde dolanması…”

Umay’ın sandalyesini aramızdan çekip geriye aldıktan sonra Esila’nın oturduğu sandalyeyi alt kısmından tutup kendime doğru çekmiş ve aramızdaki mesafeyi sıfıra indirmiştim.

“Yine de…” diyerek konuşmaya başladım ama devamına ekleyecek mantıklı bir şey de bulamamıştım.

Esila bu halimle eğleniyormuş gibi gülümsedikten sonra omuz silkti. “Yeni yıla huysuz bir adam olarak başlamak istemene karışmayacağım, tamam.”

“Yeni yıla huzurlu bir adam olarak başlayacağım, bebeğim.” dedim bir kolumu sırtı ile sandalyesi arasından geçirip onu kendime doğru çekerken. “Sizinle birlikte başlayacağım bir yılı huysuz geçirmem mümkün değil.”

“Yaa!” diyerek abartılı bir şekilde ses çıkartan kişinin Esila olması ya da en kötü ihtimalle Duygu’nun araya girmesi olasıydı ancak bundan daha kötüsünün olabileceğini unutmuştum.

Erdem ve Sinan aynı anda cümlemi üstlerine alınarak dalgaya vurdukları için Duygu gülme krizine girmiş, Esila ise omuzuma gömülüp sarsılarak gülmeye başlamıştı.

“Bizimle olduğun için bu kadar huzurlusun demek.” Erdem başını ağır ağır sallarken bana oyuncu bir sevgiyle bakmaya çalışıyordu.

Siz demekle Esila ve Umay’dan başka kimseyi kastetmediğim kesindi ancak Erdem’e boş bakışlar atmakla yetindim.

Yeni yıla huysuz bir adam olarak girmek istemediğim gibi arkadaşını boğazlayan bir adam olarak girmek de istemiyordum.

Konu dağılıp değiştiğinde aradan da epey zaman geçmişti. Artık yemek yemesek de masadan kalkmaya kimse niyetlenmiş değildi.

Erdem elindeki şişeyi biraz önce son yudumumu aldığım kadehe doğru yaklaştırdığında elimi kaldırarak doldurmasına engel oldum. “Doldurma.”

“Niye? Bir kadehte bırakıyor musun?”

“Onu size eşlik etmek için içtim, gecenin kalanında Esila’ya eşlik edeceğim.”

Esila dirseğini masaya yaslamış, çenesi avucuna dayalı iken bana doğru baktı. “Sen içebilirsin,” diye mırıldandı. “Ben şarap sevmiyorum, biliyorsun.”

Biliyordum. Elbette neden hazırlanan masada tabağının kenarına bir kadeh bile koydurmadığından haberdardım, bir yudum bile içmeyeceği kesindi çünkü. Nefret ederdi şaraptan.

Konu konuyu açarken bir anda Erdem’in alakasız bir sarhoşluk anısını dinlemeye başladığımızda ben zaten ezbere bildiğim hikâyeye pek odaklanamasam da Esila’nın içten gülüşlerini dinlemeye dalmıştım.

Oldukça yakından yükselen huzurlu sesleri, tasasız halde gülüyor olması… Haftalar öncesini düşünmek istemesem de karşılaştırma yapıp durmama neden oluyordu.

Yemek odası, salona kıyasla dış kapıya uzaktı. Zil sesini duymamız burada konuşulmakta iken zordu. Ancak kapıya vurulmaya başlayan sert darbeler ve onunla aynı anda Sinan’ın telefonunun çalmaya başlaması bir anda tüm odayı garip bir havayla doldurmuştu.

“Umay,” diye mırıldandım refleksle. Kapıdaki bu abartılı seslerden ürkeceğini düşünerek hızla dışarı yöneldim. Sinan’ın telefonunu açıp açmadığını, arkamda neler olduğunu bilmiyordum. Direkt olarak aklım Umay’la dolmuştu ve dışarı adımlamıştım.

Umay’ın sesleri çoktan duymuş olduğunu ve bizim yanımıza gelmek için koridora çıkması gerektiğini fısıldayan aklım, salonun girişine varana dek kızım ile karşılaşamadığımda bulanmaya başlamıştı.

Salon bomboştu.

Arkamda adım sesleri, uğultular duyuyordum ama arkamı dönmeye vakit harcamadan bu kez odasına yönelmek istedim. Yukarıda mıydı? Kuzey ile birlikte yukarıya mı çıkmışlardı?

Aklım kapıdaki aceleci vuruşların sebebinin bir kıyamet olması ihtimalini reddediyor, Umay’ın evde olduğundan emin bir şekilde keyifle oturduğum dakikalar boyunca düşündüğüm gibi şimdi de kızımın evde ve güvende olduğunu bağırıyordu.

Aksi mümkün değildi.

Aksi mümkün olmamalıydı.

Kulağıma dolan uğultular arasından bir şeyler seçebildiğim ilk an, diğer seslerden ayırt edebileceğim sesi duyduğum andı.

Esila’nın sesi etraftaki sisleri aşıp kulaklarımdan içeri dolmuştu.

Kızımızın adını bağırdığını; tıpkı onu hastanede yıllar sonra gördüğüm ilk anda olduğu gibi, sanki içi sökülüyormuş gibi feryat ettiğini duyduğumda boynuma saplanan dayanılmaz sızıya rağmen elimi kaldırıp oraya dokunamadım.

Esila’ya doğru bakmak isterken döndüğüm yerde, dış kapının önünde duran güvenlik görevlisine rastladı bakışlarım. Adamın yüzündeki panik dolu, stresten kaskatı duran ifadeyi gördüğümde öne doğru öyle ani fırlamıştım ki hareket ettiğimi birileri fark edene dek çoktan adamın dibindeydim.

“Ne?” diye sordum.

Bağırmadım. Haykırmadım. Buna rağmen önümde bir nevi titredi.

“Görememişiz,” dedi heceler arasında nefeslenerek. “Hepimiz dikkatliydik ama fark edememişiz.”

Başımı ağır bir şekilde omuzuma doğru eğdim hafifçe. “Neyi görmemişsiniz?”

“Kerem’in evin etrafında olduğunu.”

Güvenlik sayısını arttırma sebebim olan adamı, her birine belki yüz kez anlatılan ve nasıl bir manyak olduğundan bahsedilen adamı görememişlerdi. Eve yaklaşmıştı ve onu görememişlerdi.

“Umay nerede?” dedim sadece.

Adam gözümün önünde kaybolmak ister gibi geriye çekilmeye niyetlendiğinde elimi kaldırarak durdurdum. “Kızım nerede?” diye bağırdım. Sesim daha önce olmadığı kadar yüksekti.

Kolumu birinin tuttuğunu hissettim. Beni geri çekmeye çalışır gibi değil, bana bir şey söyleyecekmiş gibi tutulmuştum.

Koluma dokunan kişiyi gördüğümde bakışlarım ona çevrildi. “Kameraların görüş açısından çıkmışlar, koşarak.” diyen Sinan’dı. “Umay ve Kuzey.”

Güvenliğin önümde korkudan titremekten tekrarlayamadığı gerçek buydu.

Esila’nın çığlık çığlığa bağırmasına, onun yanında Duygu’nun ne yapacağını bilemez halde titreyerek ağlamasına neden olan buydu.

Sinan hiç olmadığı kadar ciddiydi. Erdem donmuş gibi ayakta kalakalmıştı.

Ben…

Yaşıyor olduğuma dair tek işaret sol gözümden yavaşça süzülen gözyaşımdı.

Kızımı aylardır bir yalana inandırmaya çalışmıştım. Ona benim yanımdayken, bu evdeyken güvende olduğunu anlatmaya çabalamıştım. İnandırmıştım. Umay’ı onu koruyabileceğime inandırmıştım.

Yalancının tekiydim.

 

 

~~~


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Gözyaşı Kadehleri 35.Bölüm

Gözyaşı Kadehleri 33.Bölüm

Gözyaşı Kadehleri 29.Bölüm