Gözyaşı Kadehleri 40.Bölüm
40.BÖLÜM
39 ve 40.bölümlere ait şarkılar:
Kimin Izdırabı - Melike Şahin
Bilmem - Gökhan Türkmen
Öylesine - Jehan Barbur
Hepsi Geçti - Melike Şahin
Bu Aşk Zehir - Suzan Hacıgarip, Burak Bedirli
Hiç Sorma - Canozan
İtiraf - Karsu
Bir Damla Gözlerimde - Sertab Erener
Zaman Beklemez - Pinhani
Seninle - Yüksek Sadakat
Hangi Yol - Cihan Mürtezaoğlu
Napıyorum Bilmiyorum - Yedinci Ev
İyi okumalar!
~~~
- Cevahir
Dakikalardır oturduğum yerde beni sabitleyen
kuvvet içimden doğmuyordu.
Beni omuzlarımdan aşağı bastıran, yerimden
kalkmamam için güç uyguluyor olan Levent ve Teoman’ın arasında sıkışıp kalmıştım.
Sayamadığım dakikaların öncesinde, Muhsin karşımdaki kapıdan içeri girip
kaybolduğundan beri bu haldeydik.
İçeride onun için çabalayan bir dolu insanın
varlığı da, içeri girsem o insanların işini engelleyecek oluşum da anlamını
yitirmişti. Mantığım bunu kavrayamıyordu. Tek dileğim yanına yaklaşabilmek, onu
görebilmek ve sanki parmaklarımdan ona akıtabileceğim bir mucize varmış gibi
ona dokunabilmekti.
Muhsin’in ardından Alper’i de içeri geri
dönmesi için yollamıştım. Sürekli dışarı çıkıp bana haber vermesini de
söylemiştim ama uzunca bir süredir kapı hiç açılmamıştı bile.
Muhsin Paker’in kim olarak burada olduğunu
sorguladığım sırada ‘babasıyım’ diye haykırışının ardından koridorda artık
doktorlardan kimse kalmamıştı. Bu göz ucuyla görebildiğim kadarıyla Atalay’ın
eseriydi. Gerilim hattının her an patlayabileceğini anladığı anda etrafta aileden
bağımsız birilerinin kalmaması için uğraşmıştı.
Benim müdahale etmem gerekirdi belki de.
Seray’ın daha sonra rahatsız hissedeceği bir durum oluşmaması için önlem alması
gereken ben olmalıydım fakat bütün gücüm çekilmişti. Tüm gücümü kaybetmiştim
çünkü gücümü kullanmam gerektiğinde ve bana en ihtiyaç duyduğu anda
kullanamamıştım. Bundan sonra yapacağım hiçbir şey çare değildi.
Bir an önce aralanmasını umduğum kapıya
diktiğim ve başka hiçbir yere çevirmediğim bakışlarımın bir anlığına
sarsılmasına neden olan tiz bir telefon sesiydi. Fazlasıyla yakınımdan
gelmişti.
Levent bir elini omuzumdan ayırmadan
telefonunu çıkartıp kulağına yasladı. “Evet?” diyerek konuştuğunda koridordaki
keskin sessizliği de bölmüştü.
Levent’in konuşmaya devam etmesini bekledim
ancak telefona bir şeyler daha söylemek yerine omuzumu hafifçe sıkarak
dikkatimi çekmeye çalıştı. Ağırlaşan başımı yavaşça kaldırıp ona baktım. “Annesi
aşağıdaymış,” diye mırıldandı.
Bir soru sormama gerek yoktu. Bahsedilen
kişinin Gülden Öcal olduğunu ama onu anne diye anmanın bir mantığı olmadığını
biliyordum.
Başımı kıpırdattım ‘ee?’ dercesine.
“Buraya şu an izinsiz giriş olmadığı için
yukarı almamışlar. Alsınlar mı?”
Umursamazca baş salladım. Ne söyleyeceğini,
nasıl bir ifadeye sahip olduğunu görecektim. Biraz önce karşımda pişmanlıktan
ve geç kalmışlıktan can veriyormuş gibi görünen Muhsin’in ifadesinin tıpkısını
onda da görmek istiyordum.
Seray’ı yaktıkları kadar yanmaları mümkün
değildi ama yine de buna ihtiyaç duyuyordum.
Levent telefonda kısaca olumlu bir cevap
verdikten sonra koridordaki sessizlik başa sardı. Sessizliğin sonu tekrar
geldiğinde ise bunun kaynağı bu kez kulak tırmalayan bir ritimle olduğumuz yere
taşan adım sesleriydi.
Koridorun diğer ucundan görünmeye başlayan,
başımı çevirdiğim anda beni karşılayan manzaraya baktığımda kuruyan kanların
etkisiyle karıncalanmaya başlayan avuçlarımı daha fazla sıkmış, karnıma doğru
çekmiştim.
Bu koridora hakkımızda hiçbir şey bilmeyen
biri getirilse, koridora giriş yapan bu kadının içeride can çekişen kadının
annesi olduğunu tahmin edebilmesi mümkün olmazdı. Hatta bu son tahmini bile
olmazdı.
Soğukkanlı bir ifade, derli toplu bir giyim,
sakin adımlar…
Sol çaprazımda kendi kendine sarılmış sessizce
hıçkırıyor olan Beste’nin ya da Atalay tutmasa yere kapaklanacak gibi titreyen
annemin haliyle karşılaştırıldığında Gülden Öcal sanki içerideki kadına yedi
kat eldi.
Gittikçe yaklaştı. Artık adım atmasına gerek
kalmayacak kadar yakındaydı. Bir adım arkasında da kocası vardı. Adını dahi
hatırlamıyordum ama onun yüzünde bile Gülden’den daha belirgin bir üzüntü
vardı.
Tüm hazırlanmışlığına ve soğukkanlılığına
rağmen Gülden’in bir sonraki hamlesi olabilecek en yanlış hamleydi: Karşısına
dikilebileceği, ağzını açabileceği birden çok seçenek varken beni seçmişti.
Karşıma doğru geçmiş, yüzüme birkaç saniye
baktıktan sonra konuşmuştu. “Nasıl?” demişti sadece.
Nasıl?
Oturduğum sandalyede sarsılacağım şekilde,
başım geriye düşüp duvara çarpacak kadar sert bir biçimde yüksek bir kahkaha
attım. Sinirlerim harabeden ibaretti. Aklımı yitirmenin eşiğinde değildim
artık, eşikten atlamıştım çoktan.
Ona cevap vermedim.
Tepkimden irkilerek kenara çekilmiş, bana uzak
sayılabilecek bir sandalyeye usulca yerleşmişti. İkinci kez sormayı ya da başka
birinden bir şey öğrenmeyi dahi denemiyordu. Az önceki sorusunun zorunluluktan
olduğunu, cevabını almak için direnmeyeceğini biliyordum. Beni delirmiş bir
hale sürükleyen de buydu.
Gülden’in tavrı ve gecikmesi etraftan da
yeterince garip bakış toplamıştı. Herkesin iyice kafasının karıştığını
anlamamam mümkün değildi. Önce Muhsin ve şimdi de Gülden…
Gülden’e onu öldüresi varmış gibi bakan tek
kişi Beste’ydi. Bu kadın hakkında benden daha fazla ayrıntı bildiğinden
emindim. Böyle bir anın içinde olmasaydık bir şeyler öğrenmeye de çalışırdım
ama her şey öyle anlamsız geliyordu ki kılımı kıpırdatamıyordum.
Aradan dakikalar geçti, dakikalar saatlere
karışmaya başladıysa da haberim olmadı.
Açılmasını uzun süredir beklediğim kapı en
sonunda aralandığında omuzlarımdaki eller de, üzerime uygulanan kuvvet de bir
an için etkisini kaybetmişti.
Ayağa fırladığımda kapıya doğru gitmek istedim
ancak dışarıya çıkan kişi çivilenmiş gibi yerimde donmama neden olmuştu. Aslında
sorun çıkan kişi değildi, o kişinin haliydi.
Muhsin Paker’i içeriye girerken olduğundan çok
daha fazla darmaduman bir halde gördüğümde zihnimde yankılanan tek bir şey
vardı.
Kaybettin.
Kime ait olduğunu bile bilmediğim suçlayıcı
bir ses zihnimde yankılanırken onu taklit eder gibi dudaklarımı aradım.
“Kaybettim,” diye mırıldandım ancak sesim çıkmadı.
Kanımın fokur fokur kaynamaya başladığını,
aynı anda birden fazla yıkımı yüklenen bedenimin parçalanmak için
sabırsızlandığını hissederken son kalan gücümle öne doğru atıldım. “Öldü mü?”
diye haykırdım delirmiş bir halde. “Gitti mi?”
Muhsin’i kavramak, onu olumsuz bir cevap
verene kadar sarsmak istiyordum ama sırtını yaslayabildiği ilk duvarda kayarak
yere çökmüş, duvarın dibinde kalakalmıştı.
Duyduğum tüm sesler yoğun uğultulara
dönüşürken dizlerim beyaz zemine sertçe çarpacak şekilde yere çöktüm.
Beni olduğum yerde ölüp gitmekten, aşağı
atlamak üzere olduğum ipten geri çeken Muhsin’in sonunda açabildiği ağzıydı.
“Yaşıyor,” diyebilmekte bu denli geciktiği
için ömrümden kaç yıl çaldığını bilmiyordu. Birkaç saniye için bile Seray’ı
kaybettiğim bir anın içinde olduğumu sanıyorken canımın ne kadarını
eksilttiğini bilmiyordu.
“Yaşıyor ama beni öldürdü,” diye mırıldandı
başını ağır ağır arkasındaki duvara vuruyorken. “Kalbi ellerim altında bir kez
daha durduğunda beni öldürdü. Şimdi yeniden atıyor kalbi.”
Rahatlamış gibi hissetmeliydim ama olmuyordu.
Boğuluyormuş gibi hissedişim geçmiyordu.
“Görmem lazım,” dedim aceleyle. “İyi olduğunu
görmem lazım.”
“Yoğun bakıma alınacak,” derken kısık gözlerle
yüzümü süzüyordu. “Görsen de iyi olduğunu hissedemezsin, iyi olması için zamana
ihtiyacı var.”
Zamana ihtiyacı vardı. İhtiyacı olan her şeyi
önüne sererdim ama elimde hiç zaman yoktu sanki. Bekleyebileceğim, sabredebileceğim
zaman kalmamıştı.
“Göreceğim,” dedim direterek. Öyle ya da böyle
görecektim onu.
Bir şey söylemedi. Bakışlarını yüzümden çekti.
Seray’ın irislerinin aynısı onda da vardı. Düşününce Seray’a bıraktığı ve bir
eşini kendisi taşıdığı çok fazla şey vardı. Seray’ın ona baktıkça bununla
yüzleşmesi gerekmesi herkesin taşıyamayacağı kadar ağırdı.
Bunun rahatsızlığı ile geri çekilerek çöktüğüm
yerden kalktım. Muhsin’den tamamen uzaklaşacakken gözüme çarpan ifadesi
yüzünden kaşlarım derince çatıldı. Nereye baktığını görmeden önce nasıl böyle
nefret ve iğrenme ile dolu bakışlar atabildiğini bir an için anlayamamıştım.
Baktığı ve baktıktan hemen sonra ayağa
fırladığı noktada oturan kişiyi gördüğümde daha önce yan yana geldiklerine
şahit olmadığım ve aralarında ne tür bir iletişim olduğunu gerçekten bilmediğim
bir ikilinin tam arasındaydım.
Muhsin’in nefrete ve öfkeye bulanan
bakışlarının odağında Gülden vardı.
Aralarındaki mesafeyi aşması birkaç saniye
kadar kısa sürmüştü. Kimsenin kestiremeyeceği ve dolayısıyla engel olamayacağı
bir hızda Gülden’e doğru atıldığında bir eli hızla çenesine uzanmış ve kadının
yüzünü sertçe kavrayarak bakışlarını yüzüne dikmişti.
“Derdin neydi?” diye soludu Muhsin.
Görebildiğim kadarıyla öfkeden titriyordu. “Derdin neydi Allah’ın belası?”
Gülden’in eşi burada beklediğimiz süre
uzadığında gözden kaybolmuştu. Şu anda Gülden’i tutup geri çekecek olan tek
isim de oydu.
Gülden, Muhsin’in elini itebilmek için
bileğine yapışıp çekiştirdiğinde İzel’in sesini duydum. “Baba…” diye
mırıldanmıştı çaresizce.
Hiçbir şeyi umursayamıyordum. Bu koridorda
herkes birden birbirinin üstüne atlayıp kavga etmeye girişse dahi
kıpırdamayacaktım. Umurumda olan tek bir şey vardı. O da birkaç kapı ilerimdeki
karımdı.
Muhsin’in kızının sesini duyduğunda onun gözü
önünde böyle bir şekle bürünmemek için kendisini geri çekeceğini düşünmüştüm
ancak başını bile çevirmemişti. Bu adama dair bir şeyler biliyor muydum yoksa
bildiklerim sadece tahminlerden mi ibaretti anlayamıyordum.
Muhsin’in birden Gülden’i kolundan tutup beni
önüme doğru sürüklemesi de tıpkı bu ana kadarki hamleleri gibi beklenmedikti.
“Anlat,” dedi tükürür gibi.
Gülden, Muhsin emreder gibi konuştuktan sonra
rahatsızca kıpırdanıp göz ucuyla bana bakındı. Kaşlarım derince çatılmıştı.
“Neyi anlatacak?” dedim dümdüz bir suratla.
“Her şeyi,” dedi Muhsin tek nefeste. “Korkunç
bir yalanı hepimizin hayatına nasıl doladığını anlatacak.”
Gülden uzaklaşmak için kıpırdadı ama kolunu
tutmakta olan adam buna müsaade edecek gibi değildi. “Hadi!” diyerek gürledi
birden Muhsin. “Tek amacı hayatımı altüst etmek sandığım, bana sırf bu yüzden
yaklaşacak ve hem kendisini hem beni bitirecek sandığım kızımın aslında senin
iğrençliklerinden haberinin bile olmadığını anlat.”
Aklım karmakarışıktı. Anlayamıyordum.
Muhsin’e boş bakışlarla baktığımda birden tüm
gücü bitmiş gibi Gülden’i tutmayı bıraktı. Gülden’in arkasını dönüp kaçacağını
sandım ama tek yaptığı geriye doğru korkak bir adım atmak olmuştu.
Avuç içlerini şakaklarına doğru bastırıp
başını patlatmaya çalışır gibi sıktı Muhsin. Koridorda bulunan herkesin bize
dikkat kesildiğinin farkındaydım. Duyduklarını yayacak birileri olduğundan
değildi endişem ama bir an için Seray’a dair özel bir konunun böyle alenen
bağırılıp çağırılması rahatsız hissettirmişti.
Muhsin’i omuzundan iter gibi koridorun diğer
ucuna yönlendirişim bu yüzdendi. Karın ağrısını öğrenmem gerekiyordu.
Muhsin direnmeden oraya doğru ilerlerken
aradan sıvışabileceğini düşünen, Muhsin’in aksine Seray ile tek bir ortak
özelliği dahi olmayan kadına doğru baktım. “Sen de.” dedim soğukça. Bugün
karımdan başka kimseye acımam olmadığını yeterince kavramışlardı. İkiletmeden
küçük adımlar atmaya başlaması bana kalırsa bu nedenleydi.
Koridorun diğer ucunda duran sandalyelerden
birine yıkılır gibi yerleşen Muhsin’e doğru baktım önce. Dirseklerini dizlerine
yaslamış, yüzünü de avucuna doğru kapatmıştı. Gülden ise ayakta, ondan
olabildiğince uzaktaydı. İkisini de karşımda görebilecek bir açıyla duruyordum.
Konuşmaya başlamasını beklediğim kişi yüzünü
elleriyle kapatmış olan Muhsin değildi ancak ilk duyduğum ses ona aitti.
“Ortak bir arkadaş grubunun içindeydik,”
diyerek birden konuşmaya başladığında kastettiği kişinin Gülden olduğunu
anlamıştım. “Ben evlenmeden önceden beri arkadaş sayılırdık, hiçbir zaman bir
şeyler hissetmedim ama ben hissetmedikçe o beni takıntı haline getirdi. Birsen
ile evlendikten sonra onu tamamen etrafımdan uzaklaştırdım aynı ortamda bile
bulunmamaya başladım.”
Gülden’in anlatılanlara tepkisini görebilmek
için bir an ona baktım ama tek yaptığı karşısında kalan duvara kilitlenip
durmaktı.
“Yasmin doğduktan kısa bir süre sonra Birsen
ile ağır bir kavga ettik. Kendimi kontrol edemeyeceğimi anladığımda uzaklaşıp
sakinleşmek istedim, evden çıktım. Arkadaşlarımı aradım. Buluştuk.” Yüzünü bir
an için ellerinden kaldırıp başıyla Gülden’i işaret etti. “O yoktu tabii. Tutup
da onu çağıracak değildim. Karımla tartışmış olmanın huzursuzluğuyla köpek gibi
içtim. Otuz yıl önce o gece sarhoş oldum ve bir daha ağzıma içki alamayacak
kadar pişman oldum zaten.”
Gerginlikle omuzlarımı kastım.
Dinleyeceklerimin sonunun iyi bir yere bağlanmayacağını zaten biliyordum ama
detaylarıyla öğrenmek farklıydı. Aklımın bir yarısı, hatta belki tamamına
yakını Seray’da idi. Konu onunla ilgili olmasa burada durup bir şeyler dinlemem
de mümkün olmazdı zaten.
“O gece hangi boktan akıllı Gülden’i çağırdı
ve onun bana yaklaşmasına göz yumdu bilmiyorum. Aklımdaki bulanıklık hiç
geçmedi, o gece olan biteni hiç hatırlamadım. Sadece arkadaşlardan biri Gülden
yanımıza geldiğinde Birsen’miş gibi ondan özürler dilemeye başladığımdan
bahsetti yıllar sonra. Başka hiçbir şey yok hafızamda.”
Bu ne boktan bir durumdu?
Gülden’e doğru baktım. Kendisini sarhoşluktan
karısı sanan bir adamdan kaçıp uzaklaşmak yerine onunla birlikte mi olmuştu? Bu
muydu?
“Bir iki ay sonra aradı, hamile olduğunu ama
aldıracağını ve asla böyle bir şey istemediğini söyledi. Ne diyeceğimi bile
bilmeden kaldım zaten. Kapattı. Aylar boyunca bir daha haber almadım, o
aramadığı için bebeği aldırdığını düşündüm.” dedikten sonra sinirleri bozulmuş gibi
güldü. “Nasıl bir şeytan olduğunu o zamanlar tam anlamış değildim. Aylar sonra
beni arayıp ‘kızımız oldu’ demesini sindirebilmem çok uzun sürdü. Ne yaptığımı
bile hatırlamadığım bir gecenin hesabını kendime bile veremiyorken yeni doğmuş
bir bebeğe karşı ne hissedeceğimi bilmiyordum.”
Gülden hiçbir şekilde araya girmiyordu ve bu
da Muhsin’in saf gerçekleri anlattığını doğruluyordu.
“Birkaç hafta vicdanımın altında ezildim.
Birsen’in yüzüne bakamadım, Yasmin’i kucağıma bile alamadım. Sonra her Yasmin’e
baktığımda kanımı taşıyan bir başka bebeğin de varolduğunu düşünmeye başladım.
Gülden’i aradım. Bebeği nüfusuma alacağımı, kendisinin umurumda olmadığını ama
bebeği koruyup kollayacağımı anlattım.” Muhsin bu cümlenin sonunda göz ucuyla
Gülden’e doğru baktı. Yüzünde aynı nefret bakiydi. “Buna gerek olmadığını,
benimle hiçbir bağı olmasını istemediğini ve sadece masraflarını karşılamamın
yeteceğini söyledi. Her ay istediği miktarda parayı verirsem bebekle kendisinin
ilgileneceğini ve yakında zaten bir başkası ile evleneceğini söyledi. Söylediği
tek kelime bile doğru olmaz mı bir insanın? Nasıl bilebilirdim?”
Gülden’in Seray’ın liseye başladığı dönemlerde
evlendiğini biliyordum. Dolayısıyla o zamanlar evlenecek oluşu yalandı. Tıpkı
bebekle ilgileneceğini söylemesi gibi…
“Söylediği miktarın da üstünde para yolladım.
Onu rahat ettirmesi için, hiçbir şeyinin eksik olmaması için ne kadar
gerekecekse… Başlarda bebeği görmekten çekindim, görürsem aklımdan zaten
çıkmayan bebek hiç gitmez sandım. Cesaretimi topladığımda ise Gülden bunun
çocuğa iyi gelmeyeceğini söyledi ve engel oldu. Daha fazla üstelemedim. İyi
olduğunu, neler yaptığını ara ara Gülden’den öğrendim ve ilkokula başladığı
dönemden sonra da artık Gülden ne para istemeye aradı ne de benim aramalarımı
açtı.”
Kaşlarımı çattım. Seray’ın bunları duysa neler
düşüneceğini kestiremiyordum. Annesinin babasından yıllarca kendisi sebebiyle
para aldığını ve buna rağmen kendisine iyi bakmadığını öğrense… Ne olacaktı?
Muhsin başını kaldırdı. Gözlerimin içine
bakmaya başladı. “Yıllar geçti. Ben artık bu olanların üstünü tam olmasa da
örttüm, kendime bile hatırlatmamaya başladım. Sonra… Yıllar sonra başhekimi
olduğum hastanede gencecik bir doktor işe başladı ve ben o kadın karşıma geçip
‘ben senin kızınım’ diyene dek onda ilgimi çeken tek şeyin başarısı olduğunu
sanıyordum.”
Sinirle araya girdim. “Karşına geçtiğinde onu
bunu yaptığına pişman eden adammış gibi konuşmuyorsun,” dedim. “Benim
bilmediğim daha neler oldu bilmiyorum ama gözlerimin önünde onun işinden olması
için çabaladığına şahit oldum. Bu kadarı bile seni korkunç bir adam yapmaya
yetiyor.”
Muhsin’in bakışlarında pişmanlık filizlenmeye
başladığında konuşmayacağını sandım ama yanılmıştım.
“Seray’ın tek istediğinin benim hayatımı
mahvetmek olduğuna, günbegün bu hırsla büyüdüğüne inandım çünkü. Bir anda
hayatıma girmiş olmasının tesadüf olmadığını, usul usul bunca yıl uzağında
oluşumun intikamını almak istediğini duydum.”
Garip bir şaşkınlıkla güldüm. “Çocuk mu
kandırıyorsun sen?” diye sordum. “Kimin aklına ilk gelen bu olur durup
dururken?”
Titriyor olduğunu şimdi fark ettiğim elini
kaldırıp Gülden’i işaret etti. “Aklıma ilk gelen bu değildi, ilk duyduğum şey
buydu.”
Bunca şey duymuştum. Bir süredir Muhsin
susmadan konuşuyor bana otuz yıllık bir meseleyi anlatıyordu ama bu kısım
gelene dek aslında tam olarak şaşırmadığımı ve öfkemi tam anlamıyla
hissedemediğimi fark edememiştim.
“Sakın,” dedim başımı iki yana sallayarak.
“Anladığım şeyi yapmış olma, sakın.” Bakışlarım Gülden’in üzerindeydi. Seray’ı
kaybetmenin eşiğindeyim diye algım kapanmış olmalıydı, aksi mümkün olmamalıydı.
Gülden olduğu yerde küçülmek ister gibi geriye
yaslanmaya çabaladı. Utandığını ya da pişman olduğunu hissetmek isterdim ama
hissettiği şeyin kaynağı sadece korkuydu, görüyordum. Benden korkuyordu.
Eğer bir itiraz gelmezse korkmaya devam da
etmeliydi.
“Doğru düzgün görüşmediklerini bilmiyordum
bile,” diye mırıldandığını duydum Muhsin’in. “Ben hayatında yoktum ve her
şeyinin annesi olduğunu zannettim. Ona benzediğini… Karşımda gözleri benim
aynadaki yansımammış gibi bana baksa da içindeki ateşin annesinden
olabileceğini sandım. Gülden bunca yıl rahat rahat yaşamamın sonunun geldiğini,
kendisinin yapamadığını kızının yapacağını söylediğinde ona inandım.”
Seray’ı uzaklaştırma çabası, ailesini korumak
ister gibi sürekli savunma halinde oluşu, korkuyla karışık öfkesi…
“Ne zaman farkına vardın?” diye sordum
yorgunlukla.
“Herkes her şeyi öğrendiğinde… Gülden’in
karşısına onun birilerine bir şeyler yetiştirmesinden korkmadan çıkabildiğim
ilk anda.”
Seray geçenlerde Yasmin ve İzel ile yüzleştikten
sonra…
Muhsin’in kavrulduğu suçluluğun aksine bir
kenarda öylece duran Gülden’e doğru baktım. “Ne kadar eskide kalmış olursa
olsun karımın bugününe etki eden herhangi bir olumsuzluğa karşı aklımı
kaybetmiş gibi tepkiler verdiğimi biliyor muydun?”
Ona oturup Yener aptalının nasıl sinirlerimi
bozduğunu anlatamazdım ama kısaca özetlemiştim. Fazlasıyla da ciddiydim.
Kim olduğu, ne olduğu ya da ne kadar eskide
kaldığı umurumda değildi.
Ucunun Seray’a dokunması mantığımın beni terk
etmesi için yeterliydi.
Neden böyleydi peki?
Karımı kanlar içinde kucağımda son nefesini
verir gibi can çekişirken görmeden önce buna bir cevabım yoktu. Vardı ama yok sanacak kadar korkaktım.
Şimdi ise cevap tamdı. Zira onu kaybetmekten başka hiçbir şeyden korkmamam
gerektiğini olabilecek en ağır yoldan öğrenmiştim.
~
“Seninle
geleyim, arabayı almaya öyle giderim abi. Evde oyalanacak mısın sanki? Hemen
buraya döneceksin, biliyorum.”
Teoman’ın
yoğun ısrarı Cevahir’eydi ancak etkisinin yeterli olduğunu söylenemezdi.
“Döneceğim,”
dedi Cevahir. Yoğun bakıma alınmış olan karısını henüz görememiş olsa da,
doktorunun -aslında babasının- içeriye kimsenin girmemesi konusundaki yasağı
nedeniyle önü kesilmiş olsa da dönecek ve bir şekilde Seray’ın yanına
varacaktı.
Eğer
tahmin etmediği bir konuşmaya kulak misafiri olmasaydı, Cevahir şu anda yasağı
çiğniyor olurdu hatta. Temizlenmesi aceleymiş, hastanede bu hallolamazmış gibi
eve gitmesi gerekiyormuşçasına birden eve gitmek üzere ayaklanması tamamen
kulak misafirliğinin eseriydi.
‘Şu an
sırası değil, Doğan. En azından Seray’ı bi’ görsün ve biraz da olsa
sakinleşsin. Ben ilgileneceğim güvenlik konusuyla.’
Levent’in
Doğan ile olan konuşmasına şahit olmuştu Cevahir. Bu şahitlikten kimsenin
haberi yoktu elbette. Aksi halde binbir araştırma ile işe aldığı ve tek
amacının Seray’ın daha güvende olmasını sağlamak olduğu yeni güvenlik
görevlisinin Cavit Avcıoğlu ile bağlantılı olduğunu bu gece öğrenebilmesi mümkün
olmayacaktı.
“Arabamı
oyalanmadan gidip al,” dedi Cevahir karşısında tereddütle durmakta olan
Teoman’a. En son Seray’ın kullanmış olduğu, Beril ve Doğan’ın evinin önünde
kalan arabanın şu an Cevahir için hiçbir önemi yoktu aslında. Araba orada
sonsuza dek kalabilirdi hatta ancak diğer herkes bir şekilde kendi halindeyken
Teoman’ın bir gözü alışkanlıkla sürekli Cevahir’in üstündeydi ve Cevahir’in bu
göz hapsinden kurtulabilmek için bir bahane üretmesi gerekmişti.
Teoman
şu anda ne yaparsa yapsın ikna edemeyeceğini kabullendiği adamı daha fazla
zorlamamak adına ısrarını kesti. Henüz beklediği patlamayı dahi yaşamamış
olduğu için herhangi bir zorlamanın onda neye yol açacağını tahmin edemiyordu.
Teoman
kendi kullandığı arabanın anahtarını Cevahir’e bıraktıktan sonra sessizce
uzaklaşmış, Cevahir’in arabasını bir an önce almak üzere harekete geçmişti.
Cevahir
ise hareketlenip binadan çıkmadan önce sanki kısacık bir süre önce orada
değilmiş gibi Seray’ın alındığı yoğun bakım odasının önünde bulmuştu kendisini.
Odanın dışarıdakilerin içeriyi görebilmesini sağlayacak olan bir camı vardı
ancak o cama çekili olan kalın katman buna engeldi.
Koridorda
ayrıca bekleyen hastane güvenlikleri de vardı ancak Cevahir herhangi bir
sorumsuzluk halinde rastgele birinin buraya gelip Seray’a dair herhangi bir
şeyin basına sızmasına neden olması ihtimalinden kaçıyordu. Aksi halde onu
görmesine engel olacak bu duruma mutlaka itirazı olurdu.
Odanın
karşısında, normalde burada olmadığı belli olan bağımsız bir sandalyede oturan tek
bir kişi vardı. Cevahir, Teoman’ın yanına gitmeden önce burada bekliyorken de
yine aynı kişi tam o noktadaydı.
Muhsin
Paker oturuyordu odanın karşısındaki sandalyede.
Herhangi
bir olumsuzluk gelişirse ona haber yollanacağı belliydi, resmi olarak bu
hastanenin bir doktoru olmasa da Seray’ın doktoru şu anda oydu. Tüm personel de
acil durumda ona haber vermek üzere bilgilendirilmişti.
Ancak
Muhsin bunu yeterli bulmamıştı. Odanın karşısında bir nevi kamp kurduğunda ona
mutlaka haber vereceklerini söyleyen tanıdık çalışanlara da ‘asansörde ya da
başka bir sebeple kaybedecek birkaç dakikam yok’ demekle yetinmişti.
Cevahir
sessizdi ona karşı. Acıyor ya da üzülüyor değildi ancak dokunmuyordu da.
Duyduklarından sonra aklı karman çorman bir hal almıştı. Gülden’in korkudan
titreye titreye kaçan, ileride ne olacağını bilmediği için panikle gözden
kaybolan halinin tam aksine Muhsin, Seray’ın kapısında nöbetteydi. Bu zıtlık
Cevahir’de de kafa karışıklığı yaratıyordu.
“Bir
saat içinde döneceğim,” dedi Cevahir.
Muhsin’in
bakışlarının karşısındaki kapıdan ayrılmasına sebep olan bu açıklama olmuştu.
Ağır ağır Cevahir’e doğru döndükten sonra dudaklarını araladı. “Nereye?” diye
sordu. İçeriye girebilmek için kendisine direneceğini sandığı adamın bir
saatliğine dahi bir yere gitmesi aklına yatmamıştı.
“Eve,”
dedi Cevahir kısaca.
Muhsin
duraksadı. “Doğruyu söylediğinde ortalığı ayağa kaldırmam,” dedi. “Buradan
uzaklaşmana sebep olabilecek şeyin normal bir şey olamayacağını biliyorum.”
Cevahir
kaşlarının havaya kalkmaması için kendisini kasmak zorunda kalmıştı. Sessizce
beklediğinde Muhsin omuzlarını belli belirsiz kıpırdattı. “Bir saatten uzun da
sürse, ben burada olacağım.” dedi sakince. “Her kime bela olmaya gidiyorsan,
acele etmene gerek yok dönmek için.”
Cevahir
olağan bir konudan bahseder gibi konuşup yeniden önüne dönen adama birkaç
saniye donuk bir şekilde bakakalmıştı. Hastaneden çıkmasına, Seray’la aynı
çatının altında olmak yerine uzaklaşmasına neden olanın ne olabileceğini birkaç
saniye içinde çözümleyen adamın tavrına şaşkındı.
Sanki…
Durum müsaade etse ‘her nereye gidiyorsan ben de geleyim’ demek üzere gibiydi.
Cevahir onun yanında daha fazla durmadan, içinde fokurdayan öfkenin ilk
karşılayacağı kişinin yanına varmak için hareketlendi.
Koridordan
uzaklaşmadan önce dalgınca odanın duvarlarının ardına bakınmış, içeriyi
görememesine ve Seray’ın da onu göremeyeceğini bilmesine rağmen çaresizce
oyalanmıştı.
Hastaneden
eve doğru uzanan yol çok uzun değildi. Cevahir çoktan evdeki diğer güvenlik
aracılığı ile diğerinin ortadan kaybolmadığından emin olmuştu. Seray’ın
hastanede olduğu basına sızmış olduğu halde evi hızla terk etmemiş olmasına
bakılırsa ya fazla salaktı ya da fazla zeki…
Yerinden
kıpırdamayacak kadar plansız da olabilirdi, yerinden oynasa da Cevahir’in onu
bulacağını bilerek ‘hiçbir şeyden haberim yoktu’ rolü yapmak üzere evde duracak
kadar sinsi de olabilirdi. Her iki ihtimalde de Cevahir’in aklındaki sonuç
değişmiyordu gerçi.
Araç
plakası tanıdık olduğundan bahçeye açılan kapı direkt aralanmış, ancak henüz
sürücü koltuğundaki kişinin Cevahir olduğu fark edilmemişti. Cevahir arabayı
rastgele bir konumda durdurup arabadan indiğinde ise bulundukları alandan aynı
anda adımlamaya başlayan iki adam da dikkat kesilmişlerdi.
“Geçmiş
olsun, Cevahir Bey. Duyduklarımıza çok üzüldük.” Cevahir bakışlarını yıllardır
kendisi ile çalışan eski güvenlik görevlisine değdirmedi, oysa tek konuşan
oydu.
Yüzünde
duvar gibi bir ifade ile kendisine bakmakta olan Cevahir’i ve asla bakışların
üzerinden ayrılmadığını gören diğer güvenlik ise içten içe titremekteydi.
“Sen de
üzüldün mü?” diye sordu Cevahir soğuk bir sesle. Adam ne yapacağını tam olarak
bilemez bir halde kalakalsa da başını hafifçe olumlu anlamda sallayabilmişti en
sonunda. Cevahir de onu taklit eder gibi başını oynattı.
“Ben de
üzgünüm,” dedi Cevahir öne doğru bir adım atıp adama doğru yaklaşırken. Diğer
güvenlik kafası karışmış bir halde durumu izliyor ancak patronunun neyi
amaçladığını anlayamadığından ses çıkartamıyordu. “Üzülmeye pek alışkın değilim
gerçi, beni üzmek için bayağı çabalamak ve sayılı konulardan birine parmak
basmak lazım.”
Genç
olan güvenlik kendisine doğru adım atmış olan Cevahir’den refleksle uzaklaşacak
oldu, geriye doğru atacağı adımı kesen yakasını bir anda kavrayan Cevahir
olmuştu. “Tüm konuları sayıp vaktini çalmayacağım,” dedi Cevahir dudağının
kenarı kıvrılmışken. “Ama her konu tek bir kişiye bağlanıyor, ipin ucu karıma
dokunduğunda ben çok üzülebiliyorum böyle.”
Durumun
ciddileştiğini ve nereye bağlanacağının belli olmadığını gören diğer güvenlik
konuşacak oldu. “Cevahir Bey-…” diyerek ağzını açtığında Cevahir boşta olan
elini durmasını işaret eder gibi kaldırdı. “Uzaklaş, en az on metre. Hemen.”
Adam
dudaklarını birbirine bastırıp kararsızlıkla yerinde sallandığında yakasından
hayatı ipe asılmış gibi gerginlikten titreyen genç konuştu. “Abi gitme,” diye
telaşla seslenmişti.
Cevahir
başını iki yana yavaşça sallayarak sinirleri bozuk halde güldü. “Gitmesin öyle
mi?” diye sordu çocuk eğler gibi. Yakasından tuttuğu adamı solunda kalan bahçe
duvarına doğru bir anda savurup kafasını duvara çarptıktan sonra devam etti.
“Gitmese sen benim elimden kurtulacaksın öyle mi?”
“Ne
karşılığında lan?” diye gürledi Cevahir. “Ne verdiler de sen böyle bir orospu
çocukluğu yapabildin? Seray’ı kimden korumaya çalıştığımı ezbere bildiğiniz
halde, zarar göreceğini bile bile sen ne karşılığında karımın canını hiçe
saydın piç herif?”
Her
cümlenin sonunda yüzünü tek seferde dahi dağıtacak kuvvette yumrukları yemeye
başladığı için adamın konuşabilmesi mümkün değildi. Cevahir bunu bile bile,
cevap vermemek inisiyatifindeymiş gibi ve sanki vereceği herhangi bir cevaba
ikna olacakmış gibi suskunluğuna daha da öfkelenip adama iyice yüklenirken
diğer güvenlik de duyduklarıyla birlikte geriye çekilmiş, şaşkınlık ve öfke
karışımı bir halde hareketsiz kalmıştı.
Neredeyse
dört aydır tanıyor olduğu Seray Avcıoğlu’nun -eşinin aksine- kendilerine yüzü
asık baktığı dahi olmamıştı. Sürekli ölçülü gülümsemelerle ve nazikçe bir
şeyler söyler ya da gerekirse isterdi. Son zamanlarda onun güveliği ile ilgili
alarmdalarken de pürdikkat elinden geleni yapmaya çalışmıştı fakat yanında bir
köstebek çalışıyor olduğundan haberi olmamıştı belli ki.
Cevahir
artık hareket edecek hali kalmayan, bıraktığında yere yığılacak olan adamı
iğrenir bir ifadeyle zemine savurduğunda nefes nefeseydi. Kusmaya başladığı
öfke öyle bir anda bitip gidecek gibi değilken merdivenin en alt basamağındaki
bir adama iki yumruk vurmak elbette rahat etmesine yaramamıştı.
Elindeki
kurumuş kan lekelerine adamın burnundan ve patlayan dudağından sızan kanlar
karıştığı için yüzünü buruşturdu Cevahir. Yönünü aceleyle eve doğru çevirdi.
Arkasını
döndüğünde güvenlik görevlisi konuşmuştu. “Teoman Bey’e haber vereceğim ben, bu
durumu daha önce fark edemediğim için affedin Cevahir Bey. Bilsem… İnanın
sizden önce ben bu hale getirirdim, Seray Hanım için çok çok üzgünüm. Rabbim
şifa versin, kalbinin temizliği ömrüne ömür eklesin.”
Cevahir
adama doğru bakmadı ancak adımları bir an için duraksamıştı. ‘Kalbinin
temizliği ömrüne ömür eklesin…’ Hayatında ilk defa duyuyordu bu dileği ancak
karısı için olabilecek en sağlam dilek olduğunu hızla fark edebilmişti.
Hastanede
olan kendisi olsa ve birinin duası böyle göğe yükselse sonuç bulmazdı belki ama
Seray için kabul olabilecek bir duaydı bu. Bin parçaya bölünmüş, bölünmüş her
parçasının sebebi bir başkası olmuş olan karısının kalbi her şeye rağmen
temizdi. Cevahir’in ve onunla birlikte hayatına giren insanların aksine
Seray’ın kalbinde kötülüğün gölgesi bile yoktu.
Saat
çoktan gece yarısını geçmişti artık.
Cevahir
evin kapısına vardığında uzanıp cebinden çıkarttığı anahtarını oraya bırakalı
uzun saatler geride kalmıştı. Sabahın ilk ışıklarında karısı derin bir uykuda
iken uyanıp dakikalarca onu seyretmiş, yüzüne ve teninin açıkta kalan her
yerine usul usul dudaklarını bastırmış ve kulağına ‘döndüğünde onsuz kaldığı
saatleri telafi edeceğini’ fısıldadıktan sonra önce yataktan ve hemen ardından
da evden çıkmıştı.
Evin
kapısı geriye doğru yavaşça açıldığında Cevahir içeri girmeden önce onu bir
kuvvet yerine sabitlemiş gibi biraz beklemişti. Sabah bu kapıdan çıkan adam ile
şimdi içeriye girecek olan adam görünüşte aynı dursa da değildi aslında. Yıkım
getirmek için esip gürleyerek evden çıkan adam, bir başkasına getirmeyi hayal
bile edemediği bir yıkımı kendisi yaşamış halde kapının eşiğindeydi şimdi.
Cevahir
antreye attığı ilk adımdan sonra kapıyı rastgele bir hızda itip kapattı.
İleriye doğru yürüdüğünde peş peşe iki farklı yerde hissetmişti. Değişim çok
hızlıydı.
Önce
cennetteymiş gibi burnuna yoğun bir lavanta kokusu dolmuştu. Bir başkası için
sıradandı belki bu koku ama Cevahir için öyle değildi. Normalde de evde yer yer
bu koku vardı ama sanki bu gece bir cezaymışçasına koku delice yoğundu.
Kokuyu
cezaya çeviren ve cennetteymiş hissini de cehennem ile değiştiren şey belliydi.
Kokunun cennetle bağdaşmasını sağlayan Seray burada değildi. Cevahir’in bu
kokuyu duyumsamayı en sevdiği yere, karısının tenine gömülmesi mümkün değildi.
Bir an
için lavanta kokusu Cevahir’in nefreti oluverdi. Seraysızken bir anlamı yoktu.
Cevahir dalgın
ve ne yaptığını bilmez adımlarla bu kattaki en yakın banyoya adımlayıp
ellerindeki kan lekelerini yıkamaya başladı. Baktığı yeri görmüyor, yaptığı
işin ne olduğunu doğru düzgün anlayamıyordu.
Göğsünde
bir baskı vardı. Baskı ‘Seray kayıp’ denildiğinde başlamıştı. Her yeni haberde
artmış, her saat katlanarak büyümüş ve bütün bedenini ele geçirecek kadar
yayılmıştı.
Elleri
büyük ölçüde temizlenmişken bunun farkına varması da biraz sürdü. Aynadaki aksi
ile bakıştı, bir şey görmesi gerekiyormuş gibi rengi çekilen yüzünü izledi.
Orada
kaç dakika kaybettiğinden habersiz bir halde banyodan çıktığında yoğunluğunu
hayal ettiğini sanan mantığına karşı verdiği savaşı kazanan içgüdüsü Cevahir’i
salona doğru sürüklemişti. Koku, karısını özlemekten yitirdiği aklının bir
oyunu olamayacak kadar gerçekti.
Salonun
geniş kapısından içeriye girdiği anda Cevahir Seray’ın kalbini kanatan bıçağın
şimdi kendi boşluğuna saplandığını hissetmişti.
Yemek
masası, parkelerin üstü… Kuru lavanta dalları her yerdeydi.
Masanın
üzerinde içi yarı dolu bir çay fincanı duruyordu. Fincanın ilerisinde boy boy
vazolar diziliydi.
Manzara
Cevahir’in aklına tek bir cümle getirdi.
‘Bu evde
hiçbir şey benim değil, istersen başıma yık her parçasını’ diye bağıran Seray’ı
duymuştu zihninde. Karısının benimsemekten kaçtığı eve ona sormaya gerek
duymadan yeni eşyalar aldığını bu gece fark etmek istemezdi.
Karısının
yarım bıraktığı çay fincanını, düzenlemeye çalıştığı fakat evden apar topar
çıktığından olsa gerek darmadağınık duran lavanta dallarını hiç bilmemeyi
isterdi. Bu gerçekten kaçmak, burayı böyle bıraksa ne zaman Seray’ın gelip
işine devam edebileceğini bilebilmek isterdi.
En
yakınındaki koltuğa boş bir çuval gibi yığılıp kaldığında bakışlarını oradan
ayıramıyordu. Birkaçı doldurulmuş yeni vazolar Cevahir’in bizzat alıyor olduğu
ve karısının evin dört bir yanında kuruttuğu dallarla doldurulmuştu. Sırasını
bekleyen vazolar ise öylece kalakalmışlardı.
Başına
saplanan ani ağrıya direnmek ister gibi elleri şakaklarına doğru uzandı. Öne
doğru düşecek gibi hissediyordu ama bakışlarını yere dökülmüş çiçeklerden ve
boş vazolardan alamıyordu.
Aynı gün
karısından iki ayrı yarım itiraf dinlemeyi ve üstelik bu itiraflardan birini
fark ettiği sırada yalnız olmayı beklediği söylenemezdi. Önce kollarında acıdan
titrerken ‘bendeki artık nefret değil’ diye mırıldanmıştı, sonra evde bıraktığı
izleriyle ‘burası artık evim’ demişti. Cevahir her ikisine de geç kalmış
olmanın ağırlığı ile olduğu yere gömülüp kaybolmayı diledi sessizce.
Dakikalar
sonra etraftaki ilk hareketlilik, güvenlik görevlisinin haber verdiği Teoman
ile birlikte gerçekleşmişti. Teoman, Cevahir’in arabası ile birlikte hastaneye
geçmek üzere yola koyulmuş ve aklından Cevahir’in çoktan hastaneye döndüğüne
dair tahminler üretmişken gelen telefonla birlikte son hız eve sürmüştü.
Kan
revan içindeki yüzü ile yarı baygın görünen ikinci güvenlik görevlisini
gördüğünde ve bu halinin nedenini kısaca diğer adamdan dinlediğinde ise bir tur
da kendisi saldırmak istemişti karşısındaki harabeye ancak bunu erteleyerek
Cevahir’in yanına koşturmuştu hemen.
Eve
girip Cevahir’i salonun kapıya en yakın koltuğunda oraya ait değilmiş gibi
otururken gördüğünde bir anlığına gözlerini kapatıp ona bakmaktan kaçmak istedi
ancak yapamamıştı. Cevahir içeriye girenin kim olduğunu başını çevirmeden
anlamış, dalgınca elini kaldırıp Teoman’a yere saçılmış çiçekleri işaret
etmişti.
“Apar
topar çıkmış,” diye mırıldandı Cevahir. “İçtiği çayı bile bitirmemiş, yere
düşen lavantalarını toplamamış. Ben fark etmeden kuru çiçeklere çarpıp
dökülmelerine neden olduğumda canlarını yakmışım gibi dertleniyorken, yere
düşürdüğü çiçeklerini bile gözü görmemiş.”
Teoman
dudaklarını birbirine bastırdı sıkıntıyla. Bu acelenin nedenini Doğan’dan
öğrenmişti. Doğan, Beril’den dinlediği ayrıntıları Cevahir dışında kalan birkaç
kişiye anlatmıştı o saatlerde.
“Beril
biraz ağrısı olduğunu söylemiş,” dedi Teoman sessizce. “Vakit kaybetmemek için
bunları daha sonraya ertelemiştir.”
Cevahir
omuzları ve sırtı kaskatı kesilmiş halde Teoman’a doğru döndü ağır ağır.
Beril’in Seray’ı eve çağırdığını biliyordu ancak bunun altında böyle bir sebep
sunulduğundan habersizdi.
“Ağrısı…”
diye mırıldandı Cevahir. “Var mıymış?”
Teoman
sessiz kaldı. Sessizliğinin ne demek olduğu belliydi ama.
Cevahir güler
gibi oldu. “Nasıl dürüst bir aileye sahibim ben böyle,” dedi alayla. “Her
yanından samimiyet akan, sevgi dolu bir aileye sahibim.”
Teoman
omuz silkti. “Yanlış insanlara aile demeyi bırak o zaman abi,” dedi beklemeden.
“Gerçek kabul edebileceğin ayrı bir ailen var zaten. Evli barklı adamsın,
konuşturma beni şimdi.”
Teoman
biraz olsun durumu yumuşatmaya çalışsa da sona doğru sesi titremişti. Bu
cümleleri genellikle Seray’a kurup ondan ters bakışlar almaya aşinaydı, şimdi
onun yokluğunda Cevahir’i aynı cümlelerle teselli etmeye çalışmak ağır
gelmişti.
“Bana
hakaretler savurduğunda, nefretle baktığında, bana katlanamıyormuş gibi her
hareketime delirdiğinde… Hiçbirinde kararımdan pişman olmadım, yanlış mı
yapıyorum ya da yanlış mı yaptım demedim. Benim yüzümden kollarımda zar zor
nefes alırken gözlerini kapattığında ilk kez pişmanlıktan kavruldum ama,” dedi
Cevahir usul usul itiraf ederken. “İlk kez onu hayatıma dahil ettiğim için
pişmanlık hissettim. İlk kez ‘bensiz olsa daha iyi mi olurdu’ diye düşündüm.”
Teoman
ne diyeceğini bilemeyerek başını eğip sessizleşti. Ne dese de Cevahir’in
aklındaki düşünceleri defedemeyeceğini biliyordu. Kısa bir süre sonra ise hızla
konuyu değiştirdi. “Üstünü de değiştir, hastaneye dönelim abi. Gerekirse Muhsin
Paker’e ben yalvaracağım ve yengemin yanına girmeni sağlayacağım. Burada durma
daha fazla.”
Cevahir
kalkacak gibi olduğu sırada Teoman birden gözlerini irileştirdi. “Yok, yok sen
yukarı çıkma gerçi. Uğraşma hiç. Arabanın bagajındaki yedeklerden giyersin
hemen.”
Teoman
alelacele derin bir nefes verdi. Cevahir’i Seray’ın eşyalarıyla dolu odaya sokmak
akıllıca değildi, son anda bunu düşünebilmişti.
Cevahir
bu ani değişimi fark edemeyecek kadar durgun bir halde dış kapıya yöneldi ve
evden birlikte ayrıldılar. Arka arkaya park edilmiş duran arabalara bakınırken
Teoman konuştu. “Tek araba gidelim istersen abi, ben kullanayım.”
Cevahir
başını salladı olumsuz anlamda. Kendi cebine attığı diğer anahtarı çıkartıp
Teoman’ın eline tutuşturduktan sonra ondan kendi arabasının anahtarını almış ve
sessizce kendi aracına doğru ilerlemişti. Bagajdaki gömleği Teoman’ı dediği
gibi üstüne geçirmiş, Teoman bu arabayla kendisinden sonra gelip kapıya yakın
park ettiği için bahçeden ilk çıkan da Cevahir olmuştu.
Cevahir
arabaya binip yola koyulduğunda artık gecenin iyice ilerleyen saatleri
dolayısıyla trafikten eser yoktu. Kısa süre sonra Vita’da olacağı belliydi.
Takıldığı
bir kırmızı ışıkta başını geriye doğru atıp süreyi öylece geçirecekken başını
bir an için çevirdiği anda gözüne bambaşka bir şey çarpmıştı.
Tam
kapanmamış, kapalıya yakın görünen ama kapağın yerine oturmadığı belli olan
torpido gözünü fark ettiğinde dişlerini birbirine kıracakmış gibi bastırdı
Cevahir.
‘Kapatamıyorum
ben bunu, sadece senin deli gücünle kapanıyor olduğuna göre bozuk bence. Parana
mı kıyamıyorsun? Ben ödeyeceğim gidip yaptır artık…’ diye söylenen Seray’ın
bıkkın sesi kulaklarını doldurur gibi zihnine sızdığında derin bir şekilde
güldü.
Arabayı
en son karısının kullandığı gayet belliydi. Kapattım sanıp yine kapatamamıştı
torpidoyu.
Cevahir
duyuyor gibi olduğu sesler nedeniyle görüşünün bulanıklaştığını hissettiğinde
yeşile dönen ışıktan sonra rastgele bir sokağa sapmış ve park edecekmiş gibi
bir kenarda durmuştu. Nefes alamıyor gibi hissettiği için camları açtıysa da
çare değildi.
Biri
dokunsa pat diye açılacakmış gibi görünen torpido gözüne uzandı uyuşmaya
başlayan eliyle. Torpidoyu önce açıp daha sert bir hamleyle kapatması
gerekiyordu doğru şekilde örtülmesi için.
Torpido
gözünü açtığında arabanın iç aydınlatması nedeniyle görüş açısına giren kumaş
parçası Cevahir’in içinde bulunduğu zamanın bir anlığına yavaşlamasına neden
olmuştu.
Uzanıp o
tanıdık kumaşı dışarı çekerken sanki kumaş parmaklarının arasında un ufak olup
kaybolacakmış gibi dikkatliydi.
Seray’ın
bir zamanlar aralarında kıyameti doğuran fuları parmaklarının ucundaydı şimdi.
O fular eline geçtiğinden beri burada, arabanın torpidosundaydı. Cevahir bunu
yaptığı ilk anda bir açıklamaya gerek olmadığını düşünerek kendisine bile
nedenini söylemeye çalışmamıştı. Neden bu kumaşı Seray’a geri vermemişti.
Bu koku
meselesinden ibaret olamazdı. Koku kısa süre sonra uçup gitmişti ama Cevahir o
fuların varlığını yine de arabadan uzaklaştırmamıştı. Olur olmadık anlarda
torpidoyu açıp oraya bakmış, fuların orada durmaya devam ettiğini hep görmek
istercesine kontrol edip durmuştu.
Cevahir
elinde tuttuğu ince kumaş parçasını kendisine doğru yaklaştırdı. Alamadığı
nefeslere çare olmasını umarak, üzerinde arabanın kokusundan başka bir şey
olmadığını düşündüğü kumaşa burnunu bastırdı.
Fulardan
burnuna sızan yoğun kokuya ezberi tamdı. Seray’ın parfümüydü bu. Karısının
teninde ısınıp değişmeden önce, parfüm şişesini kokladığında aldığı kokuydu.
Cevahir
bu kokunun bir iki gün önce bu fularda bulunmadığından adı gibi emindi. Açık
kalmış olan torpido gözü ve bu eminlik birleşip gerçeği Cevahir’in kucağına
bıraktığında Cevahir fuları burnundan ayırmadan öne doğru meyletmiş, alnı
direksiyonun üstündeki sert kısma yaslanana kadar eğilmişti.
İki
büklüm eğilmiş halde, yüzü fulara gömülü halde nefeslenmeye çalıştı.
Karısının
ona bıraktığı hediyeyi bin farklı yolla teşekkür edebileceği anlardan birinde
değil, yanında olamayacağı bir anda bulmuştu.
Seray’ın
kaybolduğunu öğrendiğinde başlayan ve göğsünde gittikçe büyüyen ağrısının
katlanılmaz bir yoğunluğa ulaştığı an bu an oldu.
Karısı
kanlar içindeyken direnmişti, hastanede beklerken direnmişti, ameliyattan
çıkmasına rağmen henüz iyi olmadığını öğrendiğinde direnmişti, evdeki yarım
kalmışlığa şahit olduğunda direnmişti. Ama buradan sonrası yoktu.
Tam şu
anda, tüm bunlar bir çığ olmuş ve çığ Cevahir’in üstüne düşmüştü.
Omuzları
sarsılmaya başlarken bütün bedeni ağır ağır titriyordu. Her bir noktası
uyuşmuş, bir tek fuları kavrayan parmaklarında güç kalmıştı; tüm gücünü oraya
toplamıştı.
Fulara
doğru düşen ilk gözyaşının ardından Cevahir ilk ve en zor adımı atmış gibi birden
bire çözülmüştü. Sarsıla sarsıla, alnını direksiyona sertçe bastırarak peş peşe
gözyaşları dökmeye başlamıştı.
“Ne işe
yarıyorsun sen?” diye aşağıladı kendisini. “Tek bir adam… Allah’ın belası tek
bir adam var ve kimseni koruyamadın ondan. Ne anneni ne karını… Ne boka
yarıyorsun sen?”
O adamın
‘babası’ oluşu ise apayrı bir sızıydı. Örnek alması gerektiğini sandığı adam en
değerlilerine olabilecek en acımasız zararlarla saldırıyordu, nasıl bu kadar
güçsüz olabilmişti?
‘Ölseydi
ne yapacaktın?’ diye bir soru yükseldi aklından.
Direksiyondan
alnını çekip yavaşça doğruldu Cevahir. Ön camdan dışarıya doğru bakıyor görünse
de aslında hiçbir şeyi algılayamıyordu o anda.
“Onsuz
kaç gün nefes alabilirsem o kadar dayanıp hak ettiğim acıyı çekecektim ve sonra
ben de ölecektim.” diye yanıtladı kendi sorusunu sesli bir şekilde. Gözleri
çoktan kan çanağına dönmüş, saatlerdir duyumsadığı tüm hisler az önce
gözlerinden akmaya çalıştığı için yüzü allak bullak olmuştu.
Sesli
olarak ifade ettiği bu cümlenin ardından Cevahir bir an duraksadı. Hak ettiği
acıyı çekmek için karısının ölmesini mi beklemek gerekirdi?
Bir
elinde sıkıca tuttuğu fuları bırakmadan diğeriyle apar topar arabayı
çalıştırmış ve yolun kalanını hızlı bir şekilde tamamlamıştı. Vita’ya geri
döndüğünde etraf tıpkı giderken olduğu gibi ıssızdı. Hastaneye uzak bir çembere
kadar magazincilerin girmesine engel olunuyordu, bu saatte aktif olan tek giriş
de acil girişiydi. Bu nedenle Cevahir içeriye girerken kimseye denk gelmemişti.
Cevahir
yoğun bakımın olduğu kata ulaştı ilk önce. Muhsin Paker’in aynı konumda
oturduğunu, tıpkı dile getirdiği gibi oradan hiç gitmediğini belli eder şekilde
beklediğini gördü. İfadesinde bir değişim yoktu. Cevahir ona görünmeden tekrar
asansörlere yöneldi ya da en azından böyle sanmıştı.
Etraftaki
en ufak hareketliliğe dahi algısı açık olan Muhsin’in kendisini fark ettiğini,
yüzündeki ifadeyi ve gözlerini gördüğünü anlayamamıştı.
Cevahir
asansörle idare katına çıkarken, Muhsin de gözüne kestirdiği bir hemşireyi en
fazla on dakika içinde döneceğini söyleyerek Seray’ın başına dikmişti.
Tüm
ısrarlara rağmen uzaklaşmadığı odanın önünden ayrılmasına neden olan Cevahir’in
yüzündeki ruhsuzluktu. Bir şey yapacaktı. Belliydi. Her ne yapacaksa, bunun
aptallık derecesinde olmamasından emin olmak için -Cevahir’den çok Seray için-
hareketlenmişti Muhsin de.
Asansörün
onuncu katta durduğunu görünce Cevahir’in kendi odasına gittiğini düşünerek adımlamıştı
hemen o da.
Cevahir
ise asansörden indiğinde adımlarını kendi odasına yöneltmemişti aslında. Gittiği
oda, Levent’e aitti.
Eve
gitmeyi kabul etmeyen, en azından iyi bir haber gelene kadar buralarda olmak
isteyen kalabalığı koridorda bekletmek imkânsızdı. Bu nedenle Levent herkesi
toparlayıp odasına çıkartmıştı. Cevahir onların burada olduğunu biliyordu.
Kapalı
kapıyı açıp içeri girdiğinde bunu fazlaca hızlı yaptığı için içeridekilerin bir
kısmının irkilmesine neden olmuştu.
İçeriye
birkaç sandalye daha eklenmiş, herkesin oturabileceği bir alan oluşturulmuştu.
Fahri
Avcıoğlu odadaki deri geniş koltuktaydı, yanında Ecevit Avcıoğlu vardı.
Çaprazlarındaki tekli koltuklarda Nilgün ve Atalay oturuyorlardı.
Cevahir
odanın kalanına da rastgele göz gezdirdiğinde Levent, Beste, İzel ve Teoman’ı
görmüştü. Cevahir’in fuları bulduğunda kaybettiği vakit Teoman’ın çoktan
hastaneye varmış olmasını sağlamıştı. İzel ise gitmeyi reddetmiş, odanın en
uzak köşesinde sessizce oturmaktaydı. Onun aksine Doğan burada değildi,
Beril’in yanına dönmesi gerekmişti.
“Bir şey
mi oldu?” diye ayağa fırlayan Beste’ydi. Endişeyle, dengesiz bir şekilde
ayaklandığında Levent onu kolundan desteklemeye çalışmıştı ancak benzer bir
endişeye kapılmış olduğundan o da farksız bir haldeydi.
Cevahir,
Beste’yi duymadı bile. Kapatmaya gerek duymadığı kapıdan biraz uzaklaşıp odanın
içine doğru adımladı. Hedefinde, daha doğrusu tam karşısında dedesi vardı.
Fahri
Avcıoğlu, kendisine bakmakta olan torununun yüzünü gördüğünde rahatsızca iç
çekti. Deli bakıyordu. Torununun zaten delirmeye müsait olduğundan haberdardı
ancak şimdi bir başka bakıyordu. Eve gitmeden önceki halinden farklı bir
delilikle parlıyordu bakışları.
Fahri
Bey yavaşça koltuğun kenarına tutunup ayaklandı. “Geç otur,” dedi kalktığı yeri
torununa bırakarak.
“Oturmayacağım,”
dedi Cevahir direkt. “Bir şey söyleyeceğim sana.”
Fahri
Bey yine de geri oturmadı. Cevahir’in karşısına doğru geçip önünde durdu.
Yaşına rağmen dinç görünmesine neden olan, ailenin diğer erkeklerine de
aktardığı cüssesiydi. Torununun karşısında dururken eğilip bükülmesine gerek
olmuyordu.
“Söyle,”
dedi başını sallarken. “Dinliyorum oğlum.”
Cevahir
bir an için odanın kalanını dolduran insanlara doğru bakındı. Muhsin, Seray
ameliyatta iken geldiğinde ve ‘babasıyım’ diye haykırdığında onu duyan
kişilerden ibaretti içeridekiler. Cevahir’in ağzından ilk dökülenler de hiç
şaşırtıcı değildi bu nedenle.
“Muhsin
Paker’in Seray’ın babası oluşu bir sırdı,” diye mırıldandı Cevahir. Bakışları
dedesinin yüzüne saplanmıştı. “Seray’ın herkesten saklamaya çalıştığı bir
sırdı.”
Fahri
Bey başını anlayışla salladı. Muhsin - Gülden arasındaki gerilimden ve yıllarca
hastanelerine başhekimlik yapmış olan kişinin ailesinden haberdar oluşundan
dolayı Seray’ın bunu gizli tutma çabasını anlayabiliyordu.
Odadaki
kimse herhangi bir tepki vermemişti. Cevahir’in neden bunu söylediğine dair
kimsenin hiçbir tahmini yoktu.
“Saklayamadı,”
diye ekledi Cevahir dümdüz bir sesle. “Saklayabilseydi benimle evlenmek zorunda
kalmayacaktı.”
Odadaki
birkaç kişi aynı anda şaşkınca iç çeker gibi olduğunda ses katlanıp büyümüş,
odayı bir şaşkınlık bulutu kaplamıştı.
Cevahir
bakışlarını dedesinden ayırmadı. Fahri Bey kaşları yavaş yavaş çatılırken
duyduklarını birleştirmekte acele etmemeye çalıştı. Ancak onun aksine torunu
aceleciydi.
“Anlaşmalı
bir evlilik, sırrını saklamam karşılığında kabul etmeye mecbur kaldığı sahte
bir evlilik... Kurmamız için ısrar ettiğin aileyi kurduğumu san diye planlanan
bir evlilik.”
Gelen
ilk sesli tepki Nilgün’e aitti. Oğlunun adını inanamaz gibi sayıklamış,
ağlamaktan bitap düşen gözlerini hüzünle kapatmıştı.
Fahri
Avcıoğlu ise saf bir hayal kırıklığı ile doluydu. Aklına, mantığına güvendiği
ve hatasızlığıyla övündüğü torununun aile kurmuş olması son aylarda
tutunabildiği tek dalıydı.
Gözünü
bile kırpmadan yüzüne bakmaya devam ediyor olan Cevahir’in yanağına sesi odada
yankılanacak bir tokat attığında Ecevit Avcıoğlu araya girmek ister gibi
ayaklanmıştı ancak müdahale edebileceği bir şey kalmamıştı ortada.
Cevahir
yana doğru hafifçe çevrilen başını kıpırdatmadan, tokat bir başkasının
yanağında patlamış gibi tepkisizdi.
“Bu
tokadı beni kandırdığın için attım sanma sakın, bu tokat o kadını böyle bir zorluğun
içine sürüklediğin için. Bencilliğin için…”
“Bu
kadar mı?” diye fısıldadı Cevahir. “Bu mu cezası?”
Başını
tekrar doğrultmuş, dedesine dönmüştü. “Onu zorladığım halde sırf benimle
evlendiği için o birkaç kat aşağıda can çekişiyorken, benim cezam bir tokattan
mı ibaret?”
Cevahir’in
nefretle konuşması ve sesinin tam bu anda yükselmesiyle birlikte Fahri Bey gerginlikle
yüzünü ovuşturdu. Derdi itiraf edip yük azaltmak değildi, derdi canının
acıtılmasıydı. Cezalandırılmaktı.
“Senin
cezan çoktan kesilmiş,” diye mırıldanan Ecevit Avcıoğlu oldu. Oldukça sessizdi
ama odadaki derin sessizlik nedeniyle herkesçe duyulmuştu. “Sönmeyecek bir
ateşte kavrulmaktan daha büyük bir ceza yok, Cevahir.”
Sönmeyecek
olan ateş artık Cevahir’in içindeki yangının bir parçasıydı. Ecevit Avcıoğlu
oldukça haklıydı.
Gelip
geçici olacakmış gibi, kendi isteği bu olduğundan başka kimsenin etkilenmesi
umurunda değilmiş gibi başlattığı oyunun sonu gelmiş perde artık kapanmıştı.
Fahri
Bey güçsüz bir dal parçası gibi kırılıp yere düşecekmişçesine sallanan torununa
dik dik baktıktan sonra sağında kalan sandalyelerden birinde oturan kadına
doğru döndü. “Beste kızım,” dedi sakince.
Beste
odadaki şok dalgasının nispeten daha az uğradığı iki isimden biriydi. Evliliğin
bir anlaşmadan ibaret olduğunu bilen kişiler Teoman ve Beste’den ibaretti.
Beste’nin dün akşam Seray’dan dinlediği ve dinlerken öfkeden delirdiği durumu
ertesi gece Cevahir’in bunca insana itiraf etmesini beklediği söylenemezdi
tabii.
“Buyurun,”
demişti Fahri Bey’e doğru bakıp.
“Seray
uyanana kadar sen bir boşanma anlaşması hazırlamış ol, olur da dilerse
imzalayacağı bir boşanma anlaşması elinde hazır olsun.”
Odadaki
herkesten buna itirazen sesler yükselmiş, küçük bir karmaşa doğmuştu. Fahri
Bey’in olmadık zamanda acele ettiğini düşünen sayısı fazlaydı.
Cevahir
ise ses çıkaranlardan biri değildi.
Zihninde
‘imzalayacağı bir boşanma anlaşması’ kalıbı yankılanıyordu.
İmzalar
mıydı? İmzalamaması için öne sürebileceği neye sahipti?
Onu
güvende mi tutabiliyordu yoksa hayatına hep güzellikler mi getiriyordu?
Cevahir
olduğu yerde bir anda arkasını dönüp kapıdan çıkacak gibi olduğunda açık kapıya
yakın bir konumda, dakikalar boyunca ve konuşmaların tamamı süresince durmuş
olan gölge hızla koridorda gözden kaybolmuştu.
Muhsin
Paker, hiç dahil olmayarak zarar da vermediğini sandığı ‘kızının’ kendisinden
ibaret sırrı saklamak için evlenmek zorunda kaldığını öğrenmişti. Zarar görecek
taraf olduğunu sanıp korkakça yaşarken aslında zarar veren olmaktan öteye hiç
gidememişti. Seray’a her anlamda zarardan başka bir şey getirememişti.
Seray
gözleri örtülü halde her şeyden bihaber iken arkasında kalanlara bir yığın
vicdan azabı miras bırakmıştı. Engelleyebilse… Bu ağırlığı Muhsin Paker’e dahi
yüklemekte tereddüt ederdi belki de. Zira ne Cevahir ne de Muhsin kısa sürede,
Seray gözlerini aralayıp onları avutsa dahi vicdan azaplarından
kurtulamayacaklardı.
~
- Cevahir
Nerede olduğumu, kim olduğumu, neler
yaşadığımı bir solukta unutma fırsatı dileneceğimi hiç sanmazdım.
Beni yıkıp döken de hep bu sanmadıklarımdı
zaten.
Kendimden başka bir şeye önem vereceğimi
sanmazdım, her şeyimi paylaşmak isteyeceğimi sanmazdım, aklımda yedi günün
yirmi dört saati hep var olan bir başka insan olabileceğini sanmazdım.
Sanmadığım bunca şeyin anlamını yitirmesi tek
bir kadının hayatıma girişi ile gerçekleşmişti.
Şimdi onun ardında ne halde olduğunu dahi
bilmediğim bir duvarın dibinde, her şeyinden mahrum halde bir harabeden
farksızdım.
Sol avucumun içinde ona ait bir halka vardı,
şu an için ona dair hissedebildiğim tek şey buydu.
Ameliyata alınmadan önce üzerinden
çıkarılanlar bana değil, Levent’e bırakılmıştı. Levent o eşyalar arasından
kaybolmaması gereken tek parçayı ayırmış ve benim avucuma bırakmıştı.
Seray’ın yüzüğüydü elimin içinde duran. Kendi
alyansım parmağımda duruyor, yüzüğün takılı olduğu elimin içinde de onun yüzüğü
saklı bekliyordu. Yüzüğün üzerinde belli belirsiz kan lekeleri vardı, göğsüne
dokunduğunda yüzüğünü de kanına bulamış olmalıydı.
Hastanede mecbur kaldığı anlar dışında
parmağından çıkartmadığı yüzüğü belki de bana dair en hızlı alıştığı şeydi.
Ne ölçüde takip edildiğini anlayabilmek için
onu birkaç hafta önce götürdüğüm İstanbul çıkışındaki evde ateşler içinde bir
kâbusun pençesindeyken ‘yüzük’ konusunda istisnası olmadığını bana açıkça
göstermişti.
O günden hemen birkaç gün sonra, gecenin bir
köründe o derin uykudayken yüzüğünü parmağından ayırıp küçük bir çip
yerleştirtmek üzere daha önceden ayarladığım bir adama götürmem de yüzüğüne
olan bağlılığına güvenmemdendi.
Arabasını kullanmayabilirdi, diğer takıları
değişebilirdi, telefonunu unutabilirdi ama yüzük onunlaydı. Takmasa da o gün
yanına aldığı çantasında duruyor ve aksi halde mutlaka parmağında oluyordu.
Cavit Avcıoğlu’nun onu nereye götürdüğünü
olabildiğince hızlı bulmam da yüzükteki çip sayesindeydi.
Siktiğimin uygulaması sürekli çalıştırmadığım
için hata vermiş, Seray’ın kaybolduğunu öğrenmekte az gecikmişim gibi bir de
çipi yerleştiren adama ulaşmam gerekmişti.
Kaybettiğim tüm bu vakitler olmasaydı Seray’a
kavuştuğumda bir damla kanı dahi akmamış olacaktı. Ona yetişebilecekken
başaramamış, hatta belki biraz daha zaman kaybetsem son nefesine dahi şahit
olamayacak kadar gecikmiştim. Elimde tuttuğumu sandığım kontrol benden çoktan
uzaklaşmıştı.
Ameliyatı biteli neredeyse altı saat geride
kalmıştı. Dışarıda güneş doğmuş muydu ya da yeni mi doğacaktı bilmiyordum.
Hastaneye geri girdiğimden beri hiç dışarı çıkmamıştım. Gerekmedikçe çöktüğüm
bu yerden kalkmıyordum.
Burada yalnız değildim. Karşı duvara yasladığı
sandalyesinde oturan Muhsin Paker ile birlikteydim ancak ikimiz de tek kelime
etmiş değildik. İlk cümlemi az önce o birden ayaklandığında panikle kurmuştum.
“Bir şey mi oldu?” diye sormuştum. Bir ses duymamıştım, çağrı cihazı ötmemişti
ya da başka hiçbir şey olmamıştı ama onun odaya girmek üzere ayaklanması aklımı
oynatacak kadar korkmama neden olmuştu.
Başını iki yana sallamakla yetinmiş ve içeriye
girmişti. Rutin bir kontrol olduğunu kabullenerek biraz olsun sakinleşmeye
çalışmıştım.
Önümdeki kapı direkt olarak Seray’ın yanına
açılmıyor, giren kişilerin ön hazırlığı için ayrı bir giriş kısmından sonra
asıl alana ikinci bir kapı açılıyordu. Tek kişilik yoğun bakım odalarının
düzeninden haberdardım. İçeride bir hasta varken girmiş değildim ve sonsuza
kadar da sadece boşken ve denetim yapmam gerekirken girmeyi tercih ederdim ama
şartlar böyle gelişmemişti.
Koridora açılan kapı yana doğru sürüklenip
açıldığında Muhsin’in dışarı çıkmasını bekledim. Çıkıp sandalyesine geri dönmek
yerine kapının sensörünü engelleyip kapının açık kalmasına neden olacak şekilde
eşikte durduğunda ona doğru yaklaştım.
Kaşlarım çatık, ne olduğunu anlamamış halde
yüzüne bakındım.
Başıyla bana içeriyi işaret ettiğinde tepeden
tırnağa titremiştim. “Girebilirim..?” dedim sorar gibi. “Uyandı mı? Neden
girebilirim? İyi mi?”
“Uyanmadı,” dedi ifadesinden bir şey anlamak
mümkün değilken. Sanki hızlı olmazsam vazgeçecekmiş gibi kendimi kapıdan içeri
attım aniden. Beni kapının dışında tutan tek şey onun sağlığına dair endişemdi.
Muhsin’in dediğini yapıp kapının önünde beklemem ve saatlerdir camı çerçeveyi
indirip onu görmeye çalışmamam tamamen bundandı.
Kapının ardındaki alanda bulunan bir dolu eşya
ile Muhsin’in beni steril hale getirmesini, her yanımı dezenfekte etmesini
beklerken önümdeki son engel olan uzun panelin ardını görebilecekmiş gibi
bakışlarım oradaydı.
“Ne zaman uyanacağını hâlâ bilmiyorsun değil
mi?” diye sordum. Bunu birkaç kez daha sormuştum ona. Yine hiç sanmadığım bir
şey de Seray’a dair bir konuda Muhsin’in görüşünün çok önemli olabileceğiydi ve
bunda da yanılmıştım.
Yakamdaki kumaş parçasını düzeltiyor olan eli
bir an titredi. Titreme gözden kaçıramayacağım kadar uzun ve sertti. Kendisini
çok fazla sıkıyordu, kaskatı kesildiği için de bir anlığına eli bu şekilde
titremeye başlamıştı sanki.
“Uyanıp uyanmayacağını bilmiyorum,” dediği
sırada az sonra Seray’ı göreceğim için buruk da olsa heyecan duymaya başlamış
olan içimdeki ufak köşeye de koca bir balyozla vurup her yeri dağıtmıştı.
“Ne?” diye mırıldandım. “Ne demek bu?”
Dudaklarını birbirine bastırdı. Göz altlarına
çöken koyu renklerin de yansıdığı ve bu nedenle iyice kararmış olan gözlerini
benden kaçırdı.
“Ne demek istiyorsun dedim!” diye gürledim.
“Ne bu? Vedalaşayım diye mi kabul ettin beni içeri?”
Bağırışımdan irkilmedi, kıpırdamadı hatta.
Delirmiş gibi güldüm. “Tanımıyorsun bile,”
dedim öfkeyle. “Onu tanımıyorsun, uyanıp uyanmayacağını ne bileceksin zaten.”
Yanından rüzgar gibi hızla geçip giderken
bahsettiğim panelin ardına geçtiğim anda hızım birden sıfırlandı. Geniş
alandaki yatağı görebilir hale geldiğim anda adımlarım çivilenmişim gibi yere
çakıldı.
Muhsin’in diğer kapıdan geçip koridora
çıktığını sensörün sesinden algılamıştım. İçeride artık sadece biz vardık. Hep olduğu gibi. Evimizdeyken olduğu gibi.
Etrafında dikkat dağıtacak bir dolu makinenin,
ne olduğunu bile bilmediğim tıbbi eşyaların bulunduğu yatağın üstünde karnına
kadar çekili bir örtü ile uzanan bedeni gördüğümde kaşlarımı çattım.
Onu gözleri kapalı, derin bir uykuda gördüğüm
ilk an değildi. Her gece bu görüntünün izleyicisiydim ben.
Birazdan bir şeyler mırıldanıp üzerindeki
örtüyü açacak, ben örtüyü tekrar ona sarana kadar örtüsüz kalacaktı. Örtüyü
örttüğümü fark edecek kadar uykusundan sıyrılırsa hareket edemeyeyim diye
bedenini üstüme atıp beni kendi bedeni ile engelleyecekti.
Böyle olması gerekiyordu.
Bu gecenin bundan önceki gecelerden farkı
olmaması gerekiyordu.
Olduğum yerde gözümü bile kırpmadan bekledim.
Elini oynatması için, örtüden rahatsız olması için nefes bile almadan bekledim.
Kıpırdamadı. Parmak ucu bile kıpırdamadı.
Sanki… Bu öylesine bir uyku değilmiş gibi, sonu hiç gelmeyecekmiş gibi
hareketsizce yatıyordu.
Öne doğru tek bir adım attım. Bir sonraki
adımı atmaya mecalim yokmuş gibi durdum tekrar. Onu görmek için çırpınan yanım
şimdi ona yaklaşmaktan çekiniyordu.
Yaklaşıp
zarar vermekten korkuyordum.
Yatağın yanına varabilmem öyle kolay olmadı
ama bakışlarım adımlarım kadar korkak değildi. Gözlerim ondan hiç ayrılmamıştı
bu süre boyunca.
Yatağın kenarına, dizlerim neredeyse yatağa
değecek kadar yakına ulaştığımda yüzünü dakikalardır izlemiyormuşum gibi oraya
dikkat kesildim.
“Seray?” diye fısıldadım tereddütle.
Seslenmemi bekliyormuş, beni duyar duymaz gözlerini aralayacakmış gibi beklentiyle
doluydum.
Fısıltım hiçbir etki yaratmadığında kaşlarım
derince çatıldı. Sol yanağındaki belirgin ize, orada kalıcılaşan kızıllığa
bakmamaya çalışsam da bakışlarım kayıyordu.
Bir tokat iziydi.
Teninde böyle bir iz varken dert etmem gereken
en büyük şey bu değildi. Nasıl korkunç bir durumda olduğumu böyle anlatabilmek
mümkündü belki de.
Bakışlarımı diğer yanağına, yüzü ifadesizken
dahi kendisini gösteren gamzesinin bulunduğu tarafa odakladığımda göğsüm ağırca
şişti. Elimi kaldırmaya cesaret edebilmemi de taptığım o gamze sağlamıştı.
Titreyen parmaklarımı yanağına doğru uzatıp başparmağımı
yanağındaki çukura belli belirsiz sürttüm. Yetmedi. Bu kadar zaman onsuz
kalmışken nasıl yetecekti?
Yüzüne doğru eğilip dudaklarımı az önce
parmağımla okşadığım yere onu daha önce hiç öpmediğim kadar usulca bastırdım.
Tüy kadar hafif, bin kez tekrarlasam da özlemimi dindirmeyecek kadar silikti
öpüşüm.
“Buradayım karım,” diye mırıldandım.
Korkuyorsa… Korkmasın diyeydi. Duyabilirse yanında olduğumu bilsin diyeydi.
Gözlerini kapatmadan önce bana beklediği
benmişim gibi bakmış, geldim diye direnmeyi bırakıp bilincinin ipini tutmaya
son vermişti. Şimdi de tam tersi olmalı ve benim için gözlerini aralamalıydı.
Saatlerdir dinmeyen, dinmediği gibi de artan
göğsümdeki baskı ona temas edip yaklaştığımda bir an için durulduğunda yavaşça
dizlerimin üstüne çöktüm. Onunla aynı hizadaydım.
Saatlerdir kapımda bekleyen gerçek, bu bir
anlık rahatlama ile artık geriye itemeyeceğim kadar kuvvetlendiğinde omuzlarım
düşer gibi oldu.
Hiçbir zaman hissedemeyeceğimi sandığım hisle sarmalanmıştım. Ne
zamandan beri, neden ya da nasıl; bilmiyordum. Sanıp da yanıldığım bir başka
şey vardı ve işte yine sebebi oydu.
Aşıktım.
Ben ona aşıktım.
Tarif ettikleri yangının gerçek olabileceğini,
hissedene kadar anlamamıştım. İçimde bir başkası için hiçbir zaman ‘aşık mıyım’
şüphesi taşımamıştım.
Şimdi ise şüpheye gerek dahi olmadan her şeyi
her hücremde hissediyordum. Ona aşıktım ve bunu kendime itiraf etmeden önce
bile ona böylesi deliysem… Şimdiden sonra kim olacağımı bilmiyordum.
Burnumu refleksle boynuna doğru yaklaştırdım.
O uyurken gömüldüğüm ve ayrılmadığım boyun çukuruna burnumu bastırıp
nefeslendim.
Aldığım nefes ciğerlerime battı. Bedenime can
olması gereken nefes ciğerlerimi sökecekmiş gibi acıttı.
Kokusunu alamamıştım.
İlk gördüğüm andan beri başıma tatlı bela olan
kokusunu soluyamıyordum.
Ne zaman yaslansam kokusunu en saf haliyle
içime çekebildiğim yerde kokusu yoktu.
Gözlerini kapatmadan önce onu sardığımda
aldığım koku kan kokusuydu. Metalik, soğuk bir kokuydu. Şimdi de her şey
etraftaki ilaçların kokusundan ibaretti. İrrite edecek kadar temiz, ilaçlı ve
burun yakan bir koku…
Muhsin’in kendini sıkıp kasmaktan titreye
titreye söylediklerine çıldırmış gibi gürlemiştim. Vedalaşıyor olamazdım. Uyanmaması bir ihtimal olamazdı. Ama şimdi
birden kendimi o ihtimalin kıyısında, hatta o kıyıya dik bir uçurumun denize en
yakın ucunda bulmuştum.
Kokunu
değiştirecek kadar delirdiğin bir gün karşı karşıya gelmeyelim demiştim ona. Evlendiğimiz akşam, daha olan biteni sindirmesine fırsat
bile bırakmadan…
Savurduğum cümle neresinden tutsam elimde
kalıyordu: Delirmemişti, deliren bendim. Üstelik karşı karşıya gelmemizi
istemeyeceğim hiçbir an yoktu.
Teninden uzaklaşamadan dakikalar boyunca
olduğum gibi bekledim. Cansız bir umutla, mucizeyi bekledim.
Duyduğum andan beri olduğu gibi zihnim yine
onun son cümleleri ile doldu durup dururken. Benden nefret etmediğini dile
getirmeyi, son gücünü buna harcamayı seçmişti. Eğer gözlerini açamazsa bu benim
cezam olsun mu istemişti yoksa gözlerini açamazsa diye bunu bana duyurabileceği
son fırsatı elinden kaçırmaktan mı korkmuştu?
Benden giderse… Onun içinde bana dair nefret
kalmadığını bileyim mi istemişti?
Hiçbir seçenek içimi rahatlatmıyordu. Dönüp
dolaşıp kendimi korkunç bir çıkmazda buluyordum.
“Gözlerini kapatmadan önce söylemene izin
vermedim. Gözlerini açtığında söylemeye çalışırsan yine izin vermeyeceğim. Son
kez susturacağım çünkü önce senin beni duyman gerek. Sonra seni ölene dek
dinleyeceğim, bir daha o iki kelimenin önünü hiç kesmeyeceğim, yavrum.” diye
fısıldadım son gücümle. Boynuna, yanağına, şakağına yumuşak öpücükler bıraktım.
“Yalvarırım…” dedim beni duyup duymadığı bile
muamma iken ona yakararak. “Yalvarırım uyan ki bu an yaşanabilsin. Uyan ki ben de yaşayabileyim, karım.”
~~~
Kalbimi söken bir bölümdü Cevahir’in gidip her şeyi anlatmasını beklemiyordum. Muhsin de sandığımız kadar kötü değilmiş asla ihtimal vermezdim.
YanıtlaSilMahvoldum ya canım çiftim benim
YanıtlaSil