Gözyaşı Kadehleri 40.Bölüm

 40.BÖLÜM



39 ve 40.bölümlere ait şarkılar:


Kimin Izdırabı - Melike Şahin

Bilmem - Gökhan Türkmen

Öylesine - Jehan Barbur

Hepsi Geçti - Melike Şahin

Bu Aşk Zehir - Suzan Hacıgarip, Burak Bedirli

Hiç Sorma - Canozan

İtiraf - Karsu

Bir Damla Gözlerimde - Sertab Erener

Zaman Beklemez - Pinhani

Seninle - Yüksek Sadakat

Hangi Yol - Cihan Mürtezaoğlu

Napıyorum Bilmiyorum - Yedinci Ev

 

İyi okumalar!

 

 

~~~

 

 

- Cevahir

 

Dakikalardır oturduğum yerde beni sabitleyen kuvvet içimden doğmuyordu.

Beni omuzlarımdan aşağı bastıran, yerimden kalkmamam için güç uyguluyor olan Levent ve Teoman’ın arasında sıkışıp kalmıştım. Sayamadığım dakikaların öncesinde, Muhsin karşımdaki kapıdan içeri girip kaybolduğundan beri bu haldeydik.

İçeride onun için çabalayan bir dolu insanın varlığı da, içeri girsem o insanların işini engelleyecek oluşum da anlamını yitirmişti. Mantığım bunu kavrayamıyordu. Tek dileğim yanına yaklaşabilmek, onu görebilmek ve sanki parmaklarımdan ona akıtabileceğim bir mucize varmış gibi ona dokunabilmekti.

Muhsin’in ardından Alper’i de içeri geri dönmesi için yollamıştım. Sürekli dışarı çıkıp bana haber vermesini de söylemiştim ama uzunca bir süredir kapı hiç açılmamıştı bile.

Muhsin Paker’in kim olarak burada olduğunu sorguladığım sırada ‘babasıyım’ diye haykırışının ardından koridorda artık doktorlardan kimse kalmamıştı. Bu göz ucuyla görebildiğim kadarıyla Atalay’ın eseriydi. Gerilim hattının her an patlayabileceğini anladığı anda etrafta aileden bağımsız birilerinin kalmaması için uğraşmıştı.

Benim müdahale etmem gerekirdi belki de. Seray’ın daha sonra rahatsız hissedeceği bir durum oluşmaması için önlem alması gereken ben olmalıydım fakat bütün gücüm çekilmişti. Tüm gücümü kaybetmiştim çünkü gücümü kullanmam gerektiğinde ve bana en ihtiyaç duyduğu anda kullanamamıştım. Bundan sonra yapacağım hiçbir şey çare değildi.

Bir an önce aralanmasını umduğum kapıya diktiğim ve başka hiçbir yere çevirmediğim bakışlarımın bir anlığına sarsılmasına neden olan tiz bir telefon sesiydi. Fazlasıyla yakınımdan gelmişti.

Levent bir elini omuzumdan ayırmadan telefonunu çıkartıp kulağına yasladı. “Evet?” diyerek konuştuğunda koridordaki keskin sessizliği de bölmüştü.

Levent’in konuşmaya devam etmesini bekledim ancak telefona bir şeyler daha söylemek yerine omuzumu hafifçe sıkarak dikkatimi çekmeye çalıştı. Ağırlaşan başımı yavaşça kaldırıp ona baktım. “Annesi aşağıdaymış,” diye mırıldandı.

Bir soru sormama gerek yoktu. Bahsedilen kişinin Gülden Öcal olduğunu ama onu anne diye anmanın bir mantığı olmadığını biliyordum.

Başımı kıpırdattım ‘ee?’ dercesine.

“Buraya şu an izinsiz giriş olmadığı için yukarı almamışlar. Alsınlar mı?”

Umursamazca baş salladım. Ne söyleyeceğini, nasıl bir ifadeye sahip olduğunu görecektim. Biraz önce karşımda pişmanlıktan ve geç kalmışlıktan can veriyormuş gibi görünen Muhsin’in ifadesinin tıpkısını onda da görmek istiyordum.

Seray’ı yaktıkları kadar yanmaları mümkün değildi ama yine de buna ihtiyaç duyuyordum.

Levent telefonda kısaca olumlu bir cevap verdikten sonra koridordaki sessizlik başa sardı. Sessizliğin sonu tekrar geldiğinde ise bunun kaynağı bu kez kulak tırmalayan bir ritimle olduğumuz yere taşan adım sesleriydi.

Koridorun diğer ucundan görünmeye başlayan, başımı çevirdiğim anda beni karşılayan manzaraya baktığımda kuruyan kanların etkisiyle karıncalanmaya başlayan avuçlarımı daha fazla sıkmış, karnıma doğru çekmiştim.

Bu koridora hakkımızda hiçbir şey bilmeyen biri getirilse, koridora giriş yapan bu kadının içeride can çekişen kadının annesi olduğunu tahmin edebilmesi mümkün olmazdı. Hatta bu son tahmini bile olmazdı.

Soğukkanlı bir ifade, derli toplu bir giyim, sakin adımlar…

Sol çaprazımda kendi kendine sarılmış sessizce hıçkırıyor olan Beste’nin ya da Atalay tutmasa yere kapaklanacak gibi titreyen annemin haliyle karşılaştırıldığında Gülden Öcal sanki içerideki kadına yedi kat eldi.

Gittikçe yaklaştı. Artık adım atmasına gerek kalmayacak kadar yakındaydı. Bir adım arkasında da kocası vardı. Adını dahi hatırlamıyordum ama onun yüzünde bile Gülden’den daha belirgin bir üzüntü vardı.

Tüm hazırlanmışlığına ve soğukkanlılığına rağmen Gülden’in bir sonraki hamlesi olabilecek en yanlış hamleydi: Karşısına dikilebileceği, ağzını açabileceği birden çok seçenek varken beni seçmişti.

Karşıma doğru geçmiş, yüzüme birkaç saniye baktıktan sonra konuşmuştu. “Nasıl?” demişti sadece.

Nasıl?

Oturduğum sandalyede sarsılacağım şekilde, başım geriye düşüp duvara çarpacak kadar sert bir biçimde yüksek bir kahkaha attım. Sinirlerim harabeden ibaretti. Aklımı yitirmenin eşiğinde değildim artık, eşikten atlamıştım çoktan.

Ona cevap vermedim.

Tepkimden irkilerek kenara çekilmiş, bana uzak sayılabilecek bir sandalyeye usulca yerleşmişti. İkinci kez sormayı ya da başka birinden bir şey öğrenmeyi dahi denemiyordu. Az önceki sorusunun zorunluluktan olduğunu, cevabını almak için direnmeyeceğini biliyordum. Beni delirmiş bir hale sürükleyen de buydu.

Gülden’in tavrı ve gecikmesi etraftan da yeterince garip bakış toplamıştı. Herkesin iyice kafasının karıştığını anlamamam mümkün değildi. Önce Muhsin ve şimdi de Gülden…

Gülden’e onu öldüresi varmış gibi bakan tek kişi Beste’ydi. Bu kadın hakkında benden daha fazla ayrıntı bildiğinden emindim. Böyle bir anın içinde olmasaydık bir şeyler öğrenmeye de çalışırdım ama her şey öyle anlamsız geliyordu ki kılımı kıpırdatamıyordum.

Aradan dakikalar geçti, dakikalar saatlere karışmaya başladıysa da haberim olmadı.

Açılmasını uzun süredir beklediğim kapı en sonunda aralandığında omuzlarımdaki eller de, üzerime uygulanan kuvvet de bir an için etkisini kaybetmişti.

Ayağa fırladığımda kapıya doğru gitmek istedim ancak dışarıya çıkan kişi çivilenmiş gibi yerimde donmama neden olmuştu. Aslında sorun çıkan kişi değildi, o kişinin haliydi.

Muhsin Paker’i içeriye girerken olduğundan çok daha fazla darmaduman bir halde gördüğümde zihnimde yankılanan tek bir şey vardı.

Kaybettin.

Kime ait olduğunu bile bilmediğim suçlayıcı bir ses zihnimde yankılanırken onu taklit eder gibi dudaklarımı aradım. “Kaybettim,” diye mırıldandım ancak sesim çıkmadı.

Kanımın fokur fokur kaynamaya başladığını, aynı anda birden fazla yıkımı yüklenen bedenimin parçalanmak için sabırsızlandığını hissederken son kalan gücümle öne doğru atıldım. “Öldü mü?” diye haykırdım delirmiş bir halde. “Gitti mi?”

Muhsin’i kavramak, onu olumsuz bir cevap verene kadar sarsmak istiyordum ama sırtını yaslayabildiği ilk duvarda kayarak yere çökmüş, duvarın dibinde kalakalmıştı.

Duyduğum tüm sesler yoğun uğultulara dönüşürken dizlerim beyaz zemine sertçe çarpacak şekilde yere çöktüm.

Beni olduğum yerde ölüp gitmekten, aşağı atlamak üzere olduğum ipten geri çeken Muhsin’in sonunda açabildiği ağzıydı.

“Yaşıyor,” diyebilmekte bu denli geciktiği için ömrümden kaç yıl çaldığını bilmiyordu. Birkaç saniye için bile Seray’ı kaybettiğim bir anın içinde olduğumu sanıyorken canımın ne kadarını eksilttiğini bilmiyordu.

“Yaşıyor ama beni öldürdü,” diye mırıldandı başını ağır ağır arkasındaki duvara vuruyorken. “Kalbi ellerim altında bir kez daha durduğunda beni öldürdü. Şimdi yeniden atıyor kalbi.”

Rahatlamış gibi hissetmeliydim ama olmuyordu. Boğuluyormuş gibi hissedişim geçmiyordu.

“Görmem lazım,” dedim aceleyle. “İyi olduğunu görmem lazım.”

“Yoğun bakıma alınacak,” derken kısık gözlerle yüzümü süzüyordu. “Görsen de iyi olduğunu hissedemezsin, iyi olması için zamana ihtiyacı var.”

Zamana ihtiyacı vardı. İhtiyacı olan her şeyi önüne sererdim ama elimde hiç zaman yoktu sanki. Bekleyebileceğim, sabredebileceğim zaman kalmamıştı.

“Göreceğim,” dedim direterek. Öyle ya da böyle görecektim onu.

Bir şey söylemedi. Bakışlarını yüzümden çekti. Seray’ın irislerinin aynısı onda da vardı. Düşününce Seray’a bıraktığı ve bir eşini kendisi taşıdığı çok fazla şey vardı. Seray’ın ona baktıkça bununla yüzleşmesi gerekmesi herkesin taşıyamayacağı kadar ağırdı.

Bunun rahatsızlığı ile geri çekilerek çöktüğüm yerden kalktım. Muhsin’den tamamen uzaklaşacakken gözüme çarpan ifadesi yüzünden kaşlarım derince çatıldı. Nereye baktığını görmeden önce nasıl böyle nefret ve iğrenme ile dolu bakışlar atabildiğini bir an için anlayamamıştım.

Baktığı ve baktıktan hemen sonra ayağa fırladığı noktada oturan kişiyi gördüğümde daha önce yan yana geldiklerine şahit olmadığım ve aralarında ne tür bir iletişim olduğunu gerçekten bilmediğim bir ikilinin tam arasındaydım.

Muhsin’in nefrete ve öfkeye bulanan bakışlarının odağında Gülden vardı.

Aralarındaki mesafeyi aşması birkaç saniye kadar kısa sürmüştü. Kimsenin kestiremeyeceği ve dolayısıyla engel olamayacağı bir hızda Gülden’e doğru atıldığında bir eli hızla çenesine uzanmış ve kadının yüzünü sertçe kavrayarak bakışlarını yüzüne dikmişti.

“Derdin neydi?” diye soludu Muhsin. Görebildiğim kadarıyla öfkeden titriyordu. “Derdin neydi Allah’ın belası?”

Gülden’in eşi burada beklediğimiz süre uzadığında gözden kaybolmuştu. Şu anda Gülden’i tutup geri çekecek olan tek isim de oydu.

Gülden, Muhsin’in elini itebilmek için bileğine yapışıp çekiştirdiğinde İzel’in sesini duydum. “Baba…” diye mırıldanmıştı çaresizce.

Hiçbir şeyi umursayamıyordum. Bu koridorda herkes birden birbirinin üstüne atlayıp kavga etmeye girişse dahi kıpırdamayacaktım. Umurumda olan tek bir şey vardı. O da birkaç kapı ilerimdeki karımdı.

Muhsin’in kızının sesini duyduğunda onun gözü önünde böyle bir şekle bürünmemek için kendisini geri çekeceğini düşünmüştüm ancak başını bile çevirmemişti. Bu adama dair bir şeyler biliyor muydum yoksa bildiklerim sadece tahminlerden mi ibaretti anlayamıyordum.

Muhsin’in birden Gülden’i kolundan tutup beni önüme doğru sürüklemesi de tıpkı bu ana kadarki hamleleri gibi beklenmedikti.

“Anlat,” dedi tükürür gibi.

Gülden, Muhsin emreder gibi konuştuktan sonra rahatsızca kıpırdanıp göz ucuyla bana bakındı. Kaşlarım derince çatılmıştı. “Neyi anlatacak?” dedim dümdüz bir suratla.

“Her şeyi,” dedi Muhsin tek nefeste. “Korkunç bir yalanı hepimizin hayatına nasıl doladığını anlatacak.”

Gülden uzaklaşmak için kıpırdadı ama kolunu tutmakta olan adam buna müsaade edecek gibi değildi. “Hadi!” diyerek gürledi birden Muhsin. “Tek amacı hayatımı altüst etmek sandığım, bana sırf bu yüzden yaklaşacak ve hem kendisini hem beni bitirecek sandığım kızımın aslında senin iğrençliklerinden haberinin bile olmadığını anlat.”

Aklım karmakarışıktı. Anlayamıyordum.

Muhsin’e boş bakışlarla baktığımda birden tüm gücü bitmiş gibi Gülden’i tutmayı bıraktı. Gülden’in arkasını dönüp kaçacağını sandım ama tek yaptığı geriye doğru korkak bir adım atmak olmuştu.

Avuç içlerini şakaklarına doğru bastırıp başını patlatmaya çalışır gibi sıktı Muhsin. Koridorda bulunan herkesin bize dikkat kesildiğinin farkındaydım. Duyduklarını yayacak birileri olduğundan değildi endişem ama bir an için Seray’a dair özel bir konunun böyle alenen bağırılıp çağırılması rahatsız hissettirmişti.

Muhsin’i omuzundan iter gibi koridorun diğer ucuna yönlendirişim bu yüzdendi. Karın ağrısını öğrenmem gerekiyordu.

Muhsin direnmeden oraya doğru ilerlerken aradan sıvışabileceğini düşünen, Muhsin’in aksine Seray ile tek bir ortak özelliği dahi olmayan kadına doğru baktım. “Sen de.” dedim soğukça. Bugün karımdan başka kimseye acımam olmadığını yeterince kavramışlardı. İkiletmeden küçük adımlar atmaya başlaması bana kalırsa bu nedenleydi.

Koridorun diğer ucunda duran sandalyelerden birine yıkılır gibi yerleşen Muhsin’e doğru baktım önce. Dirseklerini dizlerine yaslamış, yüzünü de avucuna doğru kapatmıştı. Gülden ise ayakta, ondan olabildiğince uzaktaydı. İkisini de karşımda görebilecek bir açıyla duruyordum.

Konuşmaya başlamasını beklediğim kişi yüzünü elleriyle kapatmış olan Muhsin değildi ancak ilk duyduğum ses ona aitti.

“Ortak bir arkadaş grubunun içindeydik,” diyerek birden konuşmaya başladığında kastettiği kişinin Gülden olduğunu anlamıştım. “Ben evlenmeden önceden beri arkadaş sayılırdık, hiçbir zaman bir şeyler hissetmedim ama ben hissetmedikçe o beni takıntı haline getirdi. Birsen ile evlendikten sonra onu tamamen etrafımdan uzaklaştırdım aynı ortamda bile bulunmamaya başladım.”

Gülden’in anlatılanlara tepkisini görebilmek için bir an ona baktım ama tek yaptığı karşısında kalan duvara kilitlenip durmaktı.

“Yasmin doğduktan kısa bir süre sonra Birsen ile ağır bir kavga ettik. Kendimi kontrol edemeyeceğimi anladığımda uzaklaşıp sakinleşmek istedim, evden çıktım. Arkadaşlarımı aradım. Buluştuk.” Yüzünü bir an için ellerinden kaldırıp başıyla Gülden’i işaret etti. “O yoktu tabii. Tutup da onu çağıracak değildim. Karımla tartışmış olmanın huzursuzluğuyla köpek gibi içtim. Otuz yıl önce o gece sarhoş oldum ve bir daha ağzıma içki alamayacak kadar pişman oldum zaten.”

Gerginlikle omuzlarımı kastım. Dinleyeceklerimin sonunun iyi bir yere bağlanmayacağını zaten biliyordum ama detaylarıyla öğrenmek farklıydı. Aklımın bir yarısı, hatta belki tamamına yakını Seray’da idi. Konu onunla ilgili olmasa burada durup bir şeyler dinlemem de mümkün olmazdı zaten.

“O gece hangi boktan akıllı Gülden’i çağırdı ve onun bana yaklaşmasına göz yumdu bilmiyorum. Aklımdaki bulanıklık hiç geçmedi, o gece olan biteni hiç hatırlamadım. Sadece arkadaşlardan biri Gülden yanımıza geldiğinde Birsen’miş gibi ondan özürler dilemeye başladığımdan bahsetti yıllar sonra. Başka hiçbir şey yok hafızamda.”

Bu ne boktan bir durumdu?

Gülden’e doğru baktım. Kendisini sarhoşluktan karısı sanan bir adamdan kaçıp uzaklaşmak yerine onunla birlikte mi olmuştu? Bu muydu?

“Bir iki ay sonra aradı, hamile olduğunu ama aldıracağını ve asla böyle bir şey istemediğini söyledi. Ne diyeceğimi bile bilmeden kaldım zaten. Kapattı. Aylar boyunca bir daha haber almadım, o aramadığı için bebeği aldırdığını düşündüm.” dedikten sonra sinirleri bozulmuş gibi güldü. “Nasıl bir şeytan olduğunu o zamanlar tam anlamış değildim. Aylar sonra beni arayıp ‘kızımız oldu’ demesini sindirebilmem çok uzun sürdü. Ne yaptığımı bile hatırlamadığım bir gecenin hesabını kendime bile veremiyorken yeni doğmuş bir bebeğe karşı ne hissedeceğimi bilmiyordum.”

Gülden hiçbir şekilde araya girmiyordu ve bu da Muhsin’in saf gerçekleri anlattığını doğruluyordu.

“Birkaç hafta vicdanımın altında ezildim. Birsen’in yüzüne bakamadım, Yasmin’i kucağıma bile alamadım. Sonra her Yasmin’e baktığımda kanımı taşıyan bir başka bebeğin de varolduğunu düşünmeye başladım. Gülden’i aradım. Bebeği nüfusuma alacağımı, kendisinin umurumda olmadığını ama bebeği koruyup kollayacağımı anlattım.” Muhsin bu cümlenin sonunda göz ucuyla Gülden’e doğru baktı. Yüzünde aynı nefret bakiydi. “Buna gerek olmadığını, benimle hiçbir bağı olmasını istemediğini ve sadece masraflarını karşılamamın yeteceğini söyledi. Her ay istediği miktarda parayı verirsem bebekle kendisinin ilgileneceğini ve yakında zaten bir başkası ile evleneceğini söyledi. Söylediği tek kelime bile doğru olmaz mı bir insanın? Nasıl bilebilirdim?”

Gülden’in Seray’ın liseye başladığı dönemlerde evlendiğini biliyordum. Dolayısıyla o zamanlar evlenecek oluşu yalandı. Tıpkı bebekle ilgileneceğini söylemesi gibi…

“Söylediği miktarın da üstünde para yolladım. Onu rahat ettirmesi için, hiçbir şeyinin eksik olmaması için ne kadar gerekecekse… Başlarda bebeği görmekten çekindim, görürsem aklımdan zaten çıkmayan bebek hiç gitmez sandım. Cesaretimi topladığımda ise Gülden bunun çocuğa iyi gelmeyeceğini söyledi ve engel oldu. Daha fazla üstelemedim. İyi olduğunu, neler yaptığını ara ara Gülden’den öğrendim ve ilkokula başladığı dönemden sonra da artık Gülden ne para istemeye aradı ne de benim aramalarımı açtı.”

Kaşlarımı çattım. Seray’ın bunları duysa neler düşüneceğini kestiremiyordum. Annesinin babasından yıllarca kendisi sebebiyle para aldığını ve buna rağmen kendisine iyi bakmadığını öğrense… Ne olacaktı?

Muhsin başını kaldırdı. Gözlerimin içine bakmaya başladı. “Yıllar geçti. Ben artık bu olanların üstünü tam olmasa da örttüm, kendime bile hatırlatmamaya başladım. Sonra… Yıllar sonra başhekimi olduğum hastanede gencecik bir doktor işe başladı ve ben o kadın karşıma geçip ‘ben senin kızınım’ diyene dek onda ilgimi çeken tek şeyin başarısı olduğunu sanıyordum.”

Sinirle araya girdim. “Karşına geçtiğinde onu bunu yaptığına pişman eden adammış gibi konuşmuyorsun,” dedim. “Benim bilmediğim daha neler oldu bilmiyorum ama gözlerimin önünde onun işinden olması için çabaladığına şahit oldum. Bu kadarı bile seni korkunç bir adam yapmaya yetiyor.”

Muhsin’in bakışlarında pişmanlık filizlenmeye başladığında konuşmayacağını sandım ama yanılmıştım.

“Seray’ın tek istediğinin benim hayatımı mahvetmek olduğuna, günbegün bu hırsla büyüdüğüne inandım çünkü. Bir anda hayatıma girmiş olmasının tesadüf olmadığını, usul usul bunca yıl uzağında oluşumun intikamını almak istediğini duydum.”

Garip bir şaşkınlıkla güldüm. “Çocuk mu kandırıyorsun sen?” diye sordum. “Kimin aklına ilk gelen bu olur durup dururken?”

Titriyor olduğunu şimdi fark ettiğim elini kaldırıp Gülden’i işaret etti. “Aklıma ilk gelen bu değildi, ilk duyduğum şey buydu.”

Bunca şey duymuştum. Bir süredir Muhsin susmadan konuşuyor bana otuz yıllık bir meseleyi anlatıyordu ama bu kısım gelene dek aslında tam olarak şaşırmadığımı ve öfkemi tam anlamıyla hissedemediğimi fark edememiştim.

“Sakın,” dedim başımı iki yana sallayarak. “Anladığım şeyi yapmış olma, sakın.” Bakışlarım Gülden’in üzerindeydi. Seray’ı kaybetmenin eşiğindeyim diye algım kapanmış olmalıydı, aksi mümkün olmamalıydı.

Gülden olduğu yerde küçülmek ister gibi geriye yaslanmaya çabaladı. Utandığını ya da pişman olduğunu hissetmek isterdim ama hissettiği şeyin kaynağı sadece korkuydu, görüyordum. Benden korkuyordu.

Eğer bir itiraz gelmezse korkmaya devam da etmeliydi.

“Doğru düzgün görüşmediklerini bilmiyordum bile,” diye mırıldandığını duydum Muhsin’in. “Ben hayatında yoktum ve her şeyinin annesi olduğunu zannettim. Ona benzediğini… Karşımda gözleri benim aynadaki yansımammış gibi bana baksa da içindeki ateşin annesinden olabileceğini sandım. Gülden bunca yıl rahat rahat yaşamamın sonunun geldiğini, kendisinin yapamadığını kızının yapacağını söylediğinde ona inandım.”

Seray’ı uzaklaştırma çabası, ailesini korumak ister gibi sürekli savunma halinde oluşu, korkuyla karışık öfkesi…

“Ne zaman farkına vardın?” diye sordum yorgunlukla.

“Herkes her şeyi öğrendiğinde… Gülden’in karşısına onun birilerine bir şeyler yetiştirmesinden korkmadan çıkabildiğim ilk anda.”

Seray geçenlerde Yasmin ve İzel ile yüzleştikten sonra…

Muhsin’in kavrulduğu suçluluğun aksine bir kenarda öylece duran Gülden’e doğru baktım. “Ne kadar eskide kalmış olursa olsun karımın bugününe etki eden herhangi bir olumsuzluğa karşı aklımı kaybetmiş gibi tepkiler verdiğimi biliyor muydun?”

Ona oturup Yener aptalının nasıl sinirlerimi bozduğunu anlatamazdım ama kısaca özetlemiştim. Fazlasıyla da ciddiydim.

Kim olduğu, ne olduğu ya da ne kadar eskide kaldığı umurumda değildi.

Ucunun Seray’a dokunması mantığımın beni terk etmesi için yeterliydi.

Neden böyleydi peki?

Karımı kanlar içinde kucağımda son nefesini verir gibi can çekişirken görmeden önce buna bir cevabım yoktu. Vardı ama yok sanacak kadar korkaktım. Şimdi ise cevap tamdı. Zira onu kaybetmekten başka hiçbir şeyden korkmamam gerektiğini olabilecek en ağır yoldan öğrenmiştim.

 

 

~

 

 

“Seninle geleyim, arabayı almaya öyle giderim abi. Evde oyalanacak mısın sanki? Hemen buraya döneceksin, biliyorum.”

Teoman’ın yoğun ısrarı Cevahir’eydi ancak etkisinin yeterli olduğunu söylenemezdi.

“Döneceğim,” dedi Cevahir. Yoğun bakıma alınmış olan karısını henüz görememiş olsa da, doktorunun -aslında babasının- içeriye kimsenin girmemesi konusundaki yasağı nedeniyle önü kesilmiş olsa da dönecek ve bir şekilde Seray’ın yanına varacaktı.

Eğer tahmin etmediği bir konuşmaya kulak misafiri olmasaydı, Cevahir şu anda yasağı çiğniyor olurdu hatta. Temizlenmesi aceleymiş, hastanede bu hallolamazmış gibi eve gitmesi gerekiyormuşçasına birden eve gitmek üzere ayaklanması tamamen kulak misafirliğinin eseriydi.

‘Şu an sırası değil, Doğan. En azından Seray’ı bi’ görsün ve biraz da olsa sakinleşsin. Ben ilgileneceğim güvenlik konusuyla.’

Levent’in Doğan ile olan konuşmasına şahit olmuştu Cevahir. Bu şahitlikten kimsenin haberi yoktu elbette. Aksi halde binbir araştırma ile işe aldığı ve tek amacının Seray’ın daha güvende olmasını sağlamak olduğu yeni güvenlik görevlisinin Cavit Avcıoğlu ile bağlantılı olduğunu bu gece öğrenebilmesi mümkün olmayacaktı.

“Arabamı oyalanmadan gidip al,” dedi Cevahir karşısında tereddütle durmakta olan Teoman’a. En son Seray’ın kullanmış olduğu, Beril ve Doğan’ın evinin önünde kalan arabanın şu an Cevahir için hiçbir önemi yoktu aslında. Araba orada sonsuza dek kalabilirdi hatta ancak diğer herkes bir şekilde kendi halindeyken Teoman’ın bir gözü alışkanlıkla sürekli Cevahir’in üstündeydi ve Cevahir’in bu göz hapsinden kurtulabilmek için bir bahane üretmesi gerekmişti.

Teoman şu anda ne yaparsa yapsın ikna edemeyeceğini kabullendiği adamı daha fazla zorlamamak adına ısrarını kesti. Henüz beklediği patlamayı dahi yaşamamış olduğu için herhangi bir zorlamanın onda neye yol açacağını tahmin edemiyordu.

Teoman kendi kullandığı arabanın anahtarını Cevahir’e bıraktıktan sonra sessizce uzaklaşmış, Cevahir’in arabasını bir an önce almak üzere harekete geçmişti.

Cevahir ise hareketlenip binadan çıkmadan önce sanki kısacık bir süre önce orada değilmiş gibi Seray’ın alındığı yoğun bakım odasının önünde bulmuştu kendisini. Odanın dışarıdakilerin içeriyi görebilmesini sağlayacak olan bir camı vardı ancak o cama çekili olan kalın katman buna engeldi.

Koridorda ayrıca bekleyen hastane güvenlikleri de vardı ancak Cevahir herhangi bir sorumsuzluk halinde rastgele birinin buraya gelip Seray’a dair herhangi bir şeyin basına sızmasına neden olması ihtimalinden kaçıyordu. Aksi halde onu görmesine engel olacak bu duruma mutlaka itirazı olurdu.

Odanın karşısında, normalde burada olmadığı belli olan bağımsız bir sandalyede oturan tek bir kişi vardı. Cevahir, Teoman’ın yanına gitmeden önce burada bekliyorken de yine aynı kişi tam o noktadaydı.

Muhsin Paker oturuyordu odanın karşısındaki sandalyede.

Herhangi bir olumsuzluk gelişirse ona haber yollanacağı belliydi, resmi olarak bu hastanenin bir doktoru olmasa da Seray’ın doktoru şu anda oydu. Tüm personel de acil durumda ona haber vermek üzere bilgilendirilmişti.

Ancak Muhsin bunu yeterli bulmamıştı. Odanın karşısında bir nevi kamp kurduğunda ona mutlaka haber vereceklerini söyleyen tanıdık çalışanlara da ‘asansörde ya da başka bir sebeple kaybedecek birkaç dakikam yok’ demekle yetinmişti.

Cevahir sessizdi ona karşı. Acıyor ya da üzülüyor değildi ancak dokunmuyordu da. Duyduklarından sonra aklı karman çorman bir hal almıştı. Gülden’in korkudan titreye titreye kaçan, ileride ne olacağını bilmediği için panikle gözden kaybolan halinin tam aksine Muhsin, Seray’ın kapısında nöbetteydi. Bu zıtlık Cevahir’de de kafa karışıklığı yaratıyordu.

“Bir saat içinde döneceğim,” dedi Cevahir.

Muhsin’in bakışlarının karşısındaki kapıdan ayrılmasına sebep olan bu açıklama olmuştu. Ağır ağır Cevahir’e doğru döndükten sonra dudaklarını araladı. “Nereye?” diye sordu. İçeriye girebilmek için kendisine direneceğini sandığı adamın bir saatliğine dahi bir yere gitmesi aklına yatmamıştı.

“Eve,” dedi Cevahir kısaca.

Muhsin duraksadı. “Doğruyu söylediğinde ortalığı ayağa kaldırmam,” dedi. “Buradan uzaklaşmana sebep olabilecek şeyin normal bir şey olamayacağını biliyorum.”

Cevahir kaşlarının havaya kalkmaması için kendisini kasmak zorunda kalmıştı. Sessizce beklediğinde Muhsin omuzlarını belli belirsiz kıpırdattı. “Bir saatten uzun da sürse, ben burada olacağım.” dedi sakince. “Her kime bela olmaya gidiyorsan, acele etmene gerek yok dönmek için.”

Cevahir olağan bir konudan bahseder gibi konuşup yeniden önüne dönen adama birkaç saniye donuk bir şekilde bakakalmıştı. Hastaneden çıkmasına, Seray’la aynı çatının altında olmak yerine uzaklaşmasına neden olanın ne olabileceğini birkaç saniye içinde çözümleyen adamın tavrına şaşkındı.

Sanki… Durum müsaade etse ‘her nereye gidiyorsan ben de geleyim’ demek üzere gibiydi. Cevahir onun yanında daha fazla durmadan, içinde fokurdayan öfkenin ilk karşılayacağı kişinin yanına varmak için hareketlendi.

Koridordan uzaklaşmadan önce dalgınca odanın duvarlarının ardına bakınmış, içeriyi görememesine ve Seray’ın da onu göremeyeceğini bilmesine rağmen çaresizce oyalanmıştı.

Hastaneden eve doğru uzanan yol çok uzun değildi. Cevahir çoktan evdeki diğer güvenlik aracılığı ile diğerinin ortadan kaybolmadığından emin olmuştu. Seray’ın hastanede olduğu basına sızmış olduğu halde evi hızla terk etmemiş olmasına bakılırsa ya fazla salaktı ya da fazla zeki…

Yerinden kıpırdamayacak kadar plansız da olabilirdi, yerinden oynasa da Cevahir’in onu bulacağını bilerek ‘hiçbir şeyden haberim yoktu’ rolü yapmak üzere evde duracak kadar sinsi de olabilirdi. Her iki ihtimalde de Cevahir’in aklındaki sonuç değişmiyordu gerçi.

Araç plakası tanıdık olduğundan bahçeye açılan kapı direkt aralanmış, ancak henüz sürücü koltuğundaki kişinin Cevahir olduğu fark edilmemişti. Cevahir arabayı rastgele bir konumda durdurup arabadan indiğinde ise bulundukları alandan aynı anda adımlamaya başlayan iki adam da dikkat kesilmişlerdi.

“Geçmiş olsun, Cevahir Bey. Duyduklarımıza çok üzüldük.” Cevahir bakışlarını yıllardır kendisi ile çalışan eski güvenlik görevlisine değdirmedi, oysa tek konuşan oydu.

Yüzünde duvar gibi bir ifade ile kendisine bakmakta olan Cevahir’i ve asla bakışların üzerinden ayrılmadığını gören diğer güvenlik ise içten içe titremekteydi.

“Sen de üzüldün mü?” diye sordu Cevahir soğuk bir sesle. Adam ne yapacağını tam olarak bilemez bir halde kalakalsa da başını hafifçe olumlu anlamda sallayabilmişti en sonunda. Cevahir de onu taklit eder gibi başını oynattı.

“Ben de üzgünüm,” dedi Cevahir öne doğru bir adım atıp adama doğru yaklaşırken. Diğer güvenlik kafası karışmış bir halde durumu izliyor ancak patronunun neyi amaçladığını anlayamadığından ses çıkartamıyordu. “Üzülmeye pek alışkın değilim gerçi, beni üzmek için bayağı çabalamak ve sayılı konulardan birine parmak basmak lazım.”

Genç olan güvenlik kendisine doğru adım atmış olan Cevahir’den refleksle uzaklaşacak oldu, geriye doğru atacağı adımı kesen yakasını bir anda kavrayan Cevahir olmuştu. “Tüm konuları sayıp vaktini çalmayacağım,” dedi Cevahir dudağının kenarı kıvrılmışken. “Ama her konu tek bir kişiye bağlanıyor, ipin ucu karıma dokunduğunda ben çok üzülebiliyorum böyle.”

Durumun ciddileştiğini ve nereye bağlanacağının belli olmadığını gören diğer güvenlik konuşacak oldu. “Cevahir Bey-…” diyerek ağzını açtığında Cevahir boşta olan elini durmasını işaret eder gibi kaldırdı. “Uzaklaş, en az on metre. Hemen.”

Adam dudaklarını birbirine bastırıp kararsızlıkla yerinde sallandığında yakasından hayatı ipe asılmış gibi gerginlikten titreyen genç konuştu. “Abi gitme,” diye telaşla seslenmişti.

Cevahir başını iki yana yavaşça sallayarak sinirleri bozuk halde güldü. “Gitmesin öyle mi?” diye sordu çocuk eğler gibi. Yakasından tuttuğu adamı solunda kalan bahçe duvarına doğru bir anda savurup kafasını duvara çarptıktan sonra devam etti. “Gitmese sen benim elimden kurtulacaksın öyle mi?”

“Ne karşılığında lan?” diye gürledi Cevahir. “Ne verdiler de sen böyle bir orospu çocukluğu yapabildin? Seray’ı kimden korumaya çalıştığımı ezbere bildiğiniz halde, zarar göreceğini bile bile sen ne karşılığında karımın canını hiçe saydın piç herif?”

Her cümlenin sonunda yüzünü tek seferde dahi dağıtacak kuvvette yumrukları yemeye başladığı için adamın konuşabilmesi mümkün değildi. Cevahir bunu bile bile, cevap vermemek inisiyatifindeymiş gibi ve sanki vereceği herhangi bir cevaba ikna olacakmış gibi suskunluğuna daha da öfkelenip adama iyice yüklenirken diğer güvenlik de duyduklarıyla birlikte geriye çekilmiş, şaşkınlık ve öfke karışımı bir halde hareketsiz kalmıştı.

Neredeyse dört aydır tanıyor olduğu Seray Avcıoğlu’nun -eşinin aksine- kendilerine yüzü asık baktığı dahi olmamıştı. Sürekli ölçülü gülümsemelerle ve nazikçe bir şeyler söyler ya da gerekirse isterdi. Son zamanlarda onun güveliği ile ilgili alarmdalarken de pürdikkat elinden geleni yapmaya çalışmıştı fakat yanında bir köstebek çalışıyor olduğundan haberi olmamıştı belli ki.

Cevahir artık hareket edecek hali kalmayan, bıraktığında yere yığılacak olan adamı iğrenir bir ifadeyle zemine savurduğunda nefes nefeseydi. Kusmaya başladığı öfke öyle bir anda bitip gidecek gibi değilken merdivenin en alt basamağındaki bir adama iki yumruk vurmak elbette rahat etmesine yaramamıştı.

Elindeki kurumuş kan lekelerine adamın burnundan ve patlayan dudağından sızan kanlar karıştığı için yüzünü buruşturdu Cevahir. Yönünü aceleyle eve doğru çevirdi.

Arkasını döndüğünde güvenlik görevlisi konuşmuştu. “Teoman Bey’e haber vereceğim ben, bu durumu daha önce fark edemediğim için affedin Cevahir Bey. Bilsem… İnanın sizden önce ben bu hale getirirdim, Seray Hanım için çok çok üzgünüm. Rabbim şifa versin, kalbinin temizliği ömrüne ömür eklesin.”

Cevahir adama doğru bakmadı ancak adımları bir an için duraksamıştı. ‘Kalbinin temizliği ömrüne ömür eklesin…’ Hayatında ilk defa duyuyordu bu dileği ancak karısı için olabilecek en sağlam dilek olduğunu hızla fark edebilmişti.

Hastanede olan kendisi olsa ve birinin duası böyle göğe yükselse sonuç bulmazdı belki ama Seray için kabul olabilecek bir duaydı bu. Bin parçaya bölünmüş, bölünmüş her parçasının sebebi bir başkası olmuş olan karısının kalbi her şeye rağmen temizdi. Cevahir’in ve onunla birlikte hayatına giren insanların aksine Seray’ın kalbinde kötülüğün gölgesi bile yoktu.

Saat çoktan gece yarısını geçmişti artık.

Cevahir evin kapısına vardığında uzanıp cebinden çıkarttığı anahtarını oraya bırakalı uzun saatler geride kalmıştı. Sabahın ilk ışıklarında karısı derin bir uykuda iken uyanıp dakikalarca onu seyretmiş, yüzüne ve teninin açıkta kalan her yerine usul usul dudaklarını bastırmış ve kulağına ‘döndüğünde onsuz kaldığı saatleri telafi edeceğini’ fısıldadıktan sonra önce yataktan ve hemen ardından da evden çıkmıştı.

Evin kapısı geriye doğru yavaşça açıldığında Cevahir içeri girmeden önce onu bir kuvvet yerine sabitlemiş gibi biraz beklemişti. Sabah bu kapıdan çıkan adam ile şimdi içeriye girecek olan adam görünüşte aynı dursa da değildi aslında. Yıkım getirmek için esip gürleyerek evden çıkan adam, bir başkasına getirmeyi hayal bile edemediği bir yıkımı kendisi yaşamış halde kapının eşiğindeydi şimdi.

Cevahir antreye attığı ilk adımdan sonra kapıyı rastgele bir hızda itip kapattı. İleriye doğru yürüdüğünde peş peşe iki farklı yerde hissetmişti. Değişim çok hızlıydı.

Önce cennetteymiş gibi burnuna yoğun bir lavanta kokusu dolmuştu. Bir başkası için sıradandı belki bu koku ama Cevahir için öyle değildi. Normalde de evde yer yer bu koku vardı ama sanki bu gece bir cezaymışçasına koku delice yoğundu.

Kokuyu cezaya çeviren ve cennetteymiş hissini de cehennem ile değiştiren şey belliydi. Kokunun cennetle bağdaşmasını sağlayan Seray burada değildi. Cevahir’in bu kokuyu duyumsamayı en sevdiği yere, karısının tenine gömülmesi mümkün değildi.

Bir an için lavanta kokusu Cevahir’in nefreti oluverdi. Seraysızken bir anlamı yoktu.

Cevahir dalgın ve ne yaptığını bilmez adımlarla bu kattaki en yakın banyoya adımlayıp ellerindeki kan lekelerini yıkamaya başladı. Baktığı yeri görmüyor, yaptığı işin ne olduğunu doğru düzgün anlayamıyordu.

Göğsünde bir baskı vardı. Baskı ‘Seray kayıp’ denildiğinde başlamıştı. Her yeni haberde artmış, her saat katlanarak büyümüş ve bütün bedenini ele geçirecek kadar yayılmıştı.

Elleri büyük ölçüde temizlenmişken bunun farkına varması da biraz sürdü. Aynadaki aksi ile bakıştı, bir şey görmesi gerekiyormuş gibi rengi çekilen yüzünü izledi.

Orada kaç dakika kaybettiğinden habersiz bir halde banyodan çıktığında yoğunluğunu hayal ettiğini sanan mantığına karşı verdiği savaşı kazanan içgüdüsü Cevahir’i salona doğru sürüklemişti. Koku, karısını özlemekten yitirdiği aklının bir oyunu olamayacak kadar gerçekti.

Salonun geniş kapısından içeriye girdiği anda Cevahir Seray’ın kalbini kanatan bıçağın şimdi kendi boşluğuna saplandığını hissetmişti.

Yemek masası, parkelerin üstü… Kuru lavanta dalları her yerdeydi.

Masanın üzerinde içi yarı dolu bir çay fincanı duruyordu. Fincanın ilerisinde boy boy vazolar diziliydi.

Manzara Cevahir’in aklına tek bir cümle getirdi.

‘Bu evde hiçbir şey benim değil, istersen başıma yık her parçasını’ diye bağıran Seray’ı duymuştu zihninde. Karısının benimsemekten kaçtığı eve ona sormaya gerek duymadan yeni eşyalar aldığını bu gece fark etmek istemezdi.

Karısının yarım bıraktığı çay fincanını, düzenlemeye çalıştığı fakat evden apar topar çıktığından olsa gerek darmadağınık duran lavanta dallarını hiç bilmemeyi isterdi. Bu gerçekten kaçmak, burayı böyle bıraksa ne zaman Seray’ın gelip işine devam edebileceğini bilebilmek isterdi.

En yakınındaki koltuğa boş bir çuval gibi yığılıp kaldığında bakışlarını oradan ayıramıyordu. Birkaçı doldurulmuş yeni vazolar Cevahir’in bizzat alıyor olduğu ve karısının evin dört bir yanında kuruttuğu dallarla doldurulmuştu. Sırasını bekleyen vazolar ise öylece kalakalmışlardı.

Başına saplanan ani ağrıya direnmek ister gibi elleri şakaklarına doğru uzandı. Öne doğru düşecek gibi hissediyordu ama bakışlarını yere dökülmüş çiçeklerden ve boş vazolardan alamıyordu.

Aynı gün karısından iki ayrı yarım itiraf dinlemeyi ve üstelik bu itiraflardan birini fark ettiği sırada yalnız olmayı beklediği söylenemezdi. Önce kollarında acıdan titrerken ‘bendeki artık nefret değil’ diye mırıldanmıştı, sonra evde bıraktığı izleriyle ‘burası artık evim’ demişti. Cevahir her ikisine de geç kalmış olmanın ağırlığı ile olduğu yere gömülüp kaybolmayı diledi sessizce.

Dakikalar sonra etraftaki ilk hareketlilik, güvenlik görevlisinin haber verdiği Teoman ile birlikte gerçekleşmişti. Teoman, Cevahir’in arabası ile birlikte hastaneye geçmek üzere yola koyulmuş ve aklından Cevahir’in çoktan hastaneye döndüğüne dair tahminler üretmişken gelen telefonla birlikte son hız eve sürmüştü.

Kan revan içindeki yüzü ile yarı baygın görünen ikinci güvenlik görevlisini gördüğünde ve bu halinin nedenini kısaca diğer adamdan dinlediğinde ise bir tur da kendisi saldırmak istemişti karşısındaki harabeye ancak bunu erteleyerek Cevahir’in yanına koşturmuştu hemen.

Eve girip Cevahir’i salonun kapıya en yakın koltuğunda oraya ait değilmiş gibi otururken gördüğünde bir anlığına gözlerini kapatıp ona bakmaktan kaçmak istedi ancak yapamamıştı. Cevahir içeriye girenin kim olduğunu başını çevirmeden anlamış, dalgınca elini kaldırıp Teoman’a yere saçılmış çiçekleri işaret etmişti.

“Apar topar çıkmış,” diye mırıldandı Cevahir. “İçtiği çayı bile bitirmemiş, yere düşen lavantalarını toplamamış. Ben fark etmeden kuru çiçeklere çarpıp dökülmelerine neden olduğumda canlarını yakmışım gibi dertleniyorken, yere düşürdüğü çiçeklerini bile gözü görmemiş.”

Teoman dudaklarını birbirine bastırdı sıkıntıyla. Bu acelenin nedenini Doğan’dan öğrenmişti. Doğan, Beril’den dinlediği ayrıntıları Cevahir dışında kalan birkaç kişiye anlatmıştı o saatlerde.

“Beril biraz ağrısı olduğunu söylemiş,” dedi Teoman sessizce. “Vakit kaybetmemek için bunları daha sonraya ertelemiştir.”

Cevahir omuzları ve sırtı kaskatı kesilmiş halde Teoman’a doğru döndü ağır ağır. Beril’in Seray’ı eve çağırdığını biliyordu ancak bunun altında böyle bir sebep sunulduğundan habersizdi.

“Ağrısı…” diye mırıldandı Cevahir. “Var mıymış?”

Teoman sessiz kaldı. Sessizliğinin ne demek olduğu belliydi ama.

Cevahir güler gibi oldu. “Nasıl dürüst bir aileye sahibim ben böyle,” dedi alayla. “Her yanından samimiyet akan, sevgi dolu bir aileye sahibim.”

Teoman omuz silkti. “Yanlış insanlara aile demeyi bırak o zaman abi,” dedi beklemeden. “Gerçek kabul edebileceğin ayrı bir ailen var zaten. Evli barklı adamsın, konuşturma beni şimdi.”

Teoman biraz olsun durumu yumuşatmaya çalışsa da sona doğru sesi titremişti. Bu cümleleri genellikle Seray’a kurup ondan ters bakışlar almaya aşinaydı, şimdi onun yokluğunda Cevahir’i aynı cümlelerle teselli etmeye çalışmak ağır gelmişti.

“Bana hakaretler savurduğunda, nefretle baktığında, bana katlanamıyormuş gibi her hareketime delirdiğinde… Hiçbirinde kararımdan pişman olmadım, yanlış mı yapıyorum ya da yanlış mı yaptım demedim. Benim yüzümden kollarımda zar zor nefes alırken gözlerini kapattığında ilk kez pişmanlıktan kavruldum ama,” dedi Cevahir usul usul itiraf ederken. “İlk kez onu hayatıma dahil ettiğim için pişmanlık hissettim. İlk kez ‘bensiz olsa daha iyi mi olurdu’ diye düşündüm.”

Teoman ne diyeceğini bilemeyerek başını eğip sessizleşti. Ne dese de Cevahir’in aklındaki düşünceleri defedemeyeceğini biliyordu. Kısa bir süre sonra ise hızla konuyu değiştirdi. “Üstünü de değiştir, hastaneye dönelim abi. Gerekirse Muhsin Paker’e ben yalvaracağım ve yengemin yanına girmeni sağlayacağım. Burada durma daha fazla.”

Cevahir kalkacak gibi olduğu sırada Teoman birden gözlerini irileştirdi. “Yok, yok sen yukarı çıkma gerçi. Uğraşma hiç. Arabanın bagajındaki yedeklerden giyersin hemen.”

Teoman alelacele derin bir nefes verdi. Cevahir’i Seray’ın eşyalarıyla dolu odaya sokmak akıllıca değildi, son anda bunu düşünebilmişti.

Cevahir bu ani değişimi fark edemeyecek kadar durgun bir halde dış kapıya yöneldi ve evden birlikte ayrıldılar. Arka arkaya park edilmiş duran arabalara bakınırken Teoman konuştu. “Tek araba gidelim istersen abi, ben kullanayım.”

Cevahir başını salladı olumsuz anlamda. Kendi cebine attığı diğer anahtarı çıkartıp Teoman’ın eline tutuşturduktan sonra ondan kendi arabasının anahtarını almış ve sessizce kendi aracına doğru ilerlemişti. Bagajdaki gömleği Teoman’ı dediği gibi üstüne geçirmiş, Teoman bu arabayla kendisinden sonra gelip kapıya yakın park ettiği için bahçeden ilk çıkan da Cevahir olmuştu.

Cevahir arabaya binip yola koyulduğunda artık gecenin iyice ilerleyen saatleri dolayısıyla trafikten eser yoktu. Kısa süre sonra Vita’da olacağı belliydi.

Takıldığı bir kırmızı ışıkta başını geriye doğru atıp süreyi öylece geçirecekken başını bir an için çevirdiği anda gözüne bambaşka bir şey çarpmıştı.

Tam kapanmamış, kapalıya yakın görünen ama kapağın yerine oturmadığı belli olan torpido gözünü fark ettiğinde dişlerini birbirine kıracakmış gibi bastırdı Cevahir.

‘Kapatamıyorum ben bunu, sadece senin deli gücünle kapanıyor olduğuna göre bozuk bence. Parana mı kıyamıyorsun? Ben ödeyeceğim gidip yaptır artık…’ diye söylenen Seray’ın bıkkın sesi kulaklarını doldurur gibi zihnine sızdığında derin bir şekilde güldü.

Arabayı en son karısının kullandığı gayet belliydi. Kapattım sanıp yine kapatamamıştı torpidoyu.

Cevahir duyuyor gibi olduğu sesler nedeniyle görüşünün bulanıklaştığını hissettiğinde yeşile dönen ışıktan sonra rastgele bir sokağa sapmış ve park edecekmiş gibi bir kenarda durmuştu. Nefes alamıyor gibi hissettiği için camları açtıysa da çare değildi.

Biri dokunsa pat diye açılacakmış gibi görünen torpido gözüne uzandı uyuşmaya başlayan eliyle. Torpidoyu önce açıp daha sert bir hamleyle kapatması gerekiyordu doğru şekilde örtülmesi için.

Torpido gözünü açtığında arabanın iç aydınlatması nedeniyle görüş açısına giren kumaş parçası Cevahir’in içinde bulunduğu zamanın bir anlığına yavaşlamasına neden olmuştu.

Uzanıp o tanıdık kumaşı dışarı çekerken sanki kumaş parmaklarının arasında un ufak olup kaybolacakmış gibi dikkatliydi.

Seray’ın bir zamanlar aralarında kıyameti doğuran fuları parmaklarının ucundaydı şimdi. O fular eline geçtiğinden beri burada, arabanın torpidosundaydı. Cevahir bunu yaptığı ilk anda bir açıklamaya gerek olmadığını düşünerek kendisine bile nedenini söylemeye çalışmamıştı. Neden bu kumaşı Seray’a geri vermemişti.

Bu koku meselesinden ibaret olamazdı. Koku kısa süre sonra uçup gitmişti ama Cevahir o fuların varlığını yine de arabadan uzaklaştırmamıştı. Olur olmadık anlarda torpidoyu açıp oraya bakmış, fuların orada durmaya devam ettiğini hep görmek istercesine kontrol edip durmuştu.

Cevahir elinde tuttuğu ince kumaş parçasını kendisine doğru yaklaştırdı. Alamadığı nefeslere çare olmasını umarak, üzerinde arabanın kokusundan başka bir şey olmadığını düşündüğü kumaşa burnunu bastırdı.

Fulardan burnuna sızan yoğun kokuya ezberi tamdı. Seray’ın parfümüydü bu. Karısının teninde ısınıp değişmeden önce, parfüm şişesini kokladığında aldığı kokuydu.

Cevahir bu kokunun bir iki gün önce bu fularda bulunmadığından adı gibi emindi. Açık kalmış olan torpido gözü ve bu eminlik birleşip gerçeği Cevahir’in kucağına bıraktığında Cevahir fuları burnundan ayırmadan öne doğru meyletmiş, alnı direksiyonun üstündeki sert kısma yaslanana kadar eğilmişti.

İki büklüm eğilmiş halde, yüzü fulara gömülü halde nefeslenmeye çalıştı.

Karısının ona bıraktığı hediyeyi bin farklı yolla teşekkür edebileceği anlardan birinde değil, yanında olamayacağı bir anda bulmuştu.

Seray’ın kaybolduğunu öğrendiğinde başlayan ve göğsünde gittikçe büyüyen ağrısının katlanılmaz bir yoğunluğa ulaştığı an bu an oldu.

Karısı kanlar içindeyken direnmişti, hastanede beklerken direnmişti, ameliyattan çıkmasına rağmen henüz iyi olmadığını öğrendiğinde direnmişti, evdeki yarım kalmışlığa şahit olduğunda direnmişti. Ama buradan sonrası yoktu.

Tam şu anda, tüm bunlar bir çığ olmuş ve çığ Cevahir’in üstüne düşmüştü.

Omuzları sarsılmaya başlarken bütün bedeni ağır ağır titriyordu. Her bir noktası uyuşmuş, bir tek fuları kavrayan parmaklarında güç kalmıştı; tüm gücünü oraya toplamıştı.

Fulara doğru düşen ilk gözyaşının ardından Cevahir ilk ve en zor adımı atmış gibi birden bire çözülmüştü. Sarsıla sarsıla, alnını direksiyona sertçe bastırarak peş peşe gözyaşları dökmeye başlamıştı.

“Ne işe yarıyorsun sen?” diye aşağıladı kendisini. “Tek bir adam… Allah’ın belası tek bir adam var ve kimseni koruyamadın ondan. Ne anneni ne karını… Ne boka yarıyorsun sen?”

O adamın ‘babası’ oluşu ise apayrı bir sızıydı. Örnek alması gerektiğini sandığı adam en değerlilerine olabilecek en acımasız zararlarla saldırıyordu, nasıl bu kadar güçsüz olabilmişti?

‘Ölseydi ne yapacaktın?’ diye bir soru yükseldi aklından.

Direksiyondan alnını çekip yavaşça doğruldu Cevahir. Ön camdan dışarıya doğru bakıyor görünse de aslında hiçbir şeyi algılayamıyordu o anda.

“Onsuz kaç gün nefes alabilirsem o kadar dayanıp hak ettiğim acıyı çekecektim ve sonra ben de ölecektim.” diye yanıtladı kendi sorusunu sesli bir şekilde. Gözleri çoktan kan çanağına dönmüş, saatlerdir duyumsadığı tüm hisler az önce gözlerinden akmaya çalıştığı için yüzü allak bullak olmuştu.

Sesli olarak ifade ettiği bu cümlenin ardından Cevahir bir an duraksadı. Hak ettiği acıyı çekmek için karısının ölmesini mi beklemek gerekirdi?

Bir elinde sıkıca tuttuğu fuları bırakmadan diğeriyle apar topar arabayı çalıştırmış ve yolun kalanını hızlı bir şekilde tamamlamıştı. Vita’ya geri döndüğünde etraf tıpkı giderken olduğu gibi ıssızdı. Hastaneye uzak bir çembere kadar magazincilerin girmesine engel olunuyordu, bu saatte aktif olan tek giriş de acil girişiydi. Bu nedenle Cevahir içeriye girerken kimseye denk gelmemişti.

Cevahir yoğun bakımın olduğu kata ulaştı ilk önce. Muhsin Paker’in aynı konumda oturduğunu, tıpkı dile getirdiği gibi oradan hiç gitmediğini belli eder şekilde beklediğini gördü. İfadesinde bir değişim yoktu. Cevahir ona görünmeden tekrar asansörlere yöneldi ya da en azından böyle sanmıştı.

Etraftaki en ufak hareketliliğe dahi algısı açık olan Muhsin’in kendisini fark ettiğini, yüzündeki ifadeyi ve gözlerini gördüğünü anlayamamıştı.

Cevahir asansörle idare katına çıkarken, Muhsin de gözüne kestirdiği bir hemşireyi en fazla on dakika içinde döneceğini söyleyerek Seray’ın başına dikmişti.

Tüm ısrarlara rağmen uzaklaşmadığı odanın önünden ayrılmasına neden olan Cevahir’in yüzündeki ruhsuzluktu. Bir şey yapacaktı. Belliydi. Her ne yapacaksa, bunun aptallık derecesinde olmamasından emin olmak için -Cevahir’den çok Seray için- hareketlenmişti Muhsin de.

Asansörün onuncu katta durduğunu görünce Cevahir’in kendi odasına gittiğini düşünerek adımlamıştı hemen o da.

Cevahir ise asansörden indiğinde adımlarını kendi odasına yöneltmemişti aslında. Gittiği oda, Levent’e aitti.

Eve gitmeyi kabul etmeyen, en azından iyi bir haber gelene kadar buralarda olmak isteyen kalabalığı koridorda bekletmek imkânsızdı. Bu nedenle Levent herkesi toparlayıp odasına çıkartmıştı. Cevahir onların burada olduğunu biliyordu.

Kapalı kapıyı açıp içeri girdiğinde bunu fazlaca hızlı yaptığı için içeridekilerin bir kısmının irkilmesine neden olmuştu.

İçeriye birkaç sandalye daha eklenmiş, herkesin oturabileceği bir alan oluşturulmuştu.

Fahri Avcıoğlu odadaki deri geniş koltuktaydı, yanında Ecevit Avcıoğlu vardı. Çaprazlarındaki tekli koltuklarda Nilgün ve Atalay oturuyorlardı.

Cevahir odanın kalanına da rastgele göz gezdirdiğinde Levent, Beste, İzel ve Teoman’ı görmüştü. Cevahir’in fuları bulduğunda kaybettiği vakit Teoman’ın çoktan hastaneye varmış olmasını sağlamıştı. İzel ise gitmeyi reddetmiş, odanın en uzak köşesinde sessizce oturmaktaydı. Onun aksine Doğan burada değildi, Beril’in yanına dönmesi gerekmişti.

“Bir şey mi oldu?” diye ayağa fırlayan Beste’ydi. Endişeyle, dengesiz bir şekilde ayaklandığında Levent onu kolundan desteklemeye çalışmıştı ancak benzer bir endişeye kapılmış olduğundan o da farksız bir haldeydi.

Cevahir, Beste’yi duymadı bile. Kapatmaya gerek duymadığı kapıdan biraz uzaklaşıp odanın içine doğru adımladı. Hedefinde, daha doğrusu tam karşısında dedesi vardı.

Fahri Avcıoğlu, kendisine bakmakta olan torununun yüzünü gördüğünde rahatsızca iç çekti. Deli bakıyordu. Torununun zaten delirmeye müsait olduğundan haberdardı ancak şimdi bir başka bakıyordu. Eve gitmeden önceki halinden farklı bir delilikle parlıyordu bakışları.

Fahri Bey yavaşça koltuğun kenarına tutunup ayaklandı. “Geç otur,” dedi kalktığı yeri torununa bırakarak.

“Oturmayacağım,” dedi Cevahir direkt. “Bir şey söyleyeceğim sana.”

Fahri Bey yine de geri oturmadı. Cevahir’in karşısına doğru geçip önünde durdu. Yaşına rağmen dinç görünmesine neden olan, ailenin diğer erkeklerine de aktardığı cüssesiydi. Torununun karşısında dururken eğilip bükülmesine gerek olmuyordu.

“Söyle,” dedi başını sallarken. “Dinliyorum oğlum.”

Cevahir bir an için odanın kalanını dolduran insanlara doğru bakındı. Muhsin, Seray ameliyatta iken geldiğinde ve ‘babasıyım’ diye haykırdığında onu duyan kişilerden ibaretti içeridekiler. Cevahir’in ağzından ilk dökülenler de hiç şaşırtıcı değildi bu nedenle.

“Muhsin Paker’in Seray’ın babası oluşu bir sırdı,” diye mırıldandı Cevahir. Bakışları dedesinin yüzüne saplanmıştı. “Seray’ın herkesten saklamaya çalıştığı bir sırdı.”

Fahri Bey başını anlayışla salladı. Muhsin - Gülden arasındaki gerilimden ve yıllarca hastanelerine başhekimlik yapmış olan kişinin ailesinden haberdar oluşundan dolayı Seray’ın bunu gizli tutma çabasını anlayabiliyordu.

Odadaki kimse herhangi bir tepki vermemişti. Cevahir’in neden bunu söylediğine dair kimsenin hiçbir tahmini yoktu.

“Saklayamadı,” diye ekledi Cevahir dümdüz bir sesle. “Saklayabilseydi benimle evlenmek zorunda kalmayacaktı.”

Odadaki birkaç kişi aynı anda şaşkınca iç çeker gibi olduğunda ses katlanıp büyümüş, odayı bir şaşkınlık bulutu kaplamıştı.

Cevahir bakışlarını dedesinden ayırmadı. Fahri Bey kaşları yavaş yavaş çatılırken duyduklarını birleştirmekte acele etmemeye çalıştı. Ancak onun aksine torunu aceleciydi.

“Anlaşmalı bir evlilik, sırrını saklamam karşılığında kabul etmeye mecbur kaldığı sahte bir evlilik... Kurmamız için ısrar ettiğin aileyi kurduğumu san diye planlanan bir evlilik.”

Gelen ilk sesli tepki Nilgün’e aitti. Oğlunun adını inanamaz gibi sayıklamış, ağlamaktan bitap düşen gözlerini hüzünle kapatmıştı.

Fahri Avcıoğlu ise saf bir hayal kırıklığı ile doluydu. Aklına, mantığına güvendiği ve hatasızlığıyla övündüğü torununun aile kurmuş olması son aylarda tutunabildiği tek dalıydı.

Gözünü bile kırpmadan yüzüne bakmaya devam ediyor olan Cevahir’in yanağına sesi odada yankılanacak bir tokat attığında Ecevit Avcıoğlu araya girmek ister gibi ayaklanmıştı ancak müdahale edebileceği bir şey kalmamıştı ortada.

Cevahir yana doğru hafifçe çevrilen başını kıpırdatmadan, tokat bir başkasının yanağında patlamış gibi tepkisizdi.

“Bu tokadı beni kandırdığın için attım sanma sakın, bu tokat o kadını böyle bir zorluğun içine sürüklediğin için. Bencilliğin için…”

“Bu kadar mı?” diye fısıldadı Cevahir. “Bu mu cezası?”

Başını tekrar doğrultmuş, dedesine dönmüştü. “Onu zorladığım halde sırf benimle evlendiği için o birkaç kat aşağıda can çekişiyorken, benim cezam bir tokattan mı ibaret?”

Cevahir’in nefretle konuşması ve sesinin tam bu anda yükselmesiyle birlikte Fahri Bey gerginlikle yüzünü ovuşturdu. Derdi itiraf edip yük azaltmak değildi, derdi canının acıtılmasıydı. Cezalandırılmaktı.

“Senin cezan çoktan kesilmiş,” diye mırıldanan Ecevit Avcıoğlu oldu. Oldukça sessizdi ama odadaki derin sessizlik nedeniyle herkesçe duyulmuştu. “Sönmeyecek bir ateşte kavrulmaktan daha büyük bir ceza yok, Cevahir.”

Sönmeyecek olan ateş artık Cevahir’in içindeki yangının bir parçasıydı. Ecevit Avcıoğlu oldukça haklıydı.

Gelip geçici olacakmış gibi, kendi isteği bu olduğundan başka kimsenin etkilenmesi umurunda değilmiş gibi başlattığı oyunun sonu gelmiş perde artık kapanmıştı.

Fahri Bey güçsüz bir dal parçası gibi kırılıp yere düşecekmişçesine sallanan torununa dik dik baktıktan sonra sağında kalan sandalyelerden birinde oturan kadına doğru döndü. “Beste kızım,” dedi sakince.

Beste odadaki şok dalgasının nispeten daha az uğradığı iki isimden biriydi. Evliliğin bir anlaşmadan ibaret olduğunu bilen kişiler Teoman ve Beste’den ibaretti. Beste’nin dün akşam Seray’dan dinlediği ve dinlerken öfkeden delirdiği durumu ertesi gece Cevahir’in bunca insana itiraf etmesini beklediği söylenemezdi tabii.

“Buyurun,” demişti Fahri Bey’e doğru bakıp.

“Seray uyanana kadar sen bir boşanma anlaşması hazırlamış ol, olur da dilerse imzalayacağı bir boşanma anlaşması elinde hazır olsun.”

Odadaki herkesten buna itirazen sesler yükselmiş, küçük bir karmaşa doğmuştu. Fahri Bey’in olmadık zamanda acele ettiğini düşünen sayısı fazlaydı.

Cevahir ise ses çıkaranlardan biri değildi.

Zihninde ‘imzalayacağı bir boşanma anlaşması’ kalıbı yankılanıyordu.

İmzalar mıydı? İmzalamaması için öne sürebileceği neye sahipti?

Onu güvende mi tutabiliyordu yoksa hayatına hep güzellikler mi getiriyordu?

Cevahir olduğu yerde bir anda arkasını dönüp kapıdan çıkacak gibi olduğunda açık kapıya yakın bir konumda, dakikalar boyunca ve konuşmaların tamamı süresince durmuş olan gölge hızla koridorda gözden kaybolmuştu.

Muhsin Paker, hiç dahil olmayarak zarar da vermediğini sandığı ‘kızının’ kendisinden ibaret sırrı saklamak için evlenmek zorunda kaldığını öğrenmişti. Zarar görecek taraf olduğunu sanıp korkakça yaşarken aslında zarar veren olmaktan öteye hiç gidememişti. Seray’a her anlamda zarardan başka bir şey getirememişti.

Seray gözleri örtülü halde her şeyden bihaber iken arkasında kalanlara bir yığın vicdan azabı miras bırakmıştı. Engelleyebilse… Bu ağırlığı Muhsin Paker’e dahi yüklemekte tereddüt ederdi belki de. Zira ne Cevahir ne de Muhsin kısa sürede, Seray gözlerini aralayıp onları avutsa dahi vicdan azaplarından kurtulamayacaklardı.

 

 

~

 

 

- Cevahir

 

 

Nerede olduğumu, kim olduğumu, neler yaşadığımı bir solukta unutma fırsatı dileneceğimi hiç sanmazdım.

Beni yıkıp döken de hep bu sanmadıklarımdı zaten.

Kendimden başka bir şeye önem vereceğimi sanmazdım, her şeyimi paylaşmak isteyeceğimi sanmazdım, aklımda yedi günün yirmi dört saati hep var olan bir başka insan olabileceğini sanmazdım.

Sanmadığım bunca şeyin anlamını yitirmesi tek bir kadının hayatıma girişi ile gerçekleşmişti.

Şimdi onun ardında ne halde olduğunu dahi bilmediğim bir duvarın dibinde, her şeyinden mahrum halde bir harabeden farksızdım.

Sol avucumun içinde ona ait bir halka vardı, şu an için ona dair hissedebildiğim tek şey buydu.

Ameliyata alınmadan önce üzerinden çıkarılanlar bana değil, Levent’e bırakılmıştı. Levent o eşyalar arasından kaybolmaması gereken tek parçayı ayırmış ve benim avucuma bırakmıştı.

Seray’ın yüzüğüydü elimin içinde duran. Kendi alyansım parmağımda duruyor, yüzüğün takılı olduğu elimin içinde de onun yüzüğü saklı bekliyordu. Yüzüğün üzerinde belli belirsiz kan lekeleri vardı, göğsüne dokunduğunda yüzüğünü de kanına bulamış olmalıydı.

Hastanede mecbur kaldığı anlar dışında parmağından çıkartmadığı yüzüğü belki de bana dair en hızlı alıştığı şeydi.

Ne ölçüde takip edildiğini anlayabilmek için onu birkaç hafta önce götürdüğüm İstanbul çıkışındaki evde ateşler içinde bir kâbusun pençesindeyken ‘yüzük’ konusunda istisnası olmadığını bana açıkça göstermişti.

O günden hemen birkaç gün sonra, gecenin bir köründe o derin uykudayken yüzüğünü parmağından ayırıp küçük bir çip yerleştirtmek üzere daha önceden ayarladığım bir adama götürmem de yüzüğüne olan bağlılığına güvenmemdendi.

Arabasını kullanmayabilirdi, diğer takıları değişebilirdi, telefonunu unutabilirdi ama yüzük onunlaydı. Takmasa da o gün yanına aldığı çantasında duruyor ve aksi halde mutlaka parmağında oluyordu.

Cavit Avcıoğlu’nun onu nereye götürdüğünü olabildiğince hızlı bulmam da yüzükteki çip sayesindeydi.

Siktiğimin uygulaması sürekli çalıştırmadığım için hata vermiş, Seray’ın kaybolduğunu öğrenmekte az gecikmişim gibi bir de çipi yerleştiren adama ulaşmam gerekmişti.

Kaybettiğim tüm bu vakitler olmasaydı Seray’a kavuştuğumda bir damla kanı dahi akmamış olacaktı. Ona yetişebilecekken başaramamış, hatta belki biraz daha zaman kaybetsem son nefesine dahi şahit olamayacak kadar gecikmiştim. Elimde tuttuğumu sandığım kontrol benden çoktan uzaklaşmıştı.

Ameliyatı biteli neredeyse altı saat geride kalmıştı. Dışarıda güneş doğmuş muydu ya da yeni mi doğacaktı bilmiyordum. Hastaneye geri girdiğimden beri hiç dışarı çıkmamıştım. Gerekmedikçe çöktüğüm bu yerden kalkmıyordum.

Burada yalnız değildim. Karşı duvara yasladığı sandalyesinde oturan Muhsin Paker ile birlikteydim ancak ikimiz de tek kelime etmiş değildik. İlk cümlemi az önce o birden ayaklandığında panikle kurmuştum. “Bir şey mi oldu?” diye sormuştum. Bir ses duymamıştım, çağrı cihazı ötmemişti ya da başka hiçbir şey olmamıştı ama onun odaya girmek üzere ayaklanması aklımı oynatacak kadar korkmama neden olmuştu.

Başını iki yana sallamakla yetinmiş ve içeriye girmişti. Rutin bir kontrol olduğunu kabullenerek biraz olsun sakinleşmeye çalışmıştım.

Önümdeki kapı direkt olarak Seray’ın yanına açılmıyor, giren kişilerin ön hazırlığı için ayrı bir giriş kısmından sonra asıl alana ikinci bir kapı açılıyordu. Tek kişilik yoğun bakım odalarının düzeninden haberdardım. İçeride bir hasta varken girmiş değildim ve sonsuza kadar da sadece boşken ve denetim yapmam gerekirken girmeyi tercih ederdim ama şartlar böyle gelişmemişti.

Koridora açılan kapı yana doğru sürüklenip açıldığında Muhsin’in dışarı çıkmasını bekledim. Çıkıp sandalyesine geri dönmek yerine kapının sensörünü engelleyip kapının açık kalmasına neden olacak şekilde eşikte durduğunda ona doğru yaklaştım.

Kaşlarım çatık, ne olduğunu anlamamış halde yüzüne bakındım.

Başıyla bana içeriyi işaret ettiğinde tepeden tırnağa titremiştim. “Girebilirim..?” dedim sorar gibi. “Uyandı mı? Neden girebilirim? İyi mi?”

“Uyanmadı,” dedi ifadesinden bir şey anlamak mümkün değilken. Sanki hızlı olmazsam vazgeçecekmiş gibi kendimi kapıdan içeri attım aniden. Beni kapının dışında tutan tek şey onun sağlığına dair endişemdi. Muhsin’in dediğini yapıp kapının önünde beklemem ve saatlerdir camı çerçeveyi indirip onu görmeye çalışmamam tamamen bundandı.

Kapının ardındaki alanda bulunan bir dolu eşya ile Muhsin’in beni steril hale getirmesini, her yanımı dezenfekte etmesini beklerken önümdeki son engel olan uzun panelin ardını görebilecekmiş gibi bakışlarım oradaydı.

“Ne zaman uyanacağını hâlâ bilmiyorsun değil mi?” diye sordum. Bunu birkaç kez daha sormuştum ona. Yine hiç sanmadığım bir şey de Seray’a dair bir konuda Muhsin’in görüşünün çok önemli olabileceğiydi ve bunda da yanılmıştım.

Yakamdaki kumaş parçasını düzeltiyor olan eli bir an titredi. Titreme gözden kaçıramayacağım kadar uzun ve sertti. Kendisini çok fazla sıkıyordu, kaskatı kesildiği için de bir anlığına eli bu şekilde titremeye başlamıştı sanki.

“Uyanıp uyanmayacağını bilmiyorum,” dediği sırada az sonra Seray’ı göreceğim için buruk da olsa heyecan duymaya başlamış olan içimdeki ufak köşeye de koca bir balyozla vurup her yeri dağıtmıştı.

“Ne?” diye mırıldandım. “Ne demek bu?”

Dudaklarını birbirine bastırdı. Göz altlarına çöken koyu renklerin de yansıdığı ve bu nedenle iyice kararmış olan gözlerini benden kaçırdı.

“Ne demek istiyorsun dedim!” diye gürledim. “Ne bu? Vedalaşayım diye mi kabul ettin beni içeri?”

Bağırışımdan irkilmedi, kıpırdamadı hatta.

Delirmiş gibi güldüm. “Tanımıyorsun bile,” dedim öfkeyle. “Onu tanımıyorsun, uyanıp uyanmayacağını ne bileceksin zaten.”

Yanından rüzgar gibi hızla geçip giderken bahsettiğim panelin ardına geçtiğim anda hızım birden sıfırlandı. Geniş alandaki yatağı görebilir hale geldiğim anda adımlarım çivilenmişim gibi yere çakıldı.

Muhsin’in diğer kapıdan geçip koridora çıktığını sensörün sesinden algılamıştım. İçeride artık sadece biz vardık. Hep olduğu gibi. Evimizdeyken olduğu gibi.

Etrafında dikkat dağıtacak bir dolu makinenin, ne olduğunu bile bilmediğim tıbbi eşyaların bulunduğu yatağın üstünde karnına kadar çekili bir örtü ile uzanan bedeni gördüğümde kaşlarımı çattım.

Onu gözleri kapalı, derin bir uykuda gördüğüm ilk an değildi. Her gece bu görüntünün izleyicisiydim ben.

Birazdan bir şeyler mırıldanıp üzerindeki örtüyü açacak, ben örtüyü tekrar ona sarana kadar örtüsüz kalacaktı. Örtüyü örttüğümü fark edecek kadar uykusundan sıyrılırsa hareket edemeyeyim diye bedenini üstüme atıp beni kendi bedeni ile engelleyecekti.

Böyle olması gerekiyordu.

Bu gecenin bundan önceki gecelerden farkı olmaması gerekiyordu.

Olduğum yerde gözümü bile kırpmadan bekledim. Elini oynatması için, örtüden rahatsız olması için nefes bile almadan bekledim.

Kıpırdamadı. Parmak ucu bile kıpırdamadı. Sanki… Bu öylesine bir uyku değilmiş gibi, sonu hiç gelmeyecekmiş gibi hareketsizce yatıyordu.

Öne doğru tek bir adım attım. Bir sonraki adımı atmaya mecalim yokmuş gibi durdum tekrar. Onu görmek için çırpınan yanım şimdi ona yaklaşmaktan çekiniyordu.

Yaklaşıp zarar vermekten korkuyordum.

Yatağın yanına varabilmem öyle kolay olmadı ama bakışlarım adımlarım kadar korkak değildi. Gözlerim ondan hiç ayrılmamıştı bu süre boyunca.

Yatağın kenarına, dizlerim neredeyse yatağa değecek kadar yakına ulaştığımda yüzünü dakikalardır izlemiyormuşum gibi oraya dikkat kesildim.

“Seray?” diye fısıldadım tereddütle. Seslenmemi bekliyormuş, beni duyar duymaz gözlerini aralayacakmış gibi beklentiyle doluydum.

Fısıltım hiçbir etki yaratmadığında kaşlarım derince çatıldı. Sol yanağındaki belirgin ize, orada kalıcılaşan kızıllığa bakmamaya çalışsam da bakışlarım kayıyordu.

Bir tokat iziydi.

Teninde böyle bir iz varken dert etmem gereken en büyük şey bu değildi. Nasıl korkunç bir durumda olduğumu böyle anlatabilmek mümkündü belki de.

Bakışlarımı diğer yanağına, yüzü ifadesizken dahi kendisini gösteren gamzesinin bulunduğu tarafa odakladığımda göğsüm ağırca şişti. Elimi kaldırmaya cesaret edebilmemi de taptığım o gamze sağlamıştı.

Titreyen parmaklarımı yanağına doğru uzatıp başparmağımı yanağındaki çukura belli belirsiz sürttüm. Yetmedi. Bu kadar zaman onsuz kalmışken nasıl yetecekti?

Yüzüne doğru eğilip dudaklarımı az önce parmağımla okşadığım yere onu daha önce hiç öpmediğim kadar usulca bastırdım. Tüy kadar hafif, bin kez tekrarlasam da özlemimi dindirmeyecek kadar silikti öpüşüm.

“Buradayım karım,” diye mırıldandım. Korkuyorsa… Korkmasın diyeydi. Duyabilirse yanında olduğumu bilsin diyeydi.

Gözlerini kapatmadan önce bana beklediği benmişim gibi bakmış, geldim diye direnmeyi bırakıp bilincinin ipini tutmaya son vermişti. Şimdi de tam tersi olmalı ve benim için gözlerini aralamalıydı.

Saatlerdir dinmeyen, dinmediği gibi de artan göğsümdeki baskı ona temas edip yaklaştığımda bir an için durulduğunda yavaşça dizlerimin üstüne çöktüm. Onunla aynı hizadaydım.

Saatlerdir kapımda bekleyen gerçek, bu bir anlık rahatlama ile artık geriye itemeyeceğim kadar kuvvetlendiğinde omuzlarım düşer gibi oldu.

Hiçbir zaman hissedemeyeceğimi sandığım hisle sarmalanmıştım. Ne zamandan beri, neden ya da nasıl; bilmiyordum. Sanıp da yanıldığım bir başka şey vardı ve işte yine sebebi oydu.

Aşıktım. Ben ona aşıktım.

Tarif ettikleri yangının gerçek olabileceğini, hissedene kadar anlamamıştım. İçimde bir başkası için hiçbir zaman ‘aşık mıyım’ şüphesi taşımamıştım.

Şimdi ise şüpheye gerek dahi olmadan her şeyi her hücremde hissediyordum. Ona aşıktım ve bunu kendime itiraf etmeden önce bile ona böylesi deliysem… Şimdiden sonra kim olacağımı bilmiyordum.

Burnumu refleksle boynuna doğru yaklaştırdım. O uyurken gömüldüğüm ve ayrılmadığım boyun çukuruna burnumu bastırıp nefeslendim.

Aldığım nefes ciğerlerime battı. Bedenime can olması gereken nefes ciğerlerimi sökecekmiş gibi acıttı.

Kokusunu alamamıştım.

İlk gördüğüm andan beri başıma tatlı bela olan kokusunu soluyamıyordum.

Ne zaman yaslansam kokusunu en saf haliyle içime çekebildiğim yerde kokusu yoktu.

Gözlerini kapatmadan önce onu sardığımda aldığım koku kan kokusuydu. Metalik, soğuk bir kokuydu. Şimdi de her şey etraftaki ilaçların kokusundan ibaretti. İrrite edecek kadar temiz, ilaçlı ve burun yakan bir koku…

Muhsin’in kendini sıkıp kasmaktan titreye titreye söylediklerine çıldırmış gibi gürlemiştim. Vedalaşıyor olamazdım. Uyanmaması bir ihtimal olamazdı. Ama şimdi birden kendimi o ihtimalin kıyısında, hatta o kıyıya dik bir uçurumun denize en yakın ucunda bulmuştum.

Kokunu değiştirecek kadar delirdiğin bir gün karşı karşıya gelmeyelim demiştim ona. Evlendiğimiz akşam, daha olan biteni sindirmesine fırsat bile bırakmadan…

Savurduğum cümle neresinden tutsam elimde kalıyordu: Delirmemişti, deliren bendim. Üstelik karşı karşıya gelmemizi istemeyeceğim hiçbir an yoktu.

Teninden uzaklaşamadan dakikalar boyunca olduğum gibi bekledim. Cansız bir umutla, mucizeyi bekledim.

Duyduğum andan beri olduğu gibi zihnim yine onun son cümleleri ile doldu durup dururken. Benden nefret etmediğini dile getirmeyi, son gücünü buna harcamayı seçmişti. Eğer gözlerini açamazsa bu benim cezam olsun mu istemişti yoksa gözlerini açamazsa diye bunu bana duyurabileceği son fırsatı elinden kaçırmaktan mı korkmuştu?

Benden giderse… Onun içinde bana dair nefret kalmadığını bileyim mi istemişti?

Hiçbir seçenek içimi rahatlatmıyordu. Dönüp dolaşıp kendimi korkunç bir çıkmazda buluyordum.

“Gözlerini kapatmadan önce söylemene izin vermedim. Gözlerini açtığında söylemeye çalışırsan yine izin vermeyeceğim. Son kez susturacağım çünkü önce senin beni duyman gerek. Sonra seni ölene dek dinleyeceğim, bir daha o iki kelimenin önünü hiç kesmeyeceğim, yavrum.” diye fısıldadım son gücümle. Boynuna, yanağına, şakağına yumuşak öpücükler bıraktım.

“Yalvarırım…” dedim beni duyup duymadığı bile muamma iken ona yakararak. “Yalvarırım uyan ki bu an yaşanabilsin. Uyan ki ben de yaşayabileyim, karım.

 

 

~~~


Yorumlar

  1. Kalbimi söken bir bölümdü Cevahir’in gidip her şeyi anlatmasını beklemiyordum. Muhsin de sandığımız kadar kötü değilmiş asla ihtimal vermezdim.

    YanıtlaSil
  2. Mahvoldum ya canım çiftim benim

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Gözyaşı Kadehleri 35.Bölüm

Gözyaşı Kadehleri 33.Bölüm

Gözyaşı Kadehleri 29.Bölüm