Sen Başkasın 25.Bölüm

 25.BÖLÜM



Bu bölüm ile birlikte bir sonraki bölüm de yayımda, onu da okumayı unutmayın

Önceki bölüm sonunda da belirttiğim gibi bir iki bölüm boyunca Umay’ı dinleyeceğiz :) Uzunca bir zaman atlaması yapıyoruz kısacası.

İyi okumalar!

 

 

~~~

 

 

- Yıllar sonra, 12 Mayıs

- Umay

 

Panik anlarında donup kalmak…

Bu özellik bana babamdan bir hediyeydi. Hayır, o böyle biri olduğundan değildi. Ateş Karmen beni öyle güvenli bir balonun içinde büyütmüştü ve ayaklarım dolandığında hep öyle hızlı yetişiyordu ki böyle anlarla kendim baş etmeyi bilmiyordum.

Annem geleceği öngörerek babamı beni biraz sorunlarımla ve engellerle baş başa bırakması için ikna etmeyi denemişti ancak başaramamıştı.

Büyümekteyken bu eksikliğim beni zaman zaman ‘şımarık’ olarak nitelendirilmeye itmişti. Bana kalırsa her insanla bir bağ kurabilir ve samimi bir şekilde anlaşabilirdim ancak bunu istemediği metrelerce uzaktan belli olan insanlar için de çabalamıyordum elbette. Sonuç olarak bağ kuramadığım o insanlar için şımarık biri olmaktan öteye gidemiyordum.

Peki birilerinin gözünde şımarık olmak beni üzüyor muydu..? Şımardığınızda kızmak yerine dozunu arttırmak ister gibi daha da ilgi gösteren bir aileye sahiptim. Bu söylemler benim için olsa olsa iltifattı.

Sürücü koltuğunda oturduğum arabada, ellerim direksiyona sımsıkı kenetli şekilde kalakalmışken kalbim ağzımda atıyordu. Göğsümü patlatacak gibi çarpan kalbimi sakinleştirmek için bir yol bilmiyordum.

Kapımın açıldığını üstüme yığılan temiz havadan anlamıştım ama oraya doğru dönmek yerine ön camdan dışarıya bakıyordum. Arabanın önünü göremiyordum fakat az önceki sarsıntının kuvvetini düşününce gözle görünür bir zarar olduğu kesindi.

Arabanın açık kapısından kulağıma dolan sesler uğultulardan ibaretti. Yabancı birilerinin sesini duyuyor ancak ne dediklerini ayırt edemiyordum.

Birinin hâlâ takılı olan emniyet kemerimi açtığını, bunu yaparken üstüme doğru biraz eğildiğini yoğun ve ağır parfüm kokusuyla fark etmiştim. Refleksle kendimi koltuğa doğru geri bastırdığım sırada dışarıdaki uğultuyu bıçak gibi bölen sesleniş kulaklarıma ulaştı.

“Umay!” diye yükselen sesi diğer tüm sesler arasından ayırt etmem sadece bir iki saniye kadar sürmüştü. “Uzaklaş,” diye soğuk bir uyarı yapan da yine aynı sesti fakat bu kez hedef ben değildim. Parfüm kokusu seyrelerek uzaklaştığında uyarının muhatabı da ortaya çıkmıştı.

Bir an sonra ise yine üstümde birinin gölgesi vardı, hatta bu kez o gölge çenemi usulca kavramış ve yüzümü kendisine doğru çevirmişti ama reflekslerim az önceki işlevinden çok daha farklı çalışarak geriye değil öne doğru yanaşmama yol açmıştı.

 “Buradayım,” derken sesi biraz önceki yüksek sesinden çok daha kısıktı. “İyisin, geçti.”

Beni mi yoksa kendisini mi ikna ettiği tartışılabilirdi. Bir elini sırtıma yaslayıp diğeriyle de elimi tutarken beni arabadan indirdiği anda bedenimin göğsüne çarpması bu konunun tartışılabilir olduğunu düşündürmüştü çünkü bana. Kalbi hızlı hızlı atıyor, beni tutan elleri belli belirsiz titriyordu.

Sırtımdaki eli oynamadan, diğer avucu enseme kırılacak bir şeymişim gibi yaslanmışken yüzümü göğsüne bastırdığında ‘iyi olduğuma ikna olması gereken’ sanırım ben değildim, oydu. Kuzey Sancar…

Sevgili(!) çocukluk arkadaşım.

Hatırlayabildiğim en eski anıdan bugüne dek hayatımın her yerini dolduran ve bunu ona has bir sessizlik ile yapan ilginç bir adamdı.

Ben ilginç diyordum, arabamı tosladığım duvarın yakınlarında -okulun açık otoparkında- birikmiş olan meraklı gözlerin büyük bir kısmının ise ‘ilgi çekici’ demeyi tercih edeceklerinden adım kadar emindim.

“Duvarı görmemişim,” diye mırıldandım. Yüzüm ona yapışık olduğu için sesim biraz boğuktu.

“Bu dikkatsizlikle trafiğe çıkmana izin verenlere de aynı açıklamayı yaparsın. Çiçek mi gördün yoksa böcek mi? Ne dağıttı dikkatini acaba?”

Sinirli gibi çıkan sesinin arkasında saklı olanın tehlikeye düşmem ve o an yanımda olamaması olduğunu biliyordum. Müdahale edemeyeceği bir anda başıma iş açtığımda yaşadığımız bir rutindi.

Göremeyeceğini bilsem de göz devirdim. Trafiğe çıkmama izin verenlerden kastı bir kenarda duran -zar zor aldığım- ehliyetimi boşuna almadığımı söyleyerek beni cesaretlendirenlerdi. Bu listeye herkesi ekleyebilirdim ama Kuzey’i ekleyemezdim. Babamı dahi gözlerimi kırpıştıra kırpıştıra ikna etmiştim ama Kuzey inatla güvenli olmadığını savunmuştu.

Kaza yapmaktan çok Kuzey’i haklı çıkartmak can sıkıcıydı. Çok sık haklı çıkıyordu çünkü. Bir yenisine daha ihtiyacımız yoktu bence.

“Kedi vardı,” diye fısıldadım. Çiçek ve böcek görmemiştim. Arabadan biraz uzakta -en az beş metre ileride- duran bir kedi görmüştüm ve bir anda koşup arabanın altına girer diye yavaşlamak istemiştim. Birlikte büyümüş olduğum, bebekliğimden beri benimle olan köpeğimi birkaç yıl önce kaybetmiştim ve o zamandan bu yana hayvanlara karşı hiç olmadığı kadar hassastım.

Küçük bir sorun olmuştu tabii bu olaylar sırasında. Fren yerine gaza yüklenmem yavaşlamak için doğru seçim değildi.

Kuzey’in aldığı derin nefesle birlikte göğsüne yapışık halde olduğum için ben de sarsılmıştım.

“Tamam,” demesini ve bunu gerçekten sakin bir şekilde yapmasını beklemiyordum. Ben şaşkınlığımın etkisiyle boğuşmaktayken kısacık bir süre içinde otoparktan uzaklaşmıştık. Küçük izleyici kitlemiz ile birlikte yollarımız ayrıldığında Kuzey’in beni nereye götürüyor olduğuna en ufak bir düşünce kırıntısı harcamadan yürüyordum.

“Bu ikinci kazam oldu,” dediğimde Kuzey’den yan bir bakış kazanmıştım. Kendim pek net hatırlamasam da ilk kazam ailede zaman zaman fıkra gibi anlatılan bir hikâye olduğundan, o anıya da ezberdim.

“Bunda yaya ezmedin en azından,” dediğinde kıkırdadım. İlk trafik kazam akülü arabamla evlerinin bahçesinde Kuzey’e o hiç farkında değilken arkadan çarpmamla gerçekleşmişti. Bizi uzaktan izleyen ve bu olayın tek yetişkin şahidi olan Doğan amcama göre Kuzey yere yüzüstü yapışmış ve küçük bir taşa kafa atmıştı. Kaşında o günden kalma bir dikiş izi duruyordu.

Yıllarca biriken anıların birçoğu sadece hafızalarda kalan anlatılardan ibaretti ama bazılarının izleri böyle kalıcıydı.

İtiraf etmem gerekirse… Kalıcı olanları, kalıcı olmayanlardan daha çok seviyordum. Biri Kuzey’e kaşındaki izin sebebini sormuşsa ve o kişi Kuzey’in bir şeyler anlatacak kadar yakınına kabul ettiği biri olacaksa o anlatıda adımın geçecek olmasını seviyordum.

Ben tek soruya karşı hayat hikâyemi sıralayacak kadar konuşkanken o tam tersimdi. Bu nedenle özel sorulara cevap verecek kadar çenesini açması da nadirdi.

Yakınına girmek isteyenler için koca bir engeldim. Çabasız bir engel miydim peki? Hayır. Çabalamaktan çekinmeyen, ısrarcı bir engeldim.

Uzun yıllar boyunca bu çabamı çok sevdiği çocukluk arkadaşını kimseyle paylaşmak istemeyen biri olmama bağlamış, başka hiçbir neden ihtimali üzerinde durmamıştım.

Aramızda iki sınıf fark olsa da hep aynı okullarda okuduğum, aynı çatı altında olduğumuz sürece yaş fark etmeksizin beni her şeyden koruyan bir güç gibi hareket eden Kuzey her seferinde abim sanılmıştı. Yüzümü buruşturarak yanlış anlaşılmaları düzeltirken neden içimin bulandığını anlamam lise mezuniyetime kadar sürmüştü.

Sınırları keskin, hareketleri ölçülü olan Kuzey Sancar beni öyle iyi bastırmıştı ki çocukluk arkadaşım yerine çocukluk aşkım olduğunu ve bu hissin azalmak yerine arttığını keşfetmek için neredeyse reşit olmam ve çocukluktan resmi olarak da ayrılmam gerekmişti.

Peki bu farkındalık neye yaramıştı? İtiraf etmeme mi? Daha fazla yakınlaşmama mı?

Hayır. Tam aksine…

Kuzey’in peşinde koşturan Umay yerini ‘Kuzey’i peşinde koşturan Umay’a bırakmıştı.

Yakınımda olmadığında eksik hissettiğimi bile bile kazanacağım şüpheli bir kumar oynuyor ve uzun süredir hayatına eskisinden daha az konuk oluyordum.

Aynı okuldaydık. Üçüncü sınıfını okumakta olduğu ve benim birinci sınıfın sonunda olduğum üniversitede ders boşluklarımız örtüştüğü sürece her an yanında olabilirdim ama değildim.

Bunun sonunda onu ya kaybedecek ya da kazanacaktım. Üçüncü ihtimal yoktu, her şeyin birkaç yıl önce olduğu gibi usulca sürmesi mümkün değildi.

Çünkü aşıktım. Bir insan en erken ne zaman aşık olabiliyorsa, o zamandan beri aşıktım. Sadece geç fark etmiştim.

Kuzey’in bu akılla bana aşık olduğunu fark edememesi mümkün müydü bilmiyordum ama denemek istemiştim. Eğer aşıksa sorun yoktu. Aşkta geç kalmak yoktu.

Diğer ihtimalde ise… Başkasına aşık olmasını beklemeden, kalbim ağır bir hasar almadan önce usulca hayatından uzaklaşmayı öğrenmem gerekecekti.

 

 

~

 

 

Az önce kâğıdımı teslim edip çıktığım, bu yıla ait son final sınavım henüz bitmiş gibi hissettirmediği için üzerimdeki ağırlık da kaybolmamıştı.

Yeni bir sınava daha girmem gerekiyormuş gibi aklım dolu halde yürümekteyken bir sonraki adımımı atmama engel olan bir beden ile karşı karşıya geldiğimde ona çarpmadan durabilmek için yerimde yalpalamıştım.

“Korkuttum mu? Emir ben.” diye soran kişiyi görebilmek için yürürken yere dikmiş olduğum dalgın bakışlarımı kaldırdığımda karşımdakinin yüzü bir iki saniye içinde tanıdık bir hal almıştı. Derslerde görüyor olduğum, bire bir hiç sohbet etmediğim ama arkadaşlarımın bahsettiği bazı(!) olaylardan hatırladığım biriydi.

“Hayır,” dedim başımı hafifçe iki yana sallarken. “Birden önüme birinin atlamasını beklemiyordum sadece.”

Yolumu bir nevi kesmiş olmasını kaba olmamaya dikkat ederek belirttiğimde komik bir şaka yapmışım gibi güldü. Kaşlarımın hayretle kalkmasına engel olamamıştım.

Duyduklarıma zaten inanmamış değildim ama bu tepkiyle birlikte düşüncelerim daha da net şekillenmişti. Şansını zorlamayı seven biri olduğunu anlamamak mümkün değildi.

“Geçebilir miyim artık?” dedim tam önümde durmayı bırakmasını dileyerek. Sağından veya solundan geçmeye çalıştığımda adım atarak önümü tekrar kapatması ihtimalindense sözlü olarak garanti almak istemiştim.

“Tabii,” dedi ama yerinden kıpırdamadı. Sessizce kendime sabır dileyerek yanından geçeceğim sırada tekrar konuştu. “Gözlerin yakından daha da garipmiş.”

Onun anlayamayacağı kadar kısa bir süreliğine duraksadım. Gözlerim maviydi. Sol gözümdeki maviye bulanan kahverengi leke dışında mavi gözlüydüm. Daha küçükken, yani yaşıtlarım pek nezaket nedir bilmezken gözlerimle ilgili böyle şeyler duyar ve genellikle o günü okuldan döndüğümde annemin ya da babamın kucağında ağlayarak bitirirdim.

Lisenin tamamında renkli lensler kullanarak gözlerimin normal görünmesini sağlamıştım. Sevdiklerimin beni olduğum gibi kalmam ve o halimle güzel olduğum konusundaki ikna çalışmaları sonuçsuzdu o zamanlar.

Üniversiteye başlarken kendime bir söz vermiştim ve lenslerimi kullanmayı bırakmıştım. Tanıştığım insanların bakışları gözlerime kayıyor ve biraz orada oyalanıyor olsa da kimse bir şey söylemediğinde durum daha az can sıkıcıydı. Şimdiye kadar hiçbir sorun yaşamamıştım.

Şimdi ise kendimi birden fazlasıyla rahatsız hissetmiştim.

Hiçbir şey söylemeden yanından geçip gittiğimde nereye doğru yürüdüğümü bile bilmiyordum. Adımlarım beni rastgele koridorlara sokmaktayken elimde tutuyor olduğum telefonum titremeye başlamıştı.

Ekranı kendime doğru çevirdiğimde gördüğüm Kusey yazısı beni çoğu zaman gülümsetirdi ama bu kez önceliğim gülümsemek değil az sonra konuşurken sesimin normal çıkması için kısaca öksürmek oldu.

Telefonu açıp kulağıma yaslamadan önce bakışlarım saate çarpmıştı. Biraz erken çıktığım için sınavımın bitiş saati şimdi gelmişti. Kuzey’in tam bu anda aramasının tesadüf olmadığını bilecek kadar tanıyordum onu.

Telefon açılır açılmaz adımı seslendi. “Umay?”

“Efendim?”

 

yn: ‘ney’ yerine ‘efendim’ diyen Umay yazmak beni mahvetti şu an :(

 

“Kötü mü geçti?”

Öksürmek beni kurtarmamıştı. Tek bir kelimeden sesimi analiz etmesi mümkün olmuştu.

“İyi gibiydi,” dedim beni görebilecekmiş gibi başımı da sallarken.

“B bloktaki laboratuvardayım. Ekiptekiler öğle arası için dağıldı, buraya gelmek ister misin?”

Benim duymakla bile yorulduğum bir yoğunlukta çalışmaları olan, dersleri yetmiyormuş gibi ek olarak binbir türlü araştırma ekibine de katılan Kuzey’in konumuna şaşırmamıştım.

Onu kuyruğu gibi takip eden hep ben olurdum. Beni çağırmasına bile gerek olmadan nerede olduğunu soran ve yine onay beklemeden yanına giden taraf hep bendim. Bir süre öncesine kadar tabii…

Şimdilerde dayanabildiğim kadar dayanıyor, Kuzey gelene kadar gitmiyor ve o çağırdığında da evet demeden önce uydurabileceğim bir bahane var mı diye durup düşünüyordum.

Yine öyle yapıyormuşum gibi sessizlik oldu. Sanki hayır demek için bahane arıyormuşum gibi susmuştum ama amacım bu kez öyle bir şey değildi. Tabii Kuzey’in bu farkı anlaması imkânsızdı.

“Yanıma gel, Umay.” dedi sessizliği bölerek. “Sınavlarım var bahanen artık yok, ondan önceki beni ekme bahanelerin de geçersiz.”

“Bahane değillerdi.” Telefon kulağımdayken yürümeye de başlamıştım. “Başka başka işlerim vardı, sen de yoğundun.” dedim mantıklı bir şey söylüyormuşum gibi. “Her zaman sık sık görüşemeyiz.”

“Ne zaman yoğunluğum sana vakit ayırmama engel oldu Umay?”

Dudaklarımı birbirine bastırdım. Hiçbir zaman…

Stresten boğulurken, tonla işi varken ya da başka bir konuya kızgınken… Her seferinde yanında belirmiştim ve her seferinde beni o anın içine katmayı bilmişti. Başka birine ya da duruma hissettikleri benim onunla olan iletişimimi hiç etkilememişti.

“Hiçbir zaman,” diye mırıldandım usulca.

“Doğru cevap. Gel hadi.”

Telefonun kapandığını anladığımda bir an elimi indirmek bile zor gelmişti. Dudaklarım hüzünle karışık bir gülümseme için kıvrık haldeydi.

B blok kapısından girebilmek için okulun yarısını yürümüş olsam da çok geçmeden pek yolumun düşmediği binaya girmiştim. Girişin bir alt katında olduğunu bildiğim laboratuvar koridoruna vardığımda ise beni inanılmaz bir sessizlik karşılamıştı.

Hem final haftasıydı hem de öğlen saatleriydi. Dolayısıyla burada durmaya devam eden kimse yoktu. Laboratuvarı terk edemeyen tek deli, Kuzey Sancar’dı. Muhtemelen bir ölçüme takılmış, bir işi birkaç kez baştan yaparak sonuçları didik didik ettiğinden öğle arasına çıkmayı reddetmişti.

Tam olarak hangi kapıyı açıp gireceğimi bilemediğim için telefonumu çıkartmak üzereydim ki önünde durduğum kapılardan biri aniden açıldığında korkudan yerimde sıçramıştım.

“Ödüm koptu!” diye söylendiğim sırada kapıdan çıkan Kuzey çoktan beni içeri çekmişti. Burnumu kaşındıran değişik ama temiz bir kokuya sahip geniş alanda kapı kapandığında tek başımızaydık.

Kuzey’in yalnızca ders çalışırken, bir şeyler okurken ya da odaklanması gereken bir işle uğraşırken görülebilen gözlüklü haliyle yüz yüze geldiğimde aklım son birkaç saatin üzerine hızla sünger çekmiş ve bu görüntüye dikkat kesilmişti.

“Merhaba,” diye mırıldandım başımı istemsizce omuzuma doğru eğerken. Kuzey bir adım önümdeydi. Ona bakmam için başımı hafifçe geriye atmam gerekiyordu. Babama ve anneme rağmen boyumun en fazla 1.70 olabilmesi benim bahtsızlığımdı.

Ona aşık olduğumu kendime itiraf ettiğimden beri her bakışımda çekimine kapılıyormuş gibi sarsılıyordum. Az çekiciymiş gibi bir de ona fazlasıyla yakıştırdığım gözlüklerle önümde durunca yaşamsal bazı fonksiyonlarım sekteye uğramıştı.

Ben erimiş haldeyken Kuzey’in neden kaşları çatık, sorgular bir ifadeyle yüzüme baktığını anlayamamıştım gerçi. Birden eli yüzüme uzandığında ise olduğum yerde put kesilmiştim.

Sol yanağıma avucunu belli belirsiz dokundurup başparmağını göz altıma doğru dokundurdu. “Neyin var?” diye sordu. “Niye gözlerin böyle?”

“Nasıl?” dedim anlamazlıktan gelerek. “Gözlük taktığında daha iyi görmen gerekir, daha kötü mü görüyorsun? Ne varmış gözümde?”

“Umay,” derken sesi uyarır gibiydi. Bunun kaba bir uyarı değil de ‘ikimizi de yorma, benden kaçamazsın’ uyarısı olduğunu biliyordum. Yine de sessiz kaldım.

“Neye kırıldın?” diye sordu bu kez daha da derine inip. “Çok mu kötü geçti sınavın? Önemi yok. Bir sonrakine seni ben çalıştırırım.”

Huysuz bir şekilde iç çektim. “Lisede değiliz, ben senin bir iki yıl önce aldığın dersleri almıyorum. Alanlarımız aynı bile değil.”

“Öğrenirim,” dedi göz çukurumu bir kez daha parmağıyla usulca okşarken. “Öğrendikten sonra da sana öğretirim.”

Bunun abartı olmadığını, bir hafta içinde derslerimden herhangi birini benden iki kat daha iyi bilir hale gelebileceğini biliyordum. Bu yüzden güven verir gibi konuşurken ciddi olmasına karşı bir an kaslarım gevşemiş, kendimi yoğun halde sıkmama yardımcı olan her şey toz olmuştu.

Yüzümü aniden öne itip göğsüne yasladığımda bunu beklemediği için elini yanağımdan çekememişti bile.

Şaşkınca kasıldı. Bedeni kaskatı kesilmişti. Ondan kaçmakla uğraşırken temaslarımızı da -kendi irademe sahip çıkabilmek adına- olabildiğince kısmıştım. Bir süredir Kuzey öncü olmadığı sürece ona böyle yapışmadığım için şimdi birden göğsüne gömüldüğümde şaşırması normaldi.

Yanağımdaki elini çekmek yerine biraz daha sıkı bastırdı tenime. Diğer kolu da sanki geri kaçacakmışım gibi yavaşça sırtımı bulup beni sarmıştı.

Birkaç dakika boyunca hiçbir şey söylemeden ve hareket etmeden beni sarmaya devam etti. Beni hiçbir zaman itmişliği yoktu zaten ama yine de ilk kez kabul görmüşüm gibi kalbim hafifçe hızlanmıştı.

“Sırnaşık bebek,” diye fısıldadığında göğsünde yankılanacak şekilde güldüm. Kuzey’in uzun yıllar bana adımla seslenmeyi reddettiğini, bebek demeyi kesmesinin bayağı sürdüğünü bizimkilerin konuşmalarından rastgele öğrendiğimde ilkokulu bitirmek üzereydim. Aklım tam gelişmediği için buna sinir olarak kendimce ağlamış ve hiçbir zaman bebek olmadığımı, Kuzey’in bunu neden yaptığını sorgulayarak ona olabildiğince uzun süre küsmüştüm.

Kuzey böylece bir daha küsmemem için ‘bebek’ kelimesini kelime dağarcığından silmek sorunda kalmıştı. Şimdi birden bire neden bu kelimeyi yeniden kullanmıştı bilmiyordum ama bu kez ilkokuldaki gibi hissettirmediğini kesin olarak söyleyebilirdim.

Güldüğüm sırada Kuzey beni yerimden ederek yanağımdaki eliyle destek verip geri çekmiş ve yüz yüze bakabileceğimiz şekilde tutmuştu. Ben başımı hafifçe kaldırmışken o da biraz eğilmişti ve böylece yüz yüzeydik.

“Çikolata istiyor musun?” diye sorduğunda başımı iki yana salladım. “Burada kalmak istiyorum.”

Parmağıyla burnumu hafifçe itti. “Sorum burada kalmak istiyor musun değildi, ‘çikolata yemek istiyor musun’du.”

“Ben her zaman çikolata yemek istiyorum,” dedim omuz silkerek.

“Haberim var,” dedi bilmiş bir şekilde. “Bağımlısın.”

“Sen de anormalsin çünkü çikolata sevmiyorsun.” dedim karşı çıkarak. Birden beni bırakıp sola doğru adımladığında neden uzaklaştığını anlamadığım için panikledim. “Şaka yaptım,” dedim küstüğü için uzaklaştı sanarak. “Anormal değilsin.”

Kuzey omuzları sallanır halde erkeksi bir şekilde gülerken sırtı bana dönüktü. Ona ait olduğunu bildiğim sırt çantasına doğru gittiğini bu sırada görmüştüm. Çantasından bir şey alıp yanıma geri döndüğünde avucundaki paketi bana uzattı.

Her türlü çikolatayı severdim. İştahım çikolatalı olan her şeye açık ve kalan her şeye de bir o kadar kapalıydı. Ama çikolatalı tatlarda da bir beğeni listem vardı tabii ki. Kuzey’in avucunda duran paket, listemde zirveye oynayabilecek birkaç üründen biriydi mesela.

Çikolata paketini avucundan alırken bakışlarım yüzündeydi. “Teşekkür ederim,” diye mırıldandım.

“Gerek yok,” dedi duraksamadan. “Acil durum çikolatası bu. Senindi zaten.”

Kendi çikolata sevmediği halde çantasında çikolata taşıyor olmasına yerimde çocuk gibi zıplayarak tepki vermemek için tabanlarımı sertçe yere bastırdım.

Çikolatayı açıp bir ısırık aldığımda bir yandan da kendime oturacak bir sandalye bulmuş ve oraya sinerek bir sonraki ısırığı bir an önce alabilmek için ağzımdakini çiğnemeye başlamıştım.

Kuzey’in de bir sandalye çekip yanıma oturmasını ya da işine dönmesini bekliyordum. Aklımdaki ihtimaller bunlardan ibaretti.

Oturduğum sandalyenin önünde, bacaklarım ona çarpacak kadar yakınımda yere doğru dizlerini kırarak çöktüğünde dudaklarıma yaslı duran çikolatam ve ben donakalmıştık.

Gözlerimi kırpıştırarak ne yapmaya çalıştığını anlamayı denedim. Başarısızdım.

“Neyin olduğunu söyle artık,” dediğinde yutkundum.

Söylememekte diretmem, durumu büyütmek istememle ilgili değildi. Aksine… Saçma olduğunu, kimsenin benim gibi düşünmeyeceğini bildiğimden konudan kaçmaya çalışıyordum.

Artık çocuk değildim. Basit bir fiziksel eleştiriyi kaldırabilmeliydim. Tüm modumu buna göre değiştirmemeliydim.

Bu kadar hassas olmaktan nefret ediyordum. Hassas olmama sebep olan korunaklı büyütülüşümdü, nefret edemediğim kısım burasıydı. Sahip olduğum ayrıcalıkların farkındaydım. Ama sonuçlar beni zorluyordu. İki çift söze üzülecek kadar hassas olmak hayatımı kolaylaştırmıyordu.

Çikolatamı bitirmemiş olmama rağmen paketi dudaklarımdan çekip yemediğim kısmı kâğıt ile tekrar kapattım. Bu sırada bakışlarım da oradaydı. Bakışlarımı geri kaldırmayacağımı anlayan Kuzey tarafından çenemden tutularak ona bakmaya zorlandığımda omuzlarım düştü.

Bana sabırla, ilgiyle baktığını gördüğümde dilim ben engel olamadan çözülmüştü. “Gözlerim neden normal değil?” diye fısıldadım. “Niye böyle? Çok çirk-…”

Çenemdeki elini kıpırdatmadan parmağı dudaklarımın tam ortasına kondu. Son sözcüğümü yarıda kesen de buydu.

“Kendinle ilgili hiçbir şeye çirkin diyemezsin,” derken bakışlarımız birbirine tutunmuş haldeydi. “Bu kadar aptalca yalanlar söyleyemezsin, Umay.”

Gözlerimin yanmaya başladığını hissettiğim sırada eşlikçisi olan alt dudağım da titremişti hemen. Kuzey dudaklarıma belli belirsiz temas etmeye devam eden parmağını titremekte olan dudağıma yardım etmek ister gibi bastırdığında nefesim bir anlığına tekledi.

“Bu yalanı kimden duyup inanmayı seçtin bilmiyorum, öğrenirsem o kişiye sakince aksini söylemekle yetinebileceğimi de sanmıyorum.”

“Kuzey,” diye mırıldandım sessizce. Çaresiz bir sesti. Beni ikna etmeye uğraşmaması için yalvarır gibiydim. İşe yaramamıştı.

“Ben hatırladığım en eski anımdan beri seninleyim,” diyerek benim de içimden çokça tekrarladığım gerçeği dile getirdiğinde gülümsemeye çalıştım. “Ve bunca yıldır senden daha güzel hiçbir şey görmedim. Görmeyeceğimden de eminim. Özelsin çünkü. Çirkin diye etiketlemeye çalıştığın şey en özel parçan, Umay.”

Kendimi kötü hissediyorken akmalarına engel olabildiğim yaşlar onu dinleyip kendimi iyi hissetmem gereken anda birden yanaklarıma dökülmeye başladığında Kuzey’i de şoka sürüklemiştim.

“Bir şey yapabilir miyim?” diye fısıldadım boynuma doğru akan yaşlar arasında. Onaylamak üzere başını sallayacak gibi oldu ancak ben hemen devam etmiş ve araya girmiştim. “Ama… Ama bunu çok saçma bulursan unutacağına söz vereceksin. Olmamış gibi, her şey bundan öncesiyle aynıymış gibi kalacağız.”

Kaşları çatıldı hafifçe. Ne yapacağımı tahmin edemediği ama etmeye çalıştığı belliydi.

“Tamam,” dedi sonunda. “Söz. Dediğin gibi yapacağım. Ama bana saçma gelecek olan ne yapabilirsin, Umay? Olabilecek en saçma hallerini gördüm zaten güzelim. Dip dibe büyüdük.”

Çenemde duran elini bileğinden yakalayarak usulca aşağı indirdim. Bileğini güç almam gereken bir kaynakmış gibi tutmaya devam ederken biraz sonra yapacağım şey için aniden içime dolan cesaret kaybolmasın diye oyalanmamaya çalışıyordum.

Önümde diz çökmüş halde durmaya devam ediyordu. Bu nedenle yüzümü yüzüne yaklaştırmak için biraz eğilsem yetmişti.

Bakmadığımda bu anın sonrasını düşünmeme daha az gerek olacakmış gibi gözlerimi sımsıkı kapatmış halde dudaklarımı bir saniyeliğine dudaklarına bastırıp öpücük denemeyecek kadar hızlı bir şekilde geri çekildiğimde kalbim göğsümü delecek kadar hızlı atıyordu.

Gözlerimi açmadım. Unutacağına söz verdirsem de az önceki hamlemle aramızdaki tüm güzel şeyleri çöp etmiş olabilirdim. Her şeyi mahvetmiş olabilirdim. Unuttum dese de unutamayabilirdi, bana bir daha eski Kuzey gibi bakamayabilirdi.

Panik bedenimi kaplamaya başladığında o andan koptuğumun da farkına varamamıştım.

“Umay,” diye fısıldadığını duydum. O kadar kısıktı ki sesinden ne anlamam gerektiğini bulamamış ve daha da paniklemiştim.

Gözlerimi kısıkça açarak yüzüne son bir cesaretle baktığımda bana garipseyerek, hatta daha da abartılı bir felaket senaryosu olarak iğrenir şekilde bakacağını düşünmüştüm.

Gözlerimi açar açmaz yeniden örtmeme neden olacak şekilde bu kez onun dudaklarımızı birleştireceğini tahmin edebilmem imkânsızdı.

Boynumu usulca kavrayan büyük avucunun esaretinde soğuk terler döktüğüm sırada benim kaçamak dudak temasımı hiç edecek kadar uzun ve sıcak bir öpücükle dudaklarımı kendisine katacağını bilebilmem imkânsızdı.

Kuzey Sancar’a karşı kaçamak oynamak, onu hayatımdan silmemişti ama bir sonuç da doğurmamıştı.

Aramızdaki dinamik biz daha dünyadan bihaberken kalıcı olarak belirlenmişti. Ben ilk adım atandım, o attığım adımın sonunda beni sıkıca tutan bir daha hiç bırakmayandı.

Bebek Umay’ın aklı nasıl çalışıyordu hatırlamıyordum ama bugüne dek bilmeden işlediği tüm bu denge için ona minnettardım. Peşinden koşmaktan yılmadığı ve bir şekilde bağımlısı yaptığı Kuzey’i bu hale getiren oydu.

Kuzey’le bugün tanışsam onun hayatına dahil olamayacağım belliyken, şimdi hayatının kopmaz bir parçasıydım.

 

 

~~~


Yorumlar

  1. Ağlıcam şimdi bu adamları okurken gerçkete böyle insanlar olmaması beni çok üzüyor...

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Gözyaşı Kadehleri 35.Bölüm

Gözyaşı Kadehleri 33.Bölüm

Gözyaşı Kadehleri 29.Bölüm